Birgül Oğuz: “Geçmiş sadece maruz kaldığımız bir şey değil, dinleyebildiğimiz, anlayabildiğimiz ve böylece dönüştürebildiğimiz bir şey.”

Abdullah Ezik & İpek Bozkaya

Abdullah Ezik ve İpek Bozkaya, Odak Yazar dosyamızın konuğu Birgül Oğuz ile edebiyatı üzerine konuştu.

İstasyon:

Abdullah Ezik: Fasulyenin Bildiği ve Hah isimli iki öykü kitabının ardından bu kez bir “uzun hikâye” kaleme aldınız: İstasyon. Bu iki kitabın ardından bir “uzun hikâye” kaleme almak sizin için nasıl bir anlam taşıyor? Türsel olarak bir farklılık hissediyor musunuz?

Büyük bir fark hissettim. Öyküde beni en çok zorlayan şeylerden biri her şeye her seferinde yeniden ve taptaze başlama zorunluluğuydu. Bir öykü bitiyordu ve sonra bir diğeri “başlıyordu.” Bir ruh durumundan (ve bir dil, bir söyleyiş durumundan) diğerine geçiliyordu. Bu geçişler beni cezbediyordu ama yoruyordu da. Bunu en çok da Hah özelinde söylüyorum, çünkü Hah bir öykü kitabıydı ama o kadar oylumluydu ki öykü tekniğinde yazılmış bir novella gibiydi de. İstasyon’da ise tek bir hikâyeyi novella formunda anlattım. Tabii bu, meseleleri yavaş yavaş derinleştirmek, esnaları uzun uzun inşa etmek, kahramanın ruhsallığını sekize ona katlanmış bir haritayı bir masada kat kat açar ve dikkatle yayar gibi ele alma eğilimime çok iyi geldi. Ama bu sefer de ruhsallığımı dipten dalgalarla hareketlendiren, bazen bende yıkıcı etkileri de olabilen ve edebiyatın açığa çıkardığı birer hakikat haline gelebildiklerinde canlılıklarını mucizevi bir şekilde koruyan duygulara uzun süre maruz kaldım. Bu da sağlam bir sinir sistemi istiyordu. İlla bir benzetme yapmak gerekirse uzun mesafe koşucusu olmak gibiydi: Kondisyonun da sağlam olacak, iraden de, ruhsallığının hiç değilse birkaç payandası da.

A.E.: İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünü bitirdiniz ve Moda Sahnesi’nde de çeşitli edebiyat dersleri verdiniz. Bu anlamda edebiyatın içinden gelen ve bu alanda formasyon sahibi bir isimsiniz. Bu birikim yazarlığınızı nasıl etkiliyor/şekillendiriyor?

Bana göre yazarlığı şekillendiren en önemli şeylerden biri beğeni. Edebiyat eğitimi almak beğenilerimi inceltmeyi ve çeşitlendirmeyi, ama en çok da kendi beğenilerim dahil hiçbir değere bağlı kalmamayı öğretti bana. Üniversite yıllarımda, yüksek lisans ve doktora dahil, bir sürü aydınlanma yaşadım. Kendi hayat şartlarımda kolay kolay erişemeyeceğim, kendi başıma yaratamayacağım bir açıklıktı bu.

A.E.: İstasyon’un ana kahramanı Deniz, kendinden kaçan ve kendini arayan bir karakter olarak göze çarpıyor. İstasyona yolculuğu ve bu yolculuğa atfettiği/atfetmediği değerler de bu anlamda çok önemli. Peki Deniz için istasyon, yalnızlık ve herkesten uzak olmak bir gereklilik veya zorunluluk mudur?

İçsel bir zorunluluktu. Deniz istemsiz bir kararlılıkla yola çıktı. Ve ancak her şey olup bittikten sonra neyin neden olduğunu anladı. Yani Deniz hiçbir şeyi gerekli ya da zorunlu olduğu için yaşamadı ya da yapmadı. Ama bilincin belirsizliklerle dolu karanlık sularından yükselen bir sese bilmeden kulak kabartmıştı.

A.E.: “Güven” ve “arkadaşlık” Deniz için oldukça kıymetli ve ender gelişen duygular/ilişkiler. Özellikle çalıştığı kurum ile ilişiği kesildikten sonra bir yandan oldukça sıkıntılı bir sürece giren, diğer yandan çevresindeki herkesten uzaklaşan Deniz için yeni bağlar kurmak, insanlara güvenmek giderek daha da zor bir hâl alır. Tam da bu noktada Arkadaş onun en büyük yardımcısı olur. Öyle ki (Deniz’in istasyondaki en büyük yoldaşı olan köpeği) Arkadaş’ın kitap kapağına taşacak kadar önemli bir karakter olduğunu söyleyebiliriz. Deniz ile Arkadaş arasındaki bu bağ, neden bu kadar güçlüdür?

Bunun üzerine düşündüm, hâlâ da düşünüyorum. Hatta aralarındaki bağ güçlü mü değil mi, ona bile tam karar verebilmiş değilim.  

Kitap yayımlandıktan kısa süre sonra bir yakınım bana telefon etti, kitabı okumuştu ve Arkadaş’la Deniz’in ilişkisinin mahiyeti üzerine bana o sırada çok manidar ve dokunaklı gelen bir şey söyledi. Şöyle bir şeydi: “Deniz, başkasının huzurunda da yalnız kalınabileceğini Arkadaş’tan öğrendi.” Başkasının huzurunda yalnız kalabilmeyi, başkasının huzurunda kendin kalabilmek ve böylece kendi ağırlığını, kendi sesini duyabilmek gibi de anlıyorum. İyi ve sağaltıcı bir şey bu. Sarsıcı da. Nadiren deneyimlenebiliyor. Ama ancak o zaman dünyada bir başına hissetmek, insanlarla arana mesafeler koymak, böylece başkalarıyla ufacık olsun bir çatışma yaşama ihtimalini bertaraf etmek, kırılganlığı son kertede inkâr etmek, buradan kendine büyük değerler biçmek, bir bakıma münzeviliği yüceltmek tüm anlamını kaybediyor, içi tamamen boşalıyor, iyi ki de öyle oluyor.

Sartre “cehennem başkalarıdır,” demiş. Asıl cehennemin solipsizm olduğunu düşünüyorum. Deniz kendi cenderesinden ancak bir başkasının huzurunda, eşliğinde ve kılavuzluğunda çıkabildi.

A.E.: Hem bizatihi istasyonun kendisi hem de istasyonun içinde yer aldığı ada herkes için tam bir soyutlanma/izolasyon anlamı taşıyor. İçinde bulunduğumuz günlerde bu durum daha da büyük bir öneme sahip. Neden istasyon ve Deniz’i bu kadar izole, soyut bir alana yerleştirdiniz?

Hikâye öyle gerektiriyordu: Sadece Deniz’in değil metin olarak İstasyon’un halet-i ruhiyesini ancak böyle bir inziva coğrafyasında yazınsal olarak açığa çıkarabilirdim. Bu hem tercih edilmiş hem maruz kalınmış -özellikle tipi fırtınası sırasında- bir inziva hâli olmalıydı. Benim için önemli olan inzivanın yol açtığı mahrumiyetlerin rahatça aşılabilir mahrumiyetler olmasıydı. Dikkatimi buna verdim. Deniz’in sezgileri, tercihleri, teslimiyetleri, dürtüleri, bilinçli ve bilinçsiz kararları bu sayede her şeyin önüne geçebildi.  Deniz bu sayede ruhsallığını belirleyen gerilimlere, içeriyle dışarısı, benlik ve dünya, henüz dile dökülmemiş duygularla dile dökülebilmiş duygular arasındaki sulara daha uzun ve derin dalışlar yapabildi.

Fotoğraf: Ali Altuntaş

A.E.: Kitabın başında herkesten ve her şeyden uzak duran Deniz, yaraları sağaldıkça çevresindekilerle daha farklı bağlar geliştirmeye başlar. Bu anlamda kitaptaki iletişimsizlik bir süre sonra yerini bir farkındalık ve çevreye karşı duyarlılığa da bırakır. Deniz’in adada geçirdiği süre boyunca kendisini ve kendisi haricinde bambaşka bir dünyayı da keşfettiğini söyleyebilir miyiz?

Bunun bende metaforik bir karşılığı var: Çeşitli gerekçelerle (güvende hissetmemek, en ufak bir uyarana tahammülü olmamak, aşırı hassasiyet, vs.) uzun bir zaman boyunca pencereleri kapalı, perdeleri sımsıkı çekili bir odada kalırsınız ve orası zamanla size ait bir ekosisteme dönüşür. Rahat, tanıdık, güvenilirdir; ama bazı şeylerin eksikliği de bilinçli ya da bilinçsiz hissedilir. İşte orada, aniden, dışarıdan bir müdahaleyle ya da daha ideal bir durumda, içeriden yükselen bilinçli bir arzuyla bir pencere açılıyor. Uzun süredir bulunduğunuz bu yerle ilgili zaten aslında kendinize bile ifade edemediğiniz öyle bir kuşkuya kapılmışsınız ki bu değişikliğe direnç göstermiyorsunuz.  Sakin bir hayret ve rahatlama duygusuyla sessizce ve dikkatle uzun zamandır ilk kez dışarı bakıyorsunuz. Gayet iyi tanıdığınız ama varlığını, huyunu suyunu tamamen değilse de hemen hemen unuttuğunuz bir dünya var dışarıda. İçeri ışık ve temiz hava da giriyor.

A.E.: Kitap boyunca hep bir tipi, kar, rüzgâr ile karşı karşıya kalırız. Bu da hikâyede zaten soyut olan sınırların daha da belirsizleşmesine neden olur. Sizin bu konuda özel bir tercihiniz var mıydı? İstasyon’da sınırlar neden bu kadar belirsizdir?

Özel bir tercih değildi, istem dışı belleğin işleri bence.

İstasyon’da sınırlar sadece bazen belirsizleşiyor. Ve bu esnalar hem ürkütücü hem cezbedici çünkü özgürlüğe de benziyorlar. Sınırın kaybı referansların da kaybı demek, sınırlar ortadan kalktığında kaybolmak gerçek bir tehdit hâline gelir. Ama referansların kaybı aynı zamanda bir değişme, belki yeniden doğma, özgürleşme ihtimalini açığa çıkarıyor.  Çünkü orası her şeyin hem o hem bu, ne o ne bu olduğu, müphem bir alan. Gerçeklikle oyunun birbirine karıştığı, daha doğrusu aralarındaki ayrımın anlamsızlaştığı, geçersizleştiği bir yer. İnsan kendi ruhsallığıyla hem şen hem dehşet veren bir saklambaç oyununu orada başlatıyor. Dönüşüm, yer değiştirme, başkalaşma bu alanda gerçekleşiyor. Bu geçişler beni büyülüyor.

A.E.: Deniz ile Elif arasında aileleri tarafından terk edilmeleri ve başlarına gelenler nedeniyle bir örtüşmeden/paralellikten söz edebiliriz. Ancak tam da bu noktada kendisi ve ailesiyle büyük bir hesaplaşmaya girişen Deniz, Elif’in aynı şeyleri yaşamasına engel olur. Elif ile kurduğu iletişim bu noktada çok önemlidir. Deniz’in onca hesaplaşmanın ardından Elif’in hikâyesini değiştirdiğini ve onun kendisi gibi yalnız ve savruk olmasına izin vermediğini söyleyebilir miyiz?

Benzerlik değil fark görüyorum aralarında. Elif güven duygusuna sahip bir çocuk. Deniz ise ne çocukken ne yetişkinliğinde bu duyguyu yeterince hissedebilmişe benziyor. Yorumunuzu anlıyorum. Ama Deniz Elif’in hayatında önemli bir şeye sebep olmuş mudur, olabilmiş midir, hiç emin değilim; açıkçası, hiç sanmıyorum. Benim için kesin olan Elif’in Deniz üzerinde büyük bir etkisi olduğu. Deniz’in ruhsallığını muazzam bir güçle hareketlendiren bir şey vardı Elif’te ve Deniz bu şeyi “yokluğundan” tanıyordu.

A.E.: Deniz’in adaya gitmesi ve bir süre için de olsa Nihal’in işini üstlenmesi konfor alanından çıkmasına ve bambaşka bir dünyayla karşılaşmasına neden olur. Bana göre kitabın çıkış noktası da bu. Kişinin kendisini keşfetmesi için konfor alanını terk etmesinin bir gereklilik olduğunu söyleyebilir miyiz?

Çok güzel söylediniz. Ekleyecek hemen hemen hiçbir şeyim yok. Yer değiştirmek, dönüp kendine bakmak ve kendini başka öznelerin de gördüğü hâliyle, yani dışarıdan görebilmek önemli. Biraz cesaret de istiyor.

A.E.: Deniz, Elif, Bahar, Nihal, Ayla, Suna, Feride, Arkadaş… Kitap boyunca kendimizi kadınlarla çevrili bir dünyanın ortasında buluruz. Bu konuda bilinçli bir tercihin söz konusu olduğunu söyleyebilir miyiz?

Öykü dünyasında sadece kadınlar vardı. Bir tercih değildi bu. Metnimin kapsadığı, ilgilendiği, odaklandığı dünya böyle bir dünyaydı, ben de buna direnmedim. Yazdıktan sonraki düzelti sürecinde de bunu kendim için bir oyuna çevirdim ve şurada burada göze pek de çarpmayacak çünkü çok da önemli olmayan bazı detayları “bilinçli bir tercihle” değiştirdim. Mesela “Arkadaş’ın eski sahibi” yerine “eski sahibesi” dedim. Hikâyedeki iki polisten hiç değilse birini ve marketteki çırağı kadın yapmak için uğraştım. Ama sonuç çok zorlama oldu, ben de vazgeçtim.

Bu güzel soru için çok teşekkür ederim bu arada. Ben de okuduğum çoğu kurmaca metinde ya da seyrettiğim filmde vs. sadece ya da ağırlıkla erkeklere yer verilmesi bilinçli bir tercih mi acaba diye sormak istiyorum hep yazarlara, yönetmenlere.

Fotoğraf: Ali Altuntaş

A.E.: Ailevi bağlar, özellikle Deniz’in babası ve annesiyle kurduğu bağ oldukça çarpıcı. Babanın genç bir kadın için ailesini terk etmesi ve annenin de zaten ondan oldukça farklı bir dünyada yaşaması Deniz’i yaşamı boyunca oldukça zorlamıştır. Bu noktada ailenin Deniz örneğinde de olduğu gibi kişiliğimizi şekillendiren en önemli unsurlardan birisi olduğunu söyleyebilir miyiz? Aile, İstasyon’da olduğu gibi ürkütücü bir kurum mudur?

Sorunuzda benim aklıma pek yatmayan şeyler var. Aileyi neden kişiliğimizi şekillendiren en önemli unsurlardan biri olarak gördüğünüzü anlıyorum, hatta bu görüşe katılıyorum da.  Ama aileyi ürkütücü bulamıyorum. Özellikle de İstasyon özelinde.  Bana göre İstasyon’daki ürkütücü kurum aile değil bilinçdışıydı, o da ürkütücülüğünü kitabın sonuna doğru bereket versin ki kaybetti (Bu dönüşümün benim için ayrı bir önemi vardı ve eğer gerçekleşmeseydi İstasyon çekmeceyi boylardı). Ailenin, çocukluğun, daha da ileri gideyim, çocukluğumuzun hatırlayamadığımız kısımlarının bile kişiliğimiz ve ruhsallığımız üzerindeki etkilerinin dönüştürülebilir olduğunu düşünüyorum. Çünkü geçmiş sürekli dönüşen bir şey. Geçmiş sadece maruz kaldığımız bir şey değil, dinleyebildiğimiz, anlayabildiğimiz ve böylece dönüştürebildiğimiz bir şey. Dönüşebilen şeyleri ürkütücü bulmaya sebep bulamıyorum.  

A.E.: Deniz, teknolojiyle arasına mesafe koyan bir kahraman. Bu bana oldukça ilginç geldi, çünkü Deniz hayatını kolaylaştıracağını bilse dahi bu konuda bir ödün vermekten sakınır. Bu durumun arkasında özel bir neden var mı? Teknoloji ile insan ilişkisi üzerine ne söyleyebilirsiniz?

Aslında İstasyon’un ilk taslaklarında Deniz’in neden herkes gibi akıllı telefon değil de tuşlu telefon kullanmayı tercih ettiğine dair bir pasaj vardı. Bu pasajı, sonraki düzelti süreçlerinde çeşitli gerekçelerle metinden çıkardım. Orada Deniz sürekli erişilebilir olmaktan neden hoşlanmadığını anlatıyordu. Akıllı telefon dediğimiz cihazların sağladığı kolaylıkların insanı beceriksizleştiğini söylüyor, elektronik haritaların onu serseme çevirdiğinden yakınıyordu. Şöyle şeyler de diyordu: “Belleğimi, tıpkı kalbim ya da böbreklerim gibi içimde tutmak istiyordum, harici bir arşiv tekin değildi.” Ya da şu: “Arkadaşlarımın mesajlarına onları arayarak yanıt vermeye çalışıyordum, böylece bana göre diyaloğu ertelemeye ya da diyalog esnasını parçalayarak sınırsızlaştırmaya dayalı cansız bir iletişim biçimi olan bu yaygın mesajlaşma hâlinin esiri olmuyordum.”

Bana göreyse Deniz’ın dışa kapalılığına, hayatla arasına koyduğu mesafeye dair bir imge o tuşlu telefon. Bir de tabii hikâyede de çok özel bir işlevi var. 

Hah:

İpek Bozkaya: Yası anlatırken yası konu edinmiş yazarlardan ne ölçüde etkilendiniz?

Hah’ı yazarken bana zaten her şey yasla ilgiliymiş gibi geliyordu. O güne dek hiç okumadığım kadar Türkçe şiir okudum o birkaç yılda. Yıllar yılı okuduğum başka başka metinler de sayfa üzerine öylece sökün edip durdular. İlginç bir deneyimdi. Neleri anımsadığıma şaşıp kalıyordum. Dile getirmesi güç duyguları başka metinlerden el alarak ve onlarla birlikte söyleme hâli gibiydi. Hah’ın son pasajlarını yazarken doktoraya başlamıştım ve tesadüf eseri, orada da bir iki yarıyıl yas ve kayıp çalışma fırsatım oldu. Böylece söylemeyi istediklerimi ve bir türlü dile getiremediklerimi, o sırada yaşadığım zorlanmaları ve gerilimleri bambaşka bir ışık altında görebildim.  İhtiyaç duyduğum malzeme sürekli karşıma çıkıyordu. Gerçekten ilginçti.

İ.B.: Karşılaştırmalı edebiyat eğitimi almış biri olarak içinde bulunduğunuz, eserlerinizi verdiğiniz dilin koşullarıyla, imkânlarıyla, varsa imkânsızlıklarıyla onun edebiyatta bir kendini ifade etme aracı olarak kullanılışındaki bağınız nasıl oldu?

Hah’ı yazarken Türkçeyi Türkçe yapan hemen her şeye karşı minnet duyuyordum ve bu dilde yazdığım için kendimi çok şanslı hissediyordum. İstasyon’u yazarken tam tersi diyemesem de bundan oldukça uzak bir yerdeydim; dille aramda bir iş birliğinden çok bir çekişme vardı. Olayları dolaysız, çok yakın, hatta aşırı yakın bir mesafeden anlatabilmek istiyordum, olaylarla olayların anlatıldığı ânı birbirine olabildiğince yaklaştırmak istiyordum. Ama Türkçenin cümle sentaksı, yani yüklemin cümle sonunda olması, Türkçede yüklemlerin  sadece eylemi değil, eylemin  zamanını  ve eylemi gerçekleştiren şahsı da yüklenmek zorunda olması, tabii bir de fiil  haznesindeki bazı kısıtların yol açtığı tekrarlar beni epey zorladı. Bütün suçu Türkçeye atamam tabii. Bazı açılardan zayıf kaldığım ya da yeterince yaratıcı olamadığım ortada. Bir yandan da dil bir derya, orada başına ne geleceğini, hangi acz ve mucizelerle karşılaşacağını bilemezsin. Ama bu bitmeyen keşif duygusu da bayağı güzel.  

İ.B.: Edebiyat yolculuğunuzdan bahsedecek olursak ilk olarak yazıyla kendinizi ifade etme gerekliliği nasıl gelişti?

Yazmak değil, okumak bir ihtiyaçtı daha çok. Bu da dünyaya temas etmek için duyduğum açlıktan kaynaklanıyordu. Kitaplar rahatça erişebileceğim şeylerden biriydi, gerçekten elimin altındaydılar. Edebiyat okumaya yazar olmak için başlamadım. Odağımda her zaman edebiyat oldu ve ona yaklaşmanın, onda yaşamanın, onun dönüştürücü güçlerinden faydalanmanın bir değil birkaç yolu vardı: okumak, daha analitik okumak, çeviri yapmak, edebiyat üzerine yazmak, edebiyat üzerine ders vermek, kurmaca yazmak. Aralarındaki farkı bir hiyerarşiye indirgemedim. Yazmak sürdürülebilir değil pek. Çok sarsıcı. Diğerleri daha sürdürülebilir.

Fotoğraf: Thomas Langdon

İ.B.: Hah üç ana bölümden ve alt bölümlerden oluşan bir öykü kitabı olsa da aslında bütünlüklü; ve diliyle, yapısıyla türler üstü bir anlatı. Üç ana bölümün başlıklarına baktığımızda da bu tam yapıyı ve bütünlüğü görebiliyoruz. Bir metnin üretim süreci hem teknik hem zamansal açıdan sizin açınızdan planlı bir şekilde mi gerçekleşiyor?  

Hayır, metnin ihtiyaçlarına göre şekilleniyor, metne dair çoğu şey belirsizliğini uzun süre koruyor, bu yüzden el yordamıyla ilerliyorum ve sezgilerime güvendiğim için bu minvalde uzun soluklu çalışabiliyorum.  Yazmanın beni en çok yıpratan yanı öngörülemezliklerle dolu olması. Ama zaten tamamen öngörülebilir olsaydı yazmazdık herhalde, neden yazalım? 

Proust “sanat duygusu”nun “iç gerçekliğe boyun eğmek” olduğunu söylemiş. Bu boyun eğişi bir teslimiyet değil, bir cesaret, bir izin verme, içeride ne olup bittiğine bakma cesareti olarak görüyorum. Aynı şeyi insanın kendi ruhunun sularına bir dalgıç gibi “dalması” şeklinde tanımlıyorum. Bunun nedeni de yazmayı belli belirsiz bir derinliğe alçalmak gibi deneyimliyor olmam. “Belli belirsiz”i gelişigüzel kullanmıyorum. Gerçekten de hem belli hem belirsiz bir derinlikten söz ediyorum. Tanıdığım bir denizde, nasıl kullanacağımı iyi bildiğim alet edevatla ama o zamana dek hiç gitmediğim bir derinliğe inmek gibi.

İstasyon’da da Hah’ta da süreç hemen hemen böyleydi. Ama Hah daha da fazla belirsizlikle doluydu. Çünkü orada hikâye de (olay örgüsünü vs. kastediyorum) yazmanın tetiklediği ve çoğalttığı çağrışımlarla adım adım oluşuyordu.