
Irmak Zileli
Bu ay da Burhan Sönmez’in yazı masasına sızdık. 2009’da yayımlanan ilk romanı Kuzey’den bu yana beş kitap yayımlayan Burhan Sönmez’in yakın zamanda Taş ve Gölge isimle romanı okurla buluştu. “Aradığım şeyin ne olduğunu ancak onu yazdıktan sonra anlarım” diyor. Sizin de bu söyleşide aradığınız şeyleri bulmanız, hatta aradığınızı bilmediğiniz şeyleri keşfetmeniz umuduyla…
Kendi yazdıklarına daha sonra dönüp baktığında yaşadığın şey daha çok bir yabancılaşma mı oluyor? Bunun aşamaları var mı? Vedalaşma nasıl gerçekleşiyor yazıp bitirdiğin metinle aranda?
İçinde bulunduğum döneme göre değişiyor. Bazen kitaplarıma dönüp baktığımda, rastgele bir sayfayı açıp okuduğumda sanki daha dün yazmışım gibi hissederim. Bazense bunu nasıl yazmışım diye merak ederim. Şimdi olsa herhalde böyle yazamam, diye düşünürüm.
Kendi yazdıklarını tanımadığın oluyor mu?
Bazen söyleşilerde, kitabımdan bir alıntı yaparlar. Hangi bölümde yazmışım onu, diye sorarım. Ama hatırlamamam, yabancılık duygusu yaratmıyor, içimde kendi yazdığıma yönelik yeni bir ilgi yaratıyor.
Yazarken her kurduğun cümlenin üzerinde hâkimiyetin var mı?
Yazdığım şeyin iç tutarlılığı yani estetik bütünlüğü önemli. O cümleyi neden öyle yazdığımı bilmem, o cümleye varana kadar yaptığım denemeler, içimdeki bir duygu arayışının parçasıdır. Aradığım şeyin ne olduğunu ancak onu yazdıktan sonra anlarım. Karar verilerek yazılmaz, yazdıktan sonra karar verilir. Mesela yolda yürüyen bir adamı tasvir eden eski bir metnimi okuduğumda, bazen, o metni aynı biçimde yazamayacağımı hissederim. O anda iki kişi olarak var olduğumu düşünürüm. Biri, şu anda o metni okuyan ben. Diğeri de geçmişte o metni yazan ben. İki ayrı zaman ve mekanda, iki ayrı ben vardır.
Peki öbür ben birazcık da oradaki yürüyen adam mı oluveriyor o anda?
Evet.
Bu aslında bir bakıma tanrı yazar olmamakla ilgili değil mi?
Şu saatten sonra tanrı yazar olamaz, çünkü okuduğumuz metinler ve geldiğimiz birikim düzeyi, artık öyle bir tanrılığa erişme imkânımızı yok etmiştir. Bizim değerlerimizin dışında bir şeydir o. Bizim kuşağımızda son beş on yıldır yazılan metinler için düşünüyorum, aklıma o türde yazılmış iyi bir metin gelmiyor. Neden? Edebiyatın sosyolojisi ve estetiği bugünkü koşullarda bize belli sınırlar çizer, bazı imkânlar verirken bazı imkânları da siler, olumlu anlamda.

Bu tanrı yazar meselesinin geride kalmasının nedeni teknik değil sosyolojik dedin aslında bir bakıma. Yani gerçeklikle ve yazarın onunla olan ilişkisiyle mi ilgili bu?
Bizim edebiyat dünyamızda, daha doğrusu edebiyat eleştirisi dünyamızda el yordamıyla temas edilen, ama aslında ihmal edilen konu bu. Edebiyat sosyolojimiz, azımsanmayacak bir geçmişe sahip olsa da yaygın ve etkili bir eleştiri geleneği oluşturamadı. Şöyle bir paradoks var edebiyat ile sosyoloji arasında: İlkçağlarda henüz dünya ve varlıkla ilgili insanlığın bilgi birikimi çok azken, edebiyat ve sanat gerçeği elde ettiğini iddia ederdi veya onu yakalamaya teşebbüs ederdi. Oysa son birkaç yüzyıldır bilimsel bilgi birikimi patlama yapmış, varlığa dair pek çok soru aydınlanmışken, şimdi edebiyat ve sanat gerçek dediğimiz nosyondan geri çekilmeye başladı. Gerçeği elde etme çabasının yerini gerçeğin çeşitliliği ve esas olarak ona dair yorumlar ve bakışlar aldı. Bunu tümüyle postmodern akıma yüklemek doğru değil. Felsefi kökenleri Antik Çağ’a kadar gider. Tanrı yazarın geri çekilmesi ve bireyin merkeze yerleşmesi sonucu, gerçeklik de belirsizleşmeye, sisli dünyasına çekilmeye başladı.
Geçmişte gerçeklik ile metin arasında yazar diye bir şey vardı. Zaman değişti. Gerçeklik öldü, yazar kaldı. Sonra yazar öldü, metin kaldı. Sonra metin de ölüp sadece okur kalınca, sıra onun ölümünü izlemeye gelecek. Gerçekliğe dair binlerce yıldır elde ettiğimizi sandığımız bütün misyonlar değişiyor. Burada korkmaya gerek olduğunu sanmıyorum. İnsan ve sanat kendisine yeni yollar çizer. Ve eski yolların birikimini kendisiyle taşırken yeniye meyletmesi onun içindeki sonsuzluk arzusunun gücünü gösterir. Bunu bilerek, bunlardan beslenerek bugünü anlamak ve oradaki meseleye yol yordam bulmak gerekir. Gerçeklik nedir diye düşünerek gerçeği elde edemeyiz. Yapmak ve eylemek gerekir. Her ne yaparsak, gerçek o olur. Bu masada oturup sohbet ederken bile gerçek o kadar farklı dillere ve katmanlara bölünebilirken, edebiyattaki katmanlaşma ve karmaşıklaşma ürkütücü değil, olumlu bir şey.
Renkli bir şey.
İnsan hayalinin hiçbir zaman durdurulamayacağını gösterir. Gerçeği elde ettiğini iddia eden en köklü iki kurum, din ve bilimdir. Biri inanca, diğeri akla yaslanır. Romantik Çağ’ın şairi William Blake bunlara karşı hayalgücünün yaratıcılığına vurgu yapmıştı.
Metin öldü, yani metin değil okur var artık, dedin. Yani bir tane kitap basıyoruz ve o kitap her okurda yeniden mi yazılıyor?
Bazen sende de olmuyor mu, bir söyleşiye gidiyorsun, bir okurun bir şey söylüyor senin kitabınla ilgili. Sen o okurun yorumuna katılabilirsin veya katılmayabilirsin, sen orada artık yazar olarak okurla eşit durumdasın metin karşısında. Metnini yayımlayan yazar, kendi ölümünü gerçekleştirmiş olur. Geriye sadece metin ve onun yeni sahibi okur kalır. Biz artık birer ruh olarak konuşuruz ölüler diyarından. Söylediklerimiz de kendi ruhumuzdan geçenlerdir, kitabı bağlamaz.
Bunun ilk örneklerini kutsal kitaplar konusunda gördü insanlık. Bir kutsal kitap ortaya çıkar ve onun peygamberi ya da ruhani lideri ölür ölmez metin parçalanır, takipçilerin zihinleri kadar parçalanır ve her bir yorumu artık farklıdır. Hıristiyanlarda kaç yorum, kaç tarikat var? Tarihin başından bu yana, yüzlerce akım çıkmıştır o dinden. İslam, peygamberin ölümünden hemen sonra, metnin yaşama aktarılmasında yani yorumlanmasında bölünmüştür. Orada toplum, birey ve metin çok karmaşık bir şekilde kendisine yeni alanlar yaratır. Bu yüzden yeni yaşadığımız olgu bir keşif değildir. Tespittir. Yazar ölsün metin kalsın, denmez. Yazar öldü metin kaldı, denir.
Peki ama bir yandan da yazarın ölmesine hiçbir zaman izin vermeyen bir piyasa var ve yazarı sürekli olarak yaşadığını göstermeye zorlayan, onu kendi metniyle ilgili konuşmaya itekleyen bir sistemin içerisindeyiz. Türkiye’deki okur için de mesela bunu söyleyebiliyor musun? Yazarı ölü yazar olarak mı görüyor?
Burada söz konusu olan, okurun metni okurken sahip olduğu duygudur. Bundan iki yüz yıl kadar önce, tanrı öldü, dendi. Yazar da aynı kaderi paylaşır oldu. Okurun metni tam olarak sahiplenebilmesi için yazarı kendi zihninden çıkarması gerekir, işte o yazarın ölümüdür. Tolstoy’un sanata veya kendi eserlerine dair düşüncelerini bilerek Tolstoy’u sevmeye başlamayız. Sevgiyi başlatan, onun romanlarıdır. Ama onun Sanat Nedir? kitabını okuduğumuzda, o romanları yazan adamın sanat hakkındaki yorumlarına şaşırırız. Kendi romanlarının bile çoğunu değersiz olarak nitelemiştir. Biz okur olarak Tolstoy’a karşı onun romanlarını sahiplenmeye, yüceltmeye çalışırız. Çünkü o romanlar artık ona değil hepimize aittir.
Bu yüzden yazarın ölmesi nispeten iyidir, metin açısından söylüyorum. Ama bir diğer nokta var: Yazar bugün bir ürünün üreticisi olarak algılanıyor. Oysa bundan iki yüz yıl önce yazar, üretici niteliğinden önce aydın niteliğine sahipti. Büyük harflerle söyleyelim, “aydın” diye bir kategori vardı. O aydın öldü, öldürdüler. Siyasetler, ideolojiler, toplumlar elbirliği ettiler bu konuda. Gramsci’nin vurguladığı yeni ve yaygın aydın kategorisi de tam vücut bulabilmiş değil. Hayatın iyice parçalandığı, paranın ve kolaycı sanat anlayışlarının piyasayı sardığı bir zamanda toplumlar, ne Batı’da ne Doğu’da yeni bir yaşam biçimi kuramadıkları için “aydın”ın yokluğu da kendini hissettiriyor.

Tanrı yazar öldü evet ama aslında yazar metniyle ve okuru ile arasındaki o otoriter ilişkiyi bir şekilde koruyor, çünkü malî bazı şeyler var, maddi bazı çıkarlar, yani kapitalizm onun çevresini sarmış durumda diyebilir miyiz sence? Yani mesela niye mecbur bırakılıyor yazar? Romanıyla niye bir türlü vedalaşamıyor?
Son yirmi yıldır edebiyat dünyası, buna edebiyat piyasası da dahil, farklı bir bireyle karşı karşıya. Mesela sosyal medyayla kurulan bağ… Şimdi sosyal medyaya giren herkes kendisini bir yaratıcı olarak görüyor, çünkü artık yaratıcı olabileceği bir kürsüye sahip. Bir romanı yok ya da bir resim çizmiyor, müzik yapmıyor ama söz söyleyebileceği bir kürsüsü var. Gerçek veya sahte bir kimlikle kendisini ifade edebilir ve bir okur izleyici kitlesi edinebilir. O sırada o da başkalarının izleyicisidir. Sosyal medya bu açıdan bir mübadele alanıdır. İzle ki izlenebilesin. O birey kendi ‘kitlesiyle’ iletiştiği sürece artık farklı bir bireydir. Pop-kültür dediğimiz patlama, 1990’larda en etkin haline erişen neoliberal atmosferde yeni bir birey yarattı ve sanatçı da o atmosferin içinde bocalamaya başladı. Sanatçı çağının havasını soluyan bir bitkidir. İradesi de o havanın içinde şekillenir, olumlu veya olumsuz anlamda. Kapitalist piyasa o havadan bile çıkar elde etmenin yollarını arıyor.

Yazarın iradesi metnin yazılmasında nasıl bir rol oynar? Mesela romanın oluşum sürecinde nasıl bir çalışma yöntemin var? Yani hepsinde aynı mıdır, değişir mi?
Çalışma yöntemim değişir her seferinde. Bir rahat olduğum, bir de zorlandığım yanım var. Diğer yazar arkadaşlarla sohbetlerden çıkardığım bir sonuç şu, yanlış da olabilir: Genelde insanlar hikâye, konu bulmakta zorlanır. Yeni kitabımda ne yazsam diye düşünürler. Benimse hikâye konusunda, nasıl diyeyim, kafamda yüz tane cin dolanıyor. Eski zaman Arab şairlerinin ilham cini gibi, çok sayıda cin dolanır yazarlık ruhumda. Zihnimde o kadar çok hikâye doğar ki, bu rahatlığım başka bir yerde zorluğa düşer: benim zorlandığım şey, içimdekileri kaleme dökmektir. Zor yazan biriyim. Mesela ilk romanım Kuzey’i yazdığım dönemlerde günde sekiz on saat çalıştığımda, iyi günümdeysem bir sayfayı tamamlardım. Bu verimlilik giderek azaldı. Üçüncü romanımda, tam günlük bir çalışmanın sonucu ancak yarım sayfa oldu. Bu, yazdığım kelimeleri daha zor beğenmek mi ya da daha önce yazdığım şeylerden farklı bir şey yapma çabası mı, bilemiyorum.
Peki, hikâyeleri anlatırken, ne canlanır zihninde? Bir görüntü ya da bir sesi mi izlersin?
Hikâye ya da karakter düşünmem, zihnimde görüntü veya ses de oluşmaz. Benim itkim, bir duyguya dayanır. İçimde bir duygu oluşur ve ben onu ifade etmek isterim. Yazacağım hikâye, canlandıracağım karakterler ve tasvir edeceğim sahneler bir burgaç gibi dönüp o duygumu ifade etmeli. O duyguyu adlandıramam, tarif edemem. Onu tam olarak somutlayabilmemin yolu onu bir romana dökmektir. O duygunun gerçekten ne olduğunu bilmem, ancak o duyguya denk gelen metni yazmaya başladığımda, bilmeye başlarım. O yüzden ilk sayfayı yazmam çok zaman alır. Genelde bir yılımı, bir buçuk yılımı alır ilk satır, ilk paragraf ve ilk sayfa.
Peki o bir yıl, bir buçuk yıl o bir sayfanın ortaya çıkması için başka yaptığın şeyler oluyor mu? Okumalar olabilir…
Çok fazla not alıyorum. Romanımı parça parça örmek olmasa da, bağımsız sahneleri ve ruh hallerini yazıyorum. Yani o ilk sayfayı tamamladığımda, onlarca sayfalık notlarım birikmiştir. Okuma tempom giderek artar, düşündüğüm her kavramla ilgili kitap okumayı severim. Kuzey’de sadece bir bölüm için, çoğu felsefeye dair yüze yakın kitap okumuştum. İstanbul İstanbul’u yazarken mesela kent, mimari, kent felsefesi ve sosyolojisi üzerine Türkçe ve İngilizce yüze yakın kitap okudum. Bunca okumak, yazar için zorunlu mu? Değil. Biraz kendi merakım.
Esas olan şey kitabı bitirmek değil, kitabı yazmaktır. O yüzden kitap bitirme konusunda tarih vermek kötüdür. Sadece bir kere yaptım, hayatımın hatasıydı. Bunalıma girdim, fiziksel arazlar yaşadım, ta ki roman bitip de rahata erene dek. Tarih verdiğinde, roman yazmanın hazzını tadamıyorsun. Aklımızda artık zaman, hikâyenin yerini işgal ediyor. Modern çağ zaten zamanla sorun yaşayan bir çağ. Biz de yazarken bu sorunla cebelleşiyoruz. Ben şimdi kendimce bundan kaçınmaya çalışıyorum.
Şimdi iki soru var aklımda. Birincisini hemen sorayım. Bütün kitap okumalarından bilgi edinmek midir amacın? Oradaki yani somut bir bilgi yani bir araştırmacı gibi mi okuyorsun kitapları yoksa sana ilham vermesi midir asıl şey?
Tam bilmiyorum. Şimdi sen sorunca düşündüm. Her konuda okumayı seven biri olmam, herhalde belirleyici. Uzay fiziğinden arkeolojiye her şeyi okumayı severim. Bir şey bahane olsun ki yeni bir kitaba başlayayım…
Okumak için yazıyorsun gibi bir şey.
Mümkündür. Ama bu ikisinin farklı olmadığını da anlarım. Biri olmadan diğeri var olamaz.
Ama sanki başka roman ve öykülerden çok felsefi metinlerden besleniyorsun. Bu da bana şunu düşündürüyor: Yazdığın metnin meselesi ve felsefi arka planı yani biz onu “bu felsefeciden etkilenmiş de onu buraya sokmuş” demesek bile senin onu bilmen sanki görünmeyen bir kütle olarak metnin altında onu oluşturuyor gibi. Dayanak, sırtını yasladığın kaya gibi yani, sanki o kayayı oluşturuyor.
Bu durum, yazdığın metinde kesinliği güçlendirmek yerine belirsizliği güçlendiren bir şeye de dönüşüyor tuhaf bir biçimde. Şairler için bir sorum var. Bazı arkadaşlara sormuşumdur: Şiir yazmak, bir icat mıdır, keşif midir? Bu soruyu, tam geçerli olmasa da, romana yöneltelim. Yarattığımız hikâye ve karakterler, bizim icadımız mıdır, yoksa keşfimiz mi? Abrams’ın o ünlü “ayna mı, lamba mı” sorusunu yeniden düşünmeye benzer. Klasik sorular güzeldir, bunları çok severim. Bunlar cevabı bulunan değil, cevabı her dönem değişen ve asla kesinleşmeyen sorulardır. İnsanın kendi başına kaldığını hissettiği bu sorular, güçsüzlüğümüzü göstermekle beraber, gücümüzü nerede yoğunlaştıracağımızı da işaret eder. Roman zaten bir cevaplar kitabı değil, bir sorunla yol alma çabasıdır.
Peki bitirmek için değil, yazmak için dedin. Oyalanmak bir yazar için ne ifade eder?
Oyalanmak romancılar için uygun bir kavram. Hele bizim için fazlasıyla geçerli. Bir kere, para için yazmadığımız kesin, kitaplarımız yüz bin satmaz. Elimize geçen para birkaç aylık ev kiramıza yeter, oysa o kitabı yazmak birkaç yılımızı almıştır. İkincisi, şöhret için yazmıyoruz, televizyonlar kitabımız çıktığında haber yapmaz. Neden yazıyoruz? Roman yazmak, emek yoğun bir iş. Aylarca, yıllarca kapanıp kendi başına emek harcıyorsun. Seni bir yere kapatsalar bunalırsın, roman yazmak ise haz verir. Dışarı çıkıp sosyalleştiğin zaman bile aklın kitabında, hikâyende, cümlelerindedir. Odana bir an önce dönmeyi dilersin. Nedir seni çeken o şey? Bir parça, keyifle oyalanmadır. Bir parça, zanaattır. Bir parça, yaratıcılıktır. Ve kendimizle yalnız kalmanın hazzıdır.

Yazmanın yazarın kendisi için bir tür psikanaliz yöntemi olduğunu düşünüyor musun?
Geçen gün bir yerde okudum. Yabancı bir yazar, “Geçmişe dair yazarım ve hakkında yazdığım o şeyden kurtulurum” der. Tanpınar daha önce söylemişti, “Yazmak aklın hıfzıssıhhasıdır” diye. Benim için de öyle diyebilirim. Beni rahatlattığı, mutlu ettiği, tatmin ettiği; bir şeyleri çözerken yeni bir şeyler yarattığı da bir gerçek.
Huzursuzluk kısmı nerede var peki? Bir yanıyla evet rahatlatıyor ama bir yanıyla psikanalizde olduğu gibi aslında bir şeylerle karşılaşıyoruz, keşif var.
Edebiyat bir yanıyla toplumun kaybettiği mutluluğu yaratma çabasıdır, çünkü insan ve toplum parçalanırken roman bu parçalanmışlığa karşı bir bütünlük kurmaya çalışır. Bu beyhude çabayı biz bile bile sürdürürüz. Bir mutluluk, bir umut üretmeye çalışırken aynı zamanda acıyı ve çaresizliği de üretiriz. Örneğin romanda anlattığımız iki karakter, iki çaresiz âşık, sonunda birleştiğinde, şunu biliriz: Onlar bu yazdığımız metinde kavuşmuştur, ama yazmadığımız bir diğer metinde acı çekiyorlardır. Hayat gibidir. Biz mutlu bir aşka kavuştuğumuzda, ondan önce pek çok talihsiz aşk yaşamışızdır. Edebiyat metni, gerçekliğin katmanlarından biri olarak belirir. Roman, toplumu yansıtıyor mu ve anlamlandırıyor mu diye bir soru var. Roman bunu yapamaz. Toplumun ve insanın ne olduğu değişken ve kaygandır. Fizikte Heisenberg’in kavramsallaştırdığı belirsizlik ilkesi, roman için de geçerlidir: Bir şeyin konumunu ve zamanını aynı anda tespit edemeyiz. Ya da şöyle diyelim, bir zaman ve konumda anlattığımız şey sadece o zaman ve konum için geçerlidir. Toplum nedir? Şu an bulunduğumuz bu sokağın gerçekliği nedir? Bu sorulara tek bir cevap verilemez. Guernica katliamına Picasso’nun kübist tabloyla verdiği cevapta gördüğümüz gibi, cevaplar sonsuzca değişken olabilir.
Görüntünün her şeyi işgal ettiği bir çağda, görüntü gerçeğin kendisini değil onun sadece hallerinden birini verebilir, ki o da tartışmalıdır. Böyle bir durumda edebiyat, gerçekliğin parçalandığı yerde bize gerçeği yeniden inşa etme imkânı da verir. Bu biraz Platon’a karşı Plotinus’un söylediği şeye yaklaştırır bizi. Platon’u severim, ama burada kendimi Plotinus’a yakın hissederim. Sanat, hakikatin bizden uzak olan özüne ulaşmanın yoludur. İnsanın iki gözü var, sanat bize üçüncü göz verir.
Mutluluk nedir bilmeyiz, kimse tam olarak tarif edemez; yüzlerce tarifi vardır. Ama bir romanda bunu o kadar iyi anlatırız ki, anlattığımız şey mutluluktur, yine de tanımlayamayız hâlâ. Tanımlamak diye bir şey yok, anlatmak vardır. Bu yüzden zevk yaratırız, bu yüzden insanlar felsefe kitabındaki bir cümlelik ifade yerine onu bize pratikte gösterecek bin sayfalık bir hikâyeyi heyecanla okuyabilir. Edebiyatın bize verdiği bu imkân, gerçeği yaratma imkânıdır. Tanrı yazar öldü, ama sanattaki tanrılık farklı biçimlerde varlığını sürdürür. Rüyaya benzer. Hepimiz aynı sokakta yaşarız ama gece eve gidip uyuduğumuzda herkesin gördüğü rüya başkadır, başka bir gerçektir. Roman da, yazarın görüp işlediği ve sonra okura anlattığı bir rüyadır. Okur o rüyayı alıp kendi sözcükleri, hayalleri ve acılarıyla yorumlar. O rüyayı, kendi dünyasında dönüştürür.
Rüya gerçekdışı mıdır?
Rüyanın ayrı bir hakikati var. Biz yaşadığımız dünyayı bütünüyle algılamakta zorlanırız, Wittgenstein’ın dediği gibi, bir şeyin içindeyken onu tam olarak algılamak mümkün değil. Gerçekliği ancak onun dışına çıkarak kavrayabiliriz. Hayatın dışına çıkarak, yani ölerek hayatı kavramak ayrı bir mesele; önümüzde daha kolay erişilebilir başka bir olgu var. Rüyanın dışına çıkıp onu kavrama imkânına sahibiz. Ölüm karşısında hayatı küçümseriz, onun gerçekliğini, geçiciliğinden dolayı yetersizlikle damgalarız. Hayat karşısında da aynı şeyi rüyaya yaparız, onu gerçekdışılıkla itham ederiz. Oysa ölüm karşısında hayat ne kadar hakikiyse, hayat karşısında da rüya o kadar hakiki. Sonraki basamakta, insanın hayalgücü üzerine düşünebiliriz. O ki, ne bu hayata, ne ölüme, ne rüyaya aittir. Hepsini reddeden ve aynı zamanda hepsini bütünleştiren yeni bir varlık düzlemidir hayal. Sanat o bütünlüğün ve reddin alanındadır.
Ne zaman ilham gelirse o zaman yazarım diyerek bir metnin tamamlanabildiğini gördün mü?
Romantik Çağ, ilhamı ve sanatçının iç ışığını öne çıkarmış, bundan iki bin yıl önce filozoflara atfedilen bir tür ilahi gücü sanatçılara bahşetmişti. Yirminci yüzyıl pek çok şeyle birlikte bunu da inkar ederken, ilhamın yerine çalışmayı, yaratıcılığın yerine inşayı koydu. Bu da bir aşırılık aslında. Yaratıcılığın yüzde ikisi yetenek, yüzde doksan sekizi çalışmadır, dendiğinde kimse buna itiraz edemez. Ama buradaki iki’nin doksan sekiz’den daha büyük olduğunu bilmek gerekir. Şu bir gerçek; insan ile maymunun genleri yüzde doksan sekiz oranında aynıdır, ama insanı insan yapan oradaki yüzde ikidir. Sanat eserini var eden de yüzde doksan sekiz’lik emeğe can veren yüzde ikidir.
Tanımlama yapan bir anlatımdan yana olmadığını söyledin. Bunu biraz açabilir misin? Hani bunun dildeki karşılığı nedir? Tanımlama yapmamak sıfat kullanmamak mıdır? Öyle bir formülü var mıdır?
Roman yazarken, bir sosyoloji metni yaratmayız. Romanda var olan, sosyolojinin, felsefenin veya psikolojinin ilgilendiği insanın ruh halidir, onun umudu, çaresizliği ve güzelliğidir. Estetiğin konusu anlamında güzellik, insana yalnızca haz veren değil aynı zamanda gerçeklik algısını zenginleştiren bir niteliğe sahiptir. Mesela şu duvarın rengi mavi. Mavi nedir diye bana sorarsan tanımlayamam, ama mavinin ne olduğunu sana gösterebilirim. Sonra sen bir metinde o mavinin aynısını gösteremezsin, çünkü onun sonsuz sayıda tonları vardır ve başka bir maviyi gösterirsin böylece. Roman da öyle bir şey. Demin söylediğim bir şeyi tekrar edeyim. Ben roman yazarken bir fikrin ya da hikâyenin peşinden gitmiyorum, beni yönlendiren şey bir duygu yani bir ruh halidir. Ben o duygunun tam olarak ne olduğunu bulmaya çalışırım yazarak. Mesela terk edilen bir adamın ruh halini anlatmak, içimdeki mavi tona yaklaşma çabasıdır. Defalarca yazıp silerim, ta ki o kitabı yazarken içimde hissettiğim renk tonunu bulana kadar.

Duyguların arasında sonra dönüp baktığında ortaya çıkan… İşte beş roman çıktı. Bunların arasında bir duygudaşlık var mı?
Görünenin aksine zor bir soru bu. Duygudaşlık, bizim her zaman farkında olabileceğimiz bir şey değil. O duygunun ve metnin içindeyiz, yazarken onun parçasıyız. Ancak o sürecin dışındakiler, okurlar bunu daha iyi yanıtlayabilir.
Bu kadar öznel bir süreç aslında. Tamamen sana ait, bir kişinin içinden çıkan, bir kişinin duygularından, dünyasından, beyninden, bilinçdışından falan, bunların hepsinin hemhal olmasından ortaya çıkan bir eser. Bu bir kolektifi ilgilendiren bir şey oluyor. Bunu neye bağlıyorsun? Nasıl olabiliyor bu? Herkes birbirine mi benziyor aslında?
Belki abartılacak bir şey değil bu. Mahalle bakkalına gittiğimizde, adam o akşam oğluna kız istemeye gideceğini anlatır, mutludur, bunu bizimle paylaşır. Bizimle ilgisi yok, bizi tanımıyordur bile. Otobüste yanımıza oturan bir amcayla ya da teyzeyle sohbete başlarız ve yarım saat içerisinde bütün hayat hikâyesini öğreniriz. Biz de anlatırız. Özellikle taksilerde. Taksiciler dert dinler, çünkü müşteri o taksiciyi bir daha görmeyecektir. Psikoloğuna bile o kadar rahat anlatamaz, çünkü onu bir daha görecektir, adı, adresi, telefonu ondadır. Roman da biraz böyle, tanımadığın taksiciye içini dökmek gibi. Paylaşılabilir duygularımız vardır, paylaşmak için duygularımızın ortak olması gerekmez. Hepimizin bildiği şeyleri birbirimize farklı adlar ve hikâyelerle tekrar anlatabiliriz.
Peki o zaman bilinen şeyleri yeniden anlatıyorsak, bugün edebiyatta ne anlattığımız ve nasıl anlattığımız arasında bir hiyerarşi mi var? Yani ne anlattığımız o kadar da önemli değil mi?
Önemli olmasaydı, roman denen edebiyat türü ölürdü. Bin sayfalık bir roman okunuyorsa bir şey anlatıyordur. Bin sayfada bir şey anlatmayan roman varsa, o da bir şey anlatmama halini anlatıyordur. Bunlar karşı karşıya getirilmemeli. Eski, belki bir dönem için işlevli, ama bugün artık aşılmış bir soru bu. “Sanat sanat için mi, toplum için mi?” sorusu da uzun süre tartışılmıştı. Yanlış sorunun doğru cevabı olmaz.
Romana yani edebiyata olan ilginin nedeni başkalarının hayatı mı? Merak etmek ve anlamak çabası mı yoksa orada kendine ait bir şey keşfetmek çabası mı? İkisi birden mi?
Şu sokağın köşesindeki taburelerde gün boyu oturup etrafa baksak, yüz tane hikâye çıkarabiliriz. Roman aracılığıyla şunu söylemeye çalışıyoruz biz: Bu 15 milyonluk İstanbul şehrinde 15 milyonla birlikte yaşama imkânı var ve yaşanıyor bir şekilde. Bunun yanında 15 milyon artı 1 yaşama imkânı da vardır, o da bak bu kitaptadır, deriz. Roman yazarak, bu hayata yeni hayat ihtimalleri eklemekle kalmıyor, oraya yeni bir ışık tutuyoruz. Yeni bir bakış veriyoruz.

Peki karakterlerin seninle birlikte yaşarlar mı?
Ben karakterlerime bağlanmam, onlarla aramda yaratıcı bir mesafe vardır, diyen yazarlara imrenirim. Ben onlar gibi değilim, her bir karakterime fazlasıyla bağlanıyorum.
Romanın yapısı demişken. Yapı üzerine düşünmek yani yapı, dil, içerik, bunlar arasındaki ilişki üzerine neler söylersin?
Çelişik görünen bir şey söyleyeyim. Hayal gücünden ve bir duyguyu izlemekten söz ettik. Ama bu, oturup duygum beni nereye yönlendirirse onu yazıyorum, anlamına gelmez. Yaratıcı süreç, ilham ve hayal gücünü zanaatkar gibi işlemektir. Yani toprağın altındaki yüzde iki’yi yukarı çıkarmak için, yüzde doksan sekiz çalışmak, tırnağınla toprağı kazmak, yanlış yerde kazı yapmışsan yeni bir yere yönelip bu sefer orada ter döküp yerin altına inmektir. Romanı sıfırdan yaratmıyoruz. Binlerce yıldır gelen metinler var. Tekrar edilen kalıplar var. Her okur, kendi beğenisine uygun metinleri bulup izler, ama şu da bir gerçek: Her yazar kendi okurunu yaratır. Nasıl ki bizler artık Shakespeare’in okurlarıysak, yani onun edebiyat anlayışı tarafından şekillendiysek, her yeni edebiyat metniyle birlikte yeni varlık biçimleri edinir, kendimizi yenileriz. Binbir Gece Masalları böyledir, Don Kişot veya İnce Memed böyledir. Aynı şey bugün bizim için de geçerli. Bugün bir okur eğer gelip benim veya senin kitabını sevmişse, iki şey gerçekleşmiş demektir: O metin artık bizden kopup okurun olmuştur, ama diğer yandan o okur da bizim sözcüklerimizle az da olsa yeni bir bireye dönüşmüştür. Her şey birbirini belirler, diyen filozoflar haksız sayılmaz.

O yapının oluşmasında aslında sadece o anda o metnin üzerine düşünürken yapı oluşturmuyoruz belki de. Yani o romanın ve çalışmanın içinde bir sürü şey düşünülüyor yapılarla ilgili, metnin yapısıyla ilgili, nasıl olur, nasıl olmamalı vesaire. Şimdi o metnin üzerinde çalışırken, bütün o daha önce düşündüklerimin hepsi sezgisel olarak sızıyor ve yapıyı oluşturuyor olabilir mi?
Elbette. Bir bilgi birikimiyle yaşarız bu hayatta. Yazmak için masaya oturduğumuzda da o birikim bizimledir. Ama sonra metni yazmaya başladığımız andan itibaren yalnızlığa düşeriz. İkinci romanımı, Masumlar’ı yazarken, içinden çıkamadığım bir sorunla karşılaşmıştım. Kısacık bir romanda yirmiden fazla hikâyeyi bir üst hikâyeyle birleştirmek istiyordum. Ama üç farklı zaman katmanını, iki ayrı mekânı ve çok sayıda hikâye ve karakteri nasıl toparlayabileceğimi bilemedim. Yazdıkça, karışıyordu her şey. Bir türlü rahatlatıcı bir yol bulamıyordum. Bütün hikâyeler tek bir ruh haline bağlansın, bütün sesler ine çıka aynı melodide buluşsun istiyordum. Bunun yolunu arıyordum.
Bunu niye istediğini biliyor musun peki?
Bunun nedenini bildiğimi söyleyemem. O romanda bağlandığım bir ruh hali, o ruh halini ifade edecek bir melodi söz konusu. Ama ben o melodinin ne olduğunu bilmiyorum. Yazıp bozuyorum, hiçbiri beni tatmin etmiyor. Romanda mekân ikiye bölündüğünde bunu toparlamak daha kolay olur. Ama zaman üç katmana bölündüğünde bunu nasıl toparlayabilirim? İşin içinden çıkamıyordum. Deneye yanıla, sonunda bir zaman merkezi yaratmam gerektiğini anladım. Bunu el kitaplarından öğrenemezdim. Her romancı kendi öğretmenidir. Zaman merkezini de, anlatıcının zamanına en uzak olan yere yerleştirdim. Birincisi, bugünde yaşayan anlatıcı vardı. İkincisi, onun çocukluğu, üçüncüsü annesinin ve büyükannesinin hikâyelerinin geçtiği zamandı. Bu üçüncü noktada kurduğum zaman merkezi sayesinde, her olay geleceğe veya geçmişe doğru gidip sonra o merkezde toparlanıyordu. Masumlar’ı okunur kılan şey, dilinin, kederinin ve masalsı dünyasının yanı sıra, melodisinin bu iç uyumudur. Romanda yapı, bunların tamamıdır ve özünde estetik bir kavramdır. Bir romanı neden sevdiğimizi veya sevmediğimizi tam olarak ifade edemeyiz bazen. Bu estetik bütünlüktür beğenimizi belirleyen. Sadece hikâye veya dil değildir.
O zaman yazarın ayağına dolanan yapıyla vedalaşma kararını vermesi ve yeni bir şey bulması da gerekiyor. O kararı vermek önemli bir şey.
Bunun için çok fazla çalışması lazım masa başında. Edison ampulü kaçıncı denemede bulmuştu? Biliyorsun, her seferinde farklı bir maddeyle deniyor, başarısız oluyordu. Neyin doğru olduğunu bulmanın yolu bazen neyin yanlış olduğunu denemekten geçiyor. Yazmanın formülü yok. Geçmiş yazarların ve metinlerin birikimiyle başlarız yazmaya, ama o metni kendi başımıza, kendi üslubumuzla bitirmemiz gerekir.
……