Jack London’ın “Ateş Yakmak” Öyküsündeki Semboller Üzerine

Handan Acar Yıldız

İsimsiz kahramanın ateş yakmayı başaramadığı için donarak öldüğü bu metinde, varlığın devamlılığında bilgi mi yoksa içgüdünün mü daha aktif rol oynadığı sorusu kalkış noktasıdır. Bununla birlikte “tecrübenin aktarılamaz”lığı işlenir.

Buzul çağı, insanlık tarihinde çok geniş bir dönemi kaplamaktadır. Hakeza ateş yakmak yine insanoğlu için sadece ısınmak ve yemek pişirmek pratiğinde değil, sanayi toplumuna varan süreçte kaldırıcı/taşıyıcı olmuştur. Maceranın kahramanı olan isimsiz adam, tek kişide ateşin ve hayatta kalmanın serüvenini, bilgi mi içgüdü mü sorusu üzerinden sürdürür. Gerçekçi ve dolaysız anlatımlı bu öykünün gönderisi çok gizildir ve metnin dokusuna yayılmıştır. Öykü kahramanı ilk cümlede anayoldan ayrılır. Bu ayrılış, bir tehlikenin, maceranın habercisi olduğu kadar, yalnızca konforunu bozarak anayoldan ayrılanların ulaşabileceği sıra dışı başarıya da işaret eder. Aslında bütün hikayeler anayoldan ayrılmakla başlar. Herkesin girmediği bir yola girmek herkesin ulaşamayacağı bir sona ulaşmanın diyetidir. Fakat bu öyküde Joseph Campbell’in klasik/geleneksel dairesi tamamlanmaz. Çember kırılır. Başlanmış daireyi yarım bırakma gücüne sahip tek olgu olan ölümle kırılır. Yeniden doğum kahramanın bedeni üzerinde gerçekleşmez. Ölmek üzereyken zihninde gerçekleşir. “Tecrübe” zaten aktarılamazken, ölümlü kahramanın tecrübesi daha da aktarılamaz hâle gelecektir.

Yolculuk, az çiğnenmiş, ormanlık bir yolda devam eder. Güneşin varlığını belirtecek en küçük bir ışık kırıntısının bile olmamasını insanlığın o uzun buzul çağı olarak düşünebiliriz. Yola çıkan kişi bir entelektüel değildir. Bunun bir bilgi ve hikmet yolculuğu olmadığının altı çizilir: “Bu ilgisizliğinin asıl nedeni imgeleminin güçsüzlüğüydü. Yaşamın olayları karşısında öyle ha deyince yelkenleri suya indirmezdi hemen, eli çabuktu, tuttuğunu koparıverirdi; gelgelelim, işin nedenini niçinini uzun boylu kurcalamaz, olayları derinlemesine çözümlemeye, anlamlarını kavramaya kalkmazdı.”  

Görüldüğü üzere yol sıra dışı olsa da yolcu sıra dışı değildir. Sıfırın altında elli derecede yalnızca üşüdüğünü ve rahatsız olduğunu düşünmeye yönelir. Sıcakkanlı bir yaratık olarak dayanıksızlığını, insanoğlunun zayıflığını ve ancak belirli sıcaklık ve soğukluk sınırları arasında yaşayabildiğini düşünmeye yönelmez; bu gerçekten kalkarak ölümsüzlük üzerine, insanın evrendeki yeri üzerine düşüncelere dalmaz. Ölüm hakkında düşünmeye yeltenmeyen bu adam hayatta kalabilmek için belki de ölüm hakkında daha fazla ve derin düşünen birinden çok daha fazla çaba harcayacaktır. Bu bağlamda hayatta kalma içgüdüsü bilgili birinden yüksektir. Ama ondan daha az bilgili olup daha güçlü içgüdülere sahip bir varlık daha mevcuttur öyküde. Adamın köpeğidir bu. Her ikisinin yaşam içgüdüleri sıklıkla kıyaslanır: “Ataları da bilmiyordu herhalde soğuğun, gerçek soğuğun, donma noktasının yüz yedi derece altındaki soğuğun ne demek olduğunu; hiçbiri bilmiyor olsa gerekti. Oysa köpek biliyordu, hem de bütün ataları biliyordu, atalarından kalmaydı bu bilgi ona. Bu derece korkunç bir soğuk varken açıkta dolaşılmayacağını iyi biliyordu.”

Ve köpek yaşama tutunma konusunda adamdan daha başarılıdır. Kazanılmış yetiler içgüdülerden daha az etkilidir yaşamın devamlılığında. Kahraman ateş yakmayı, tarihin en başındaki o keşfi bir türlü gerçekleştiremez. Bu yönüyle keşfedilmiş olanın her daim yeniden keşfedilmesi gerektiğini gösterir. “Adamın kafası düşünceden yana bomboştu, ama gözünden de hiçbir şey kaçmıyordu,” derken bilgi ve içgüdü arasındaki mukayeseyi sürdürür metin. Yüzyıllar boyunca yakılan ateşin bir kez yakılmadığında hiç yakılmamış gibi olduğunu anlarız. Kahraman burada ateşi keşfeden ve yakmayı başaran insanın tecrübesini kendine aktaramaz. Donmakla burun buruna gelince İhtiyar’ın verdiği öğütleri hatırlar. Burada yine tecrübenin aktarılamamasına işaret edilir. Kendi tutuşturduğu ateşi kendi gafletiyle söndürür. Sanki kendi ölüm kararını işitmiş gibidir. Bir süre öylece kalır, fal taşı gibi açılmış gözlerle az önce ateş yanan yere uzun uzun bakar. Adam ateşi bulan ilk insan konumuna sürüklenir. Ateş yakma çabası ateşin icadı kadar güçleşmiştir: “Epey uğraştı, didindi, kibrit demetini elleri arasında sıkıştırabildi. Öylece ağzına götürdü. Canını dişine takıp ağzını açmaya çalıştı, çenesini çevreleyen buzdan kelepçe çatırtıyla kırıldı. Alt çenesini içeri çekti, üst dudağını kaldırarak dişlerini kibrit destesine sürttü. Sonunda içlerinden birini ayırmayı başarmış, ne var ki kibrit kucağına düşmüştü. Eskiden nasılsa yine öyleydi işte. Kibriti alamıyordu.”

Bu ifadeler tamamen insanın iptidai dönemine göndermedir. Ölüme yaklaştıkça İhtiyar’ın uyarısı kulaklarında daha güçlü çınlar. Ölüm anında insanoğlunun ateşi henüz icat etmediği noktaya varmıştır. İnsanlığın o uzun buzul çağını aşamamıştır. Sulphur Creek’deki ihtiyarın doğru söylediğini bir kez daha düşünür: “Sen sen ol sıfırın altında elli derecede yola arkadaşsız çıkayım deme!”

Zaten tarihin başlangıcına (ateşin icat edildiği güne) yolculuk tek başına yapılabilir. Ve en başta anayoldan ayrılarak.