Volkan Şahin
1 Nisan 1929’da Çekoslovakya’da doğan ve 11 Temmuz 2023 tarihinde Paris’te hayata veda eden Milan Kundera dünya edebiyatına damgasını vurmuş en önemli isimlerden biridir. Yapıtları pek çok filme konu olmuş, dünyanın her yerinden pek çok insanı etkilemiştir. Bu yazımızda eserlerine genel bir bakışın ardından Bilmemek romanı üzerinden nostalji ve göç kavramlarını ele aldık.
Felsefe ve Edebiyatın Kesişme Noktasında Bir Yazar
Milan Kundera[i] eserlerini yazarken Denis Diderot, François Rabelais, Franz Kafka, Giovanni Boccaccio, Miguel de Cervantes, Laurence Sterne, Henry Fielding, Robert Musil, Witold Gombrowicz, Hermann Broch, Martin Heidegger ve Georges Bataille gibi yazar ve düşünürlerden etkilendiğini söyler. Eserlerini Çekçe yazmaktayken 1985 yılında yazın dilini Fransızca’ya dönüştürür ve 1995 yılında yayımlanan ilk Fransızca eseri Yavaşlık’tan önce 85-87 yıllarını eserlerinin Fransızca çevirilerini incelemekle geçirir.[ii]
1967 yılında yayımlanan ilk romanı Şaka’da komünist dönemin totaliter tavrını eleştirir. Bu eseri, anavatanı 1968’de Sovyet işgaline uğrayınca kara liste‘ye alınmasına ve kitaplarının yasaklanmasına yol açar.
1973’te yayımlanan Yaşam Başka Yerde isimli romanında idealist ve genç bir şair olan, kendini politik skandallar sarmalında bulan Jaromil’i anlatır. Kundera bu eseriyle Prix Médicis ödülünü almıştır.
1975’te Fransa’ya göç eden Milan Kundera dört yıl sonra, 1979’da Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nı yayımlar. Roman, kısa öykü koleksiyonu ve sürgündeki bir yazarın bilinç akışının alışılmadık bir karışımıdır ve Çeklerin Komünist rejime nasıl karşı çıktıklarını anlatır. Eleştirmenler Kundera’nın Çekoslovakya’sının “yeni politik tanımlamalar sayesinde artık tam olarak var olmadığını” söyler, bu Kundera’nın kitabında ironik bir dille araştırdığı “kayboluş ve yeniden ortaya çıkış” temasını anımsatır.[iii]
1984 yılına geldiğimizde yazarın magnum opus’u olan, herkesin bildiği, film uyarlamaları yapılmış Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği yayımlanır. Kundera’nın bu romanı Nietzsche’nin “bengi dönüş”[iv] kavramını temel alır. Sonsuz bir evrende her şey sonsuz kez tekrar etmeye mahkûmsa, eylemlerimizin ne anlamı vardır? Bunu göz önüne aldığımızda varolmak hafifliktir ancak aynı zamanda anlamsızdır da… Bütün bu anlamsızlığa rağmen eylemlerimizin sorumluluğunu üstlenirsek, kalıcı etkilerini göz önüne alırsak varolmak ağırlaşır… Hayatın bir anlamı olur ancak yaşamak zorlaşır. Bu felsefi girizgahla beraber Kundera roman boyunca bu iki kavram arasında gidip gelen karakterlerin panoramasını çizer bizlere. Sansüre uğrayacağı korkusuyla eserini Çekoslovakya’da yayımlatmamıştır. En büyük eserinin ana yurdunda yayımlanabilmesi ancak 2006 yılında mümkün olmuştur.

Milan Kundera’nın 2014 yılında, gömüldüğü uzun bir sessizlik döneminin ardından yayımladığı Kayıtsızlık Şenliği romanı dört erkeğin kadınlarla olan ilişkilerini tartışmaları üzerine kuruludur. “Kendi yüzeyselliğini alaya alan”[i] kitabın “zorlama hiciv tonuyla hayal kırıklığı yarattığı”[ii] söylenmiştir.
Milan Kundera eserlerinde felsefeyle gündelik yaşamı iç içe anlatır. Bütün eserlerinde, başlamadan önce kitapta anlatacağı ana temaların felsefi zeminini hazırlar. Yalnızca Kimlik bu konuda farklıdır. Kitap doğrudan başlar ve Anlatıcı tarafından hiçbir felsefi zemin kurulmaz. Bütün kitaplarında Anlatıcı olarak kurgu evreninin içindedir, karakterlerinin bazen sırdaşı, bazen arkadaşı, bazen de onları gözetleyen ve her hareketlerini okura anlatan kurgu evren içerisinde konumlanmış bir izleyici, dış gözdür. (Kimlik romanının sonunda Chantal ve Jean-Marc’ı restoranda gördüğünü ve neşe içinde yemek yediklerini izlediğini söylemesi gibi.) Sadece bununla da kalmaz kitaplarının kapaklarındaki görseli de kendisi çizer. Böylece yazarın kendi yarattığı kurgu evrenin ne kadar içerisinde yer aldığı daha iyi ortaya çıkar.
Kundera’nın eserleri yalnızca birer hikâye anlatımı değil, her bir satırında varoluşsal sorgulamalar içeren, insanın kendi hayatının anlamını bulma serüvenini anlatan birer destandır. Eserlerinde düz çizgide ilerleyen bir olay örgüsünden ziyade parçalı anlatımı tercih eder, böylece farklı zamanlarda, farklı karakterlerle, varmak istediği felsefi çıkarıma çok yönlü ve çok sesli bir şekilde ulaşır. Postmodern bir yazar olarak romanı alışılagelmiş kalıpların dışına çıkarması eserlerini yer yer deneme türüyle harmanlamasına olanak sağlamıştır. Erotizm, absürtlük, ironi ve trajediyi harmanlayan yazın dili pek çok katmana ve derinliğe sahip eserlerinin kolayca okunabilmesini sağlamıştır. Eserlerinde cinselliği, aşkı, göçü, nostaljiyi, zamanı ve hafızayı işlemiş, varoluşçuluğun en güzel eserlerini bizlere vermiştir.
Bilmemek Üzerine

2000 yılında yayımladığı Bilmemek romanı 1968’deki Prag Baharı’nın ardından ülkelerinden göç etmek zorunda kalmış, artık yerleştikleri ülkeyi kendi ülkeleri olarak kabullenmiş ve Çekoslovakya’ya yabancılaşmış Irena ve Josef’i konu alır. Arkadaşı Sylvie tarafından büyük bir heyecanla ülkesine döneceğini öğrendiğimiz Irena’nın şüpheleriyle açılır kitap. Irena için Çekoslovakya’da bir şey kalmamıştır, artık ülkesi Fransa’dır, neden geri dönmesi gerekmektedir ki? Ancak Sylvie arkadaşını zorlar, Irena’nın “büyük dönüş”üne övgüler düzer.
“Sözcükler tekrarlandıkça öylesine bir güç kazandılar ki, Irena içinin derinliklerinde onları büyük baş harflerle yazılmış olarak gördü: Büyük Dönüş. […] Artık itiraz etmedi; birdenbire eski okumalardan, filmlerden, kendi belleğinden ve belki de atalarınınkinden su yüzüne çıkan resimlerle büyülendi: yaşlı annesine kavuşan kayıp oğul; bir zamanlar zalim bir kaderin kendisinden koparıp aldığı sevdiği kadına geri dönen adam; herkesin için taşıdığı baba evi; çocukluğun kaybolan adımlarının izlerinin kaldığı yerden keşfedildiği patika; yıllarca dolaştıktan sonra adasını tekrar göre Odysseus; geri dönüş, geri dönüş, geri…”[i]
Daha sonra ise Kundera’nın eserini kuracağı felsefi zemin gelir. “Dönüş” kelimesi üzerine etimolojik analiz içeren bu bölümde yazarın kendi çıkarımını ve eserin ana temasını görürüz.
“Dönüş, Yunanca’da nostos demek. Algos, keder anlamına gelir. Yani nostalji doyurulamamış dönüş arzusundan kaynaklanan bir kederdir. […] …İspanyolca’daki anoranza, anorar (nostalji duymak, özlemek) fiili Latince ignorare(bilmemek) sözcüğünden türeyen Katalanca enyorar’dan gelir. Bu etimolojik aydınlatmanın ışığında, nostalji, bilmemenin acısı olarak ortaya çıkıyor. […] Almanlar nostaljiyi Yunanca biçimiyle pek nadir kullanır ve Sehnsucht demeyi tercih ederler: orada bulunmayana duyulan istek; ama Sehnsucht asla gerçekleşmemiş olan yeni bir maceraya karşı da duyulabilir ve dolayısıyla içinde ille de bir nostos düşüncesi barındırmaz; Sehnsucht’un içine dönüş saplantısını katabilmek için yanına bir tümleç eklemek gerekir: Sehnsucht nach der Vergangenheit, nach der verlorenen Kindlheit, nach der ersten Liebe (geçmişe, kaybolan çocukluğa, ilk aşka özlem). […]”[ii]
Kitap bize kısa bir Çekoslovakya tarihi de sunar. 1918 yılında kazandıkları bağımsızlığı 1939’da nasıl kaybettiklerini, 1948’de Komünizm’e geçişi ve 1968’de yaşanan Sovyet işgalini ve 68 sonrası komünist ülkelerden gelenlerin başka ülkelerde nasıl tepkilerle karşılaştığını okuruz bu satırlarda.
“[…] komünist ülkelerden gelen göçmenler Fransa’da pek sevilmezdi: Fransızlar o dönemde tek felaket olarak faşizmi görüyorlardı. […] Ancak altmışlı yılların sonunda ve yetmişli yıllar boyunca adım adım komünizmi de bir felaket olarak kavramaya karar verdiler, her ne kadar daha alt dereceden, ikincil bir felaket olsa da.”[iii]
Daha sonra Irena’nın göçmen olarak geçirdiği zor yıllar anlatılır. Önce dil engeli vardır karşılarında. Daha sonra ise yerel halkın onlara tepeden bakması, küçümsemesi, ötekileştirmesi… Irena göçmenliğinin ilk yıllarını korku içinde geçirmiştir. “Kabuslarında nereye giderse gitsin Çek polisi tarafından yakalandığını görür, bir başka sefer de bir Fransız kasabasındaki tuhaf bir kadın grubunun ellerinde biralarla Çekçe küfürler ederek kendisine doğru koştuğunu…”[iv]
Kendisini Fransa’da ziyaret eden annesiyle arasındaki duygusal mesafe de açılmıştır. Anne Çekoslovakya’yı asla eleştirmez fakat Fransa’nın her bir peyzajını, her bir manzarasını eleştirir. Böylece kaçıp gitmekle kızının nasıl bir hata yaptığını sürekli yüzüne vurur. Irena büyük dönüşünü gerçekleştirip ülkesine döndüğünde hafızasına bir kerteriz noktası arar. Ana vatanında geçirdiği yılları hatırlatacak bir şey… Ama her şey değişmiştir. Herkes ona farklı davranır. Geride kalanlar ve kaçanlar arasındaki bir başka ayrışma…
“Bir de şu var, herkes bizim rahat bir hayat yaşamak için gittiğimizi düşünüyor. Yabancı bir dünyada kendine küçücük bir yer edinmenin ne kadar zor olduğunu bilmiyorlar. Düşünsene, kucağında bir bebek, karnında başka bir bebek yolda, ülkeyi terk etmek… Kocanı kaybetmek… Yokluk içinde iki kız evlat yetiştirmek…”[v]
Josef ise ağabeyi ve yengesiyle görüşmeden önce ailesinin mezarını ziyaret eder.
“[…] Bir ay önce, bu Bohemya yolculuğuna hazırlanırken, önce buradan başlayacağını biliyordu. Mezar taşına baktı; mermerin üstü pek çok adla kaplanmıştı: görünen o ki mezar aradan geçen zaman içinde büyük bir yatakhaneye dönmüştü. Yolla mezar taşı arasında bakımlı bir çiçek tarhıyla çimenden başka bir şey yoktu; alttaki tabutları hayal etmeye çalıştı: üçlü sıralar hâlinde kat kat üst üste konmuş olmalıydılar. Annesi en alttaydı. Peki ya babası? On beş yıl sonra ölmüş, annesinden en az bir tabut katı ayrı düşmüştü.”[vi]
Çekoslovakya’yı terk etmeden önce evinin anahtarını ağabeyine vermiştir ki polis evin içindeki her şey talan edip yağmalamasın. Ağabeyinin evine geldiğinde duvarda ressam tarafından kendisi adına imzalanmış olan tabloyu görür. Ağabeyinin kolunda da kendi kol saati vardır. Aile evi baba ölünce bu büyük kardeşe kalmış, küçük kardeşe ise evi terkedip gittiği için kimse fikir sormamıştır.
Bütün bu eşyalar üzerine ağabeyiyle yengesinin hiçbir laf etmediğini görür. Kaldı ki, Sanki hiçbir zaman Josef’e ait olmamış gibidirler. Yengesi tabloya hayrandır. Oysa o tablo Josef’in adına imzalanmıştır. Ağabeyi kolundaki saate, Josef’in saatine bakar, birazdan hastaneye gidecektir. Josef ailesini geride bırakmıştır, yalnızca ailesini değil, Çekoslovakya’daki yaşamını, hatıralarını, çocukluğunu da… Ve aradan öyle uzun zaman geçmiştir ki geride bıraktığı hiçbir şey artık ona ait değildir.
Josef Çekoslovakya’daki yaşamını düşünürken yalnızca kötü zamanları hatırlar: yalnız olmasa bile yalnız olduğunu düşündüğü günleri; hayatının aşkını kendisinden uzaklaştırdığını… İlkgençliğinin anılarında yer alan okul arkadaşlarına karşı hiçbir şey hissetmemektedir. Çekoslovakya’da onu bağlayan, bu Bohemya manzarasında onu duygulandıran hiçbir şey yoktur.
“Doktor olsaydım ona şu teşhisi koyardım: ‘Hasta nostalji yetersizliğinden rahatsız.’”[vii]
Josef ve Irena beklenmedik bir anda ve bir yerde karşılaşırlar. Birbirlerine bağlanırlar, özellikle de Irena Josef’e. Çünkü Josef, Irena için Çekoslovakya’daki geçmişi, kalsaydı neler olabileceğini gösteren bir olasılıktır. Aynı zamanda anlatıcı Irena’nın Josef’i çocukluktan hatırladığını ima eder. Josef bu hatıraya sahip değildir.

Anlatıcı bizlere etimolojik analizinin sonunda nostaljinin bilmemenin acısı olduğunu söylemişti. Irena işte bu acıyı çeker. Josef ise kendisinin Çekoslovakya’da artık hiçbir yeri olmadığını görür. Bütün eşyaları başkaları tarafından sahiplenilmiştir, onlar üstünde hiçbir söz hakkı kalmamıştır, bütün manzaralar, Bohemya, Prag, caddeler, evlerin mimarisi, her şey ona yabancılaşmıştır. Kitabın sonuna doğru Irena’yla buluşurlar. Irena içtikçe içer, daha sonra ayırttıkları odaya çıkarlar; orada Irena onunla hesaplaşır.
Bilmemek romanı geçmişin yükünü taşıyan ve geçmişin yükünden sonunda arınmış, onu bırakmış, nostaljiden yoksun Josef ile “kayıp zamanının” acısını çeken, nostaljiden mustarip Irena’nın göçmenlik, nostalji, zaman ve hafıza temalarının arasında kendilerine yaşam alanı buldukları bir roman olarak karşımıza çıkar. Kundera Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni çok sonraları yazmıştır ama esasında bütün kitaplarında bu temayı işlemiştir. Ludvik, Jaromil, Milan ve Vera, Jean-Marc ve Chantal, Irena ve Josef, Tomas ve Tereza… Bütün eserlerinde bir karakter varolmanın hafifliğini yaşarken, ötekisi varolmanın ağırlığı altında ezilmiş şekilde karşımıza çıkar.
******
2023 yılında aramızdan ayrılan Milan Kundera 94 yıllık ömründe bir dünya savaşı, bir soğuk savaşı görmüş, işgal altında kalan ülkesini terk edip yeni bir ülkede yeni bir yaşam kurmak zorunda kalmıştır. Yüzyılının mal du siecle’ini eserlerine taşımış, yaşadığı çağın insanını en güzel, en vurucu, en isabetli şekilde anlatmıştır. Ne kadar büyük bir yazar olduğunu, hiçbir yazarın ölmeden önce kendine yer bulamadığı “Pléiade” dizisinde eserlerinin “Bütün Eserleri” ismiyle değil “Bütün Eseri” (bütün kitaplarının popüler bir terimle Kunderaverse içindeki bölümler olduğunu düşünürsek Milan Kundera külliyatının tek bir kitap olduğu aşikârdır) olarak kendisi hayattayken yeniden basıldığını anımsatarak edebi yolculuğunu saygı ile analım.

[i] https://www.muni.cz/en/research/publications/964314
[ii] “Milan Kundera’s Slowness – Making It Slow”
[iii] “The Book of Laughter and Forgetting by Milan Kundera – Reviews, Discussion, Bookclubs, Lists”
[iv] Bengi dönüş (Almanca: Ewige Wiederkunft), zamanın döngüsel bir formda olduğu ve olayların bu döngüsellikte sonsuza dek yinelenmiş olduğu, yinelendiği ve yineleneceği tezini içermektedir. Friedrich Nietzsche bu düşünceyi etik anlamda oluştaki yaratıcılığın, en yüksek yaşama gücünü elde etmenin, acıyla başa çıkmanın ve Üstinsan’ı meydana getirmenin aracı ve koşulu olarak geliştirmiştir.
[v] “Review: Milan Kundera’s ‘The Festival of Insignificance’ Is Full of Pranks, Lies and Vanity”
[vii] Milan Kundera, Bilmemek, Can Yayınları, 2013, Çev.: Aysel Bora, s.9.
[viii] A.g.e., s.12-13.
[ix] A.g.e., s.15.
[x] A.g.e., s.18.
[xi] A.g.e., s. 37
[xii] A.g.e., s.43-44
[xiii] A.g.e., s.61


İlk yorum yapan olun