Hakan Günday’ın “Daha” Romanında Baba Olgusu

Hulusi Çakmak

Babam bir katil olmasaydı, ben doğmayacaktım.[1]

İşte bu ifadeyle başlar kitap. Hakan Günday’ın 2013’e yayımlanan romanı Daha, baba olgusuyla ilgili ilk çarpıcı ifadeyi bize sunar. Gaza’nın ağzından babasına olan mecburiyetini okuruz. İnsan kaçakçılığı yapan Ahad ve 9 yaşındaki oğlu Gaza’nın hikâyesini anlatan roman, diğer Günday romanları gibi karanlık, acı, çarpıcı ve gerçek bir atmosfer çizer bize. Roman Türkiye’de başlasa da ilerleyen bölümlerde ülke dışına çıkan Gaza’nın başına gelecekleri merakla okuruz.

Günday romanlarında ülkelerin sınırları yoktur. Yazar bize “dünya hikâyesi’’ anlatır. Bu hikâyede kan, ter ve gözyaşı birbirini izler. Sosyal bir antropolog gibi insan kökenine dair yaptığı çarpıcı eleştirileri hikâyeleme yeteneğiyle öykünün hamurunu yoğuran yazar; koca dünyanın sınırlarını silikleştiren ortak birey olma problemleriyle meşgul “insan” portresini gerçekçi bir atmosferde çizme becerisiyle takdire şayan bir yazarlık meziyeti gösterir.

9 yaşındaki Daha, insan kaçakçılığı yaparak para kazanan babasıyla beraber ufak bir köyde yaşar. Sınırdan geçirilen mülteciler, Gaza’nın babasının deposunda bir süre kalırlar. Oradan da Batı’ya göç ederler. Gaza da bu kirli atmosferi soluyarak büyümeye devam eder. Zamanla babasının yardımcısı konumuna gelir. Annesi onu doğururken öldüğü için hayatında sadece babası vardır. Ve baba algısı bu yönde şekillenmeye başlar.

Ataerkil kültürün baba tapıncına şahit oluruz. Tarım Devrimi öncesinde ana tanrıçaya tapınan insanlık, kadının arka planda kalmasıyla yönünü babaerkile çevirir. Gaza annesiz bir çocuktur. Ancak babası hayattadır. Yani babasının kim olduğu bellidir. Babasoylu toplumlar için babanın varlığı oldukça önemlidir. Bu bilgi bize ilk sayfalarda verilir. Ve dünya tarihi için son derece önemli olan baba-oğul olgusu kendini gösterir.

Aslında annesi Gaza’yı doğurmak istemez. Ancak babası Ahad, bir oğlu olsun istemektedir. Çünkü ataerkil sistemde kök salabilmek için bir “oğul”a ihtiyaç vardır. Kaçıp gitmek isteyen karısını bir yere zincirleyen Ahad, oğlunun doğumu sırasında eşini kaybeder. Gaza, anasız olarak dünyaya gelir. Ancak ataerkil diskura göre baba, evladın tek ebeveynidir. Çocuğun oluşumunda kadının yalnızca taşıyıcı bir ortam görevi görmesini Yunan mitindeki şu ifadelerde de görebiliriz:

Çocuğum dediği yaratığı yaratan anne değildir. Anne, yalnızca karnına ekilen tohumu besleyip büyütendir. Kadın, bir yabancı olarak bir yabancının tohumunu taşır.[2]

Yani ana tanrıça olarak tapınılan kadın ve anasoylu dönem yerini babaerkinin kollarına bırakmıştır. Ataerkil söylem, çocuğun sahibini erkek olarak ilan eder. Böylece çocuk erkeğin hanesine yazılır. Annenin kim olduğu değil, babanın kimliği çocuk için önem taşır. Bu söylem babasız kalan çocuğu ötekileştirir. Küçümser. “Piç’’ kelimesi evlat için şüphesiz yıkımdır. [3]

Annenin çocuğunu isterse yok etme, öldürme hakkı muazzam bir gücün sembolüdür. Ahad, karısının bu gücünü yok etmek için onu pis bir yere bağlar. Burada ataerkinin kadını kıskanmasına şahit oluruz. Zeus’un Athena’yı doğurması miti de kadına öykünmenin açık bir delilidir.

Anneden bahsetmişken şuna değinmeden olmaz. Romanda öyle çarpıcı bir bölüm vardır ki anne-evlat bağlamında Öedipal bir okuma yapmamızı sağlar. Gaza’nın ve babasının arabada giderken taşıdıkları göçmenlerle uçuruma yuvarlandıkları bir bölüm vardır. Doğumu esnasında anasız kalan Gaza, anne sütünün ne olduğundan habersizdir.

Kazada herkes ölür. Gaza, göçük altında kurtulmayı beklerken ergen bir genç olarak mastürbasyon yapmaya başlar. Ölen bir göçmen kadının göğsüne dokunarak kendini tatmin eder. O esnada hatırlar ki bu kadın dört aylık hamiledir. Göğüslerine ağzını yerleştirir. Kadının doğacak çocuğu için hazırladığı sütten içmeye başlar. “Hayatımdan ilk kez boğazımdan anne sütü geçmişti.”[4]

Kadınların göğüslerinin iki adet biyolojik fonksiyonu vardır. Bunlardan biri annelikle ilgiliyken, diğeri cinseldir. [5] Elbette bu durum bize Öedipus mitini hatırlatır. Gaza her ne kadar babasıyla büyüse de o aslında öedipal bir karakterdir. Yani “anasının oğludur.’’ Kaybedilen anneye olan özlem, etkili bir şekilde okura sunulur.

Her ne kadar patriarkal söylem anneyi öldürse de, Daha romanı bağlamında kahramanımız Gaza annesini bulur. Romanda Iokaste ve Öedipus anıştırması söz konusudur. Mitte olduğu gibi Gaza (Oedipus), babasını öldürmese de günün sonunda yine Iokaste’ye kavuşmuştur.

Gelgelelim bu durum, Gaza’nın hayatını babasına kurban etmesinin önünde engel değildir. Babasının günahlarına alet olur. Evlat-baba ilişkisi bağlamında İsmail ve İbrahim kıssası akla gelir. Dinî kaynaklara göre İsmail, kurban edilmekten son anda kurtulur. Gökten inen bir koç sayesinde İbrahim evlat acısı yaşamaz. O koçu, tanrısına kurban eder. Ancak Daha’da durum farklıdır. Gaza, babasının ve yaşadığı bu zalim hayatın kurbanı olur. Onu kurtaran herhangi bir göksel varlık yoktur.

Romandaki baba algısı, muazzam bir güç odağıdır. Babası sayesinde var olan Gaza, baba otoritesiyle şekillenir. Başarısızlık, hastalık, ölüm, korku gibi travmatik olaylar ya da mutlu ve başarılı geçirilen çocukluk bireyin hem otobiyografik belleğinin hem de kimliğinin oluşumunu etkilemektedir.[6]

Ataerkil toplum, bireyi denetim altında tutarken zor kullanmak yerine birçok söylem geliştirerek tahakküm altına alır.[7] Anasız bir ailede yaşayan Gaza, babaya hizmetçilik eder. Babası istemiyor diye liseye gitmekten bile cayar. (caymak zorunda kalır.) Baba otoritesine tapınır.

Amerikalı sosyolog Sennett, çocuklar için büyük önem taşıyan “otorite’’ kavramının üzerinde durur. Çocuklar kendilerine yol gösterecek bir otoriteye muhtaçtırlar.[8] Gaza’nın, babası Ahad’ın ölümünden sonra bile (insan kaçakçılığı işinden böylece kurtulur.) düzlüğe erememesi, geçirdiği travmalarla boğuşmak zorunda kalması ve bir metre yol alamaması özünde bu ebeveyn otorite sorunsalını saklar. Romandaki babamız Ahad, trajik bir şekilde ölür. Karısına ve oğluna yaptıkları yüzünden çektiği derin ıstırap neticesinde, kullandığı kamyonu uçuruma sürerek aslında bir nevi intihar etmiştir.

Oedipus mitinde baba, oğlu tarafından öldürülür. Mitin sonunda da cezasını çeker. Ancak Ahad’ı öldürecek bir oğul yoktur. Ancak mitolojide tanrılardan bile üstün olan kader, gücünü bir kez daha kanıtlar. Ahad’ı kendinden başka öldürebilecek kimse yoktur.

Bu durum bir nevi kastrasyondur. Ahad kendini adeta hadım ederek hem babalık hem kocalık/ erkeklik niteliğinden arınır. Bunun nedeni de karısına duyduğu hasret ve pişmanlıktır. Yani Ahad, kendini ana tanrıça için kurban eden erkek kölelerden farksızdır. (Yunan mitinde kaderin dişi varlıklara, tanrıçalara, atfedilmesi önemlidir.) Günday, ataerkil bir aktörü (güçlü bir erkeği/ babayı) anaerkil bir ritüele kurban eder. Gaza’nın boyun eğdiği baba, oracıkta ölüverir.

Burası ilginçtir. Çünkü babasının ölümüyle Gaza, tapındığı “baba” otoritesinden azat edilir. Ataerkil gelenekte “baba” bir metafordur. Bu metaforu tanrı baba, devlet baba, ekonomik baba (kapitalizm) gibi terkiplerle devam ettirebiliriz.

Yani Gaza sadece babasını kaybetmekle kalmaz, baba otoritesine olan bağlılığını da yitirir. Olay akışı içinde derslerinde çok başarılı olduğu için bakanla görüşme fırsatı yakalayan kahramanımızın “bakanın elini sıkmaması”, anasız babasız kaldığı için onu eğiten, ona yurt veren, kucak açan devlet babayı tanımaması özünde bu otoriteyi çoktan aştığı anlamına gelir.

Babası hayattayken onun sözünden çıkamayan Gaza, böyle yaparak bir nevi ölen babasına ve bittabi “baba kurumu”na savaş açar. Tamamen otoritesiz kalan kahramanımız, çocukluğunda bir Afgan’ın ölümüne sebep olduğu için vicdan azabıyla kavrulmaktadır.

Nitekim sonu da Afganistan’da bir mağarada öldürülerek can vermek olur. Böylece hem vicdan azabından kurtulur hem dayanaksız, köksüz ve temelsiz kaldığı şu dünyaya veda eder. Öedipus mitinin finalinde olduğu gibi kahramanımız kendini kör etmez ancak bir nevi intihar eder.


[1] Günday., H, Daha, Doğan Kitap, 2013, İstanbul, sy. 15

[2] Aiskhylos, Oresteia, Eumenides’ten alıntıdır.

[3] ‘’Piç’’ kelimesinin tarihsel süreçte etimolojik olarak geçirdiği merhaleler olsa da en genel hâliyle olumsuz bir manaya sahiptir. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde ‘’veled-i zina’’ olarak tanımlar. Tanzimat döneminde de Ahmet Vefik Paşa, ‘’her şeyin ufak ve bozuk yavrusu’’, ‘’şeytan tırnağı’’ gibi anlamlara geldiğinin altını çizer. Kısaca tarihsel süreçte ‘’piç olmak’’, pejoratif ve yıkıcı bir anlam dairesine aittir.

[4] a.g.e. sy. 216

[5] Morris, D., Çıplak Kadın, İnkılap Yayınları, İstanbul, 2021, s. 170

[6] Demir, R. ve Türkdoğan, T. Baba Çocuk İlişkisi Bağlamında İtaat ve Sanatta Kurban, Tykhe, 2020, 5(9), s.192

[7] Civelek, H. Y. Kırmızı Kuşağın Kuramsallığı: Ataerkil Söylem ve Anadolu Kırsalında Kadın. Doğu Batı, Sy. 96

[8] Demir, R. ve Türkdoğan, T. Baba Çocuk İlişkisi Bağlamında İtaat ve Sanatta Kurban, Tykhe, 2020, 5(9), s.196

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*