.

Eski ama Yeni Bir Beauvoir Anlatısı: “Ayrılmaz İkili”

ayrılmaz-ıkılı-sımone-de-beauvoır

Selin Gürses Şanbay

Geçtiğimiz yüzyıla damgasını vuran feminist akımın öncüsü Simone de Beauvoir’ın “yeni” bir anlatısını okumak, kendisini tanıyan her okur için olağanüstü bir heyecan kaynağı olacaktır. Tüm kitaplarını okuyan, onu otobiyografik yapıtları aracılığıyla çocukluğundan beri takip eden, fikirleriyle aydınlanan biz sadık okurları Beauvoir’ın çok alışık olduğumuz yalın dilini ve sade anlatımını hem hikayesini iyi bildiğimiz hem de daha önce hiç okumadığımız bir kısa romanla deneyimliyoruz. Beauvoir’ın hayran olduğumuz yalın dilini Türkçeye özenli bir çalışmayla kazandıran Ayça Sezen tarafından Ayrılmaz İkili[i] olarak çevrilen Les Inséparables[ii] adlı anlatı bize Simone de Beauvoir ve Elisabeth Lacoin arasındaki tutkulu ve şefkatli dostluklarını ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır.

Bu yapıtın gün yüzüne çıkmasındaki gecikmenin sebebi olarak, önsöz söylemini üstlenen Margaret Atwood Beauvoir’ın hayat arkadaşı Jean-Paul Sartre’ı işaret eder. Hemen her yapıtını, yayımlanma kararından önce birbirine okutan çiftin bu alışkanlığını bilen Atwood, Ayrılmaz İkili’yi okuyan Sartre’ın “bu eseri önemsiz bularak görmezden geldiğinden”[iii] söz eder. Oysaki bugün bildiğimiz üzere, genç Simone ve Zaza arasındaki ilişki Beauvoir’ı bugün tanıdığımız yere taşıyan önemli kişilerden biridir. Yazar üzerindeki felsefi ve duygusal etkisi yadsınamayacak kadar büyük ve önemli olan bu ilişkinin dinamikleri, Beauvoir’ı kadınlık durumu üzerine düşünmeye teşvik eden etmenlerden belki de en temel olanıdır diyebiliriz. Kadınların toplumdaki rolü, genç kızların yerine getirmesi gereken ödevler, zamanın gelenekleri gibi birçok konuyu ele alma motivasyonunu Zaza’nın yaşamına bakarak edindiğini özellikle Bir Genç Kızın Anıları adlı yapıtında açıklıkla okuruz. Bir kız çocuğu, bir genç kız ve nihayetinde bir kadın olarak kadınlık durumu üzerine her düşündüğünde her ne kadar kendi yaşamından yola çıksa da Zaza’yı gözlemlediğinde onun ailesinin toplumsal ve dini geleneklere katı bağlılığı kendi ailesinde deneyimlemediği bir tutsaklık duygusunu da beraberinde getirir. Bu sayede kendi zamanının kadınlık durumu üzerine tutarlı bir tez sunabilir belki de.

Simone de Beauvoir bu romanı 1954 yılında, İkinci Cinsiyet adlı denemesinin yayınlanmasından beş yıl sonra yazmaya başladı. Romanda, kendisini bir kadın olarak özgürleşmeye ve toplumun dayattığı prangaları reddetmeye teşvik eden isyankâr bir genç kız olan Zaza lakaplı Elisabeth Lacoin’la olan ilişkisini anlatır. Metinde gerçek isimleri kullanmaz Beauvoir: kendisi Sylvie, Zaza ise Andrée ismine bürünmüştür. İleride Zaza’yı çok etkileyecek ünlü fenomenolog Maurice Merleau-Ponty ise Pascal olarak okurun karşısına çıkar. Birinci tekil şahıs kullanarak anlatılan bu hikâye otobiyografik öğeler içeren bir kurgu olması sebebiyle otofiksiyon (Fr. Autofiction) türüne ait olarak değerlendirilebilir. Kaldı ki, romanı yayına hazırlayan ve son söz yazan Simone de Beauvoir’ın kızı Sylvie Le Bon Beauvoir, metinde anlatıcının sıklıkla kullandığı “ayrılmaz ikili” ifadesini başlığa taşırken, bu ifadenin gerçeklikle kurgu arasında bir köprü oluşturduğundan söz eder.

Ayrılmaz İkili el yazmasının ilk sayfası[iv]

Aşk ve arkadaşlık arasında

Anlatı Sylvie ile Andrée’nin bir Katolik okulu olan Adélaide Koleji’ndeki sınıflarında yan yana oturmalarıyla başlar. Henüz ilk karşılaşmalarında kendine özgüveni ve hızlı ama açık konuşma şekline şaşıran anlatıcı tarafından yan sırasında oturan kız küstah değil ama kendine fazla özgüvenli olarak değerlendirilir. Okulun en başarılı öğrencisi olan Sylvie için belki de ilk defa rakip olarak görebileceği seviyede bir öğrencidir Andrée. İkisinin de 9 yaşında olduğu çocukluk çağında başlayan arkadaşlıklarının başında, Sylvie diğer çocuklarla arkadaşlıklarından sıkıldığını ama Andrée’nin kendisini hep güldürdüğünü ve bu yüzden onu çok ilgi çekici bulduğunu okurla paylaşır.

Arkadaşlıkları ilerledikçe Sylvie için başarısı ve yetenekleri bir kenara, Andrée’nin kimseye benzemeyen, kendine özgü farklı kişiliği onu büyüleyen öğedir. Sınıf arkadaşı ve rakip gibi rolleri unutturan bu büyü Sylvie için Andrée’yi bir hayat arkadaşı konumuna getirir: aynı kendi anne babasının akşamları ettikleri sohbetleri gibi iki kız da sohbetler etmekte ve birbirlerine değer vermektedirler. Üstelik anlatıcının bakış açısından Andrée hayranlık uyandıran bir kızdır; ileride romanlarda anlatılacak harika çocuklardan biri diye düşünür.[v] Sylvie’nin hayranlığı sadece kişisel düzeyde kalmaz; ailesinin Andrée’ye büyüklere özgü bazı görevler verilmesi, ya da Sylvie’nin hiç deneyimleyemediği kadar özgür bir aile atmosferinde yaşadığını gözlemlemesi, annesiyle kızının ilişkisinin ödevler üzerinden değil ancak sevgi üzerinden kurulmuş olması bir yandan Andrée’ye saygısını ve hayranlığını artırırken bir yandan da kıskançlık hatta haset duygusunu da tatmasına sebep olur. Sylvie’ye göre Andrée tam bir özgürlük ortamında yaşamaktadır: öyle ya, okula bile kendi gidip geliyordur. Ama bu bakış açısının nasıl da tersine döndüğünü anlatı boyunca kademe kademe görecektir okur.

Tam bir okul senesini yakın arkadaşlar olarak geçiren iki kız yazın ayrılırlar. Okullar yeniden açıldığında ve çocuklar 10 yaşına geldiğinde ise, Andrée birkaç hafta geç başlar. Onsuz geçen bu kısa sürede Sylvie arkadaşı için duygularının ne denli yoğun olduğunu “onsuz yaşamak, yaşamak değildi artık”[vi]diyerek keşfeder. Okulda “ayrılmaz ikili” olarak anılmaları da bu keşiften sonraki aylara denk gelir. Sylvie için Andrée vazgeçilmezdir ancak onun hislerinin bu denli güçlü olmadığının da farkındadır: “Hayır, Andrée için arkadaşlığımız benim için olduğu kadar önemli değildi, ama ona öylesine hayrandım ki buna üzülemiyordum bile.” [vii]

İlerleyen dönemlerdeki mektuplaşmalar sırasında Andrée’nin Sylvie kadar yazışmaya önem vermemesini, ailesiyle olduğu kadar arkadaşıyla yakın olmadığını ve kendi mesafesini hep koruduğunu gözlemleyen Sylvie en sonunda hislerinin karşılıklı olmadığını ya da en azından fark edilmediğini “ona duyduğum hislerin kesinlikle farkında olmadığını yeni anlamıştım”[viii] diyerek açıklıkla aktarır. Karşılıksız bir aşk söylemi kuran anlatıcı kendi hislerini betimlerken “büyülenmek”, “hayranlık”, “saygı” gibi sözcükler kullanırken Andrée’nin kendine karşı tavırlarını betimlerken “mesafeli” ve “melankolik” sözcüklerini kullanır. Bu sözcük alanları da bizi yine karşılıksız aşk ya da platonik aşk diyebileceğimiz tek taraflı bir aşk dinamiğine götürür. İki kız arasındaki yoğun arkadaşlık ilişkisini aşk olarak tanımlamak için de yine anlatıcının sözlerinden yola çıktığımızı bu noktada belirtmek gerekir. Andrée’nin ablası ve arkadaşları olan genç kızlar aralarında oğlanlara karşı olan hisleri konuşurken anlatıcı bu duyguları şaşkınlıkla dinler ve kendi hislerini tartarken Andrée’ye bakarak içinden “benim hissettiğim tek aşk, ona duyduğumdu”[ix] der.

Elisabeth Lacoin (solda) ve Simone de Beauvoir, 1925 yılında.[x]

Özgür ama tutsak özneler

Genç kızlar 13 yaşlarındayken yaz tatili sırasında Andrée’nin annesi Sylvie’yi yazlık evlerine davet eder. Bu davetten çok hoşnut olan Sylvie oraya vardığında davet edilmesinin ardındaki gerçek sebebi öğrenir ve bu durum karşısında dili tutulur adeta: Andrée’nin Bernard adlı bir gençle ilişkisi vardır ve bu ilişki iki gencin aileleri tarafından da onaylanmamaktadır. Sylvie’nin buradaki rolü de arkadaşını bu durumun yanlışlığı konusunda ikna etmektir. O yaz Gallard’ların yazlık evinde epey vakit geçiren Sylvie, Andrée’nin aslında sandığı gibi özgür olmadığını “adeta çıkışları titizlikle tutulmuş bu hapishane”[xi] diye betimlediği bu eve adım atmaz anlar. Geniş bir ailenin hep birlikte yazları geçirdiği bu ev gerçekten de Andrée’nin yaşamındaki dönüm noktalarının uzamı olacaktır ileride.

Bu evin mutfağında, o yaz Sylvie duygularını Andrée’ye “Siz bunu hiç bilmediniz: Ama tanıştığımız günden itibaren varım yoğum siz olmuştunuz”[xii] diyerek itiraf eder. Karşılığında arkadaşının diğer her olaya özgü kayıtsız tavrıyla karşılaşan anlatıcı bir süre bu durum karşısında hayal kırıklığına uğrar. Ertesi sabah kalktıklarında arkadaşlıkları kaldığı yerden, bu aşk itirafı aralarında hiç gerçekleşmemiş gibi devam eder. Sylvie o geceden sonra Andrée ile daha az ilgilenmeye ve dünyanın kalanına ve kendine de yer ve zaman ayırmaya karar verir. Aralarındaki arkadaşlık iki genç kız için de her zaman çok kıymetlidir ancak anlatıcı için artık her şey ondan ibaret değildir.[xiii] Sorbonne’daki eğitimi sırasında tanıştığı Sartre ve diğer arkadaşlıkları onu yazar ve felsefeci Simone de Beauvoir olmaya doğru hızla ilerletiyordur.

Bu noktada özgürlük kavramına geri döndüğümüzde iki genç kız arasında açılan mesafenin de özgürlük kavramıyla ne denli ilişkili olduğunu belirtmek gerekir. Andrée’ye ailesi Sorbonne’da eğitim görmesi için izin verir ancak bu evlenene kadar geçirilecek bir zaman olarak görülür aile tarafından. Oysa Sylvie öğretmen olmak üzere aynı sıralarda eğitim almaktadır. Sylvie’nin önünde sonsuz olasılıklarla dolu özgür bir yaşam uzanıyorken Andrée’nin önünde ailesinin onaylayacağı bir evlilik seçeneğinden başka bir gelecek yoktur.

Anlatıcının çocukken, ailesinin kuralsız yaşamından dolayı gıptayla baktığı özgür Andrée şimdi tam bir tutsaklık öznesi olarak karşısında durmaktadır. Kendisi ise ailesinin katı kurallarından sıyrılmış, kendine istediği geleceği çizebilmiş ve bu yolda emin adımlarla ilerleyen özgür ve bağımsız bir genç kadına dönüşmüştür. Yaşam anlatılarından, edebiyat ve felsefe tarihinden biz bugün biliyoruz ki Simone de Beauvoir kadın hareketlerinin kökenine itici güç olarak özgürlük ve bağımsızlık kavramlarını yerleştirmiş ve kendisi de diğer tüm kadınlara bu konuda örnek teşkil etmiştir. Dolayısıyla küçükken özenerek hasetle baktığı bu yaşam şeklinin özgürlükle hiç ilgisi olmadığının, aslında özgürlüğü kendi elleri arasında tuttuğunun da farkına varır.

Sona yaklaşırken

Sonraki yıllarda Andrée ablası Malou’nun nişanı için hazırlanırken sıranın kendisine geldiğini bildiğinden canı çok sıkılır, Sylvie’nin Sorbonne’daki sınıf arkadaşı Pascal adlı gençle olan ilişkisini annesine bu evde açıklar. Ancak Pascal yaşlı babasını ve ablasını üzmemek adına bu romantik ilişkiyi ailesine açmamakta ısrar eder. Hem ailesi tarafından Pascal’ın onaylanmaması yüzünden, hem de ailesini üzmemek için nişanlanmak istemeyen sevgilisi Pascal tarafından mutsuz edilen Andrée için yazlık ev bir kez daha bir hapishaneye dönüşür. Sürekli bir işe koşulan, yemeden içmeden kesilen ve yavaş yavaş hem bedensel sağlığını hem de ruhsal dengesini kaybetmeye başlayan genç kız bu hapishanede bir an olsun dinlenebilmek için ayağını baltayla yaralar. Sadece Sylvie’nin gerçek motifini anladığı bu öz yıkım hareketinin gerçekleştiği yazlık ev genç kızın son hapishanesi olacaktır. Kendisini Pascal’dan uzaklaşsın diye İngiltere’ye gönderme planları yapan ailesi de bu kararı mantıklı bulan ve kendisinden 2 sene ayrı kalmayı göze alan sevgilisi de Andrée’nin ne denli büyük acılar çektiğini görmezler.

Sylvie her ne kadar herkese durumu anlatmaya çalışsa da başarılı olamaz. Tek düşündüğü aslında arkadaşı Andrée’nin iyiliğidir ancak onun ne kadar kötü olduğunu ve son beş yıldır sürekli ölümü düşündüğünü kimseye inandıramaz. Kendisi gibi özgürlük ve başkaldırı kavramlarına sıkı sıkıya bağlı Andrée’yi çevresindeki herkes, -Sylvie hariç- akıl almaz bir şekilde toplumsal görevlerin kurbanı haline getirmiştir. Baş ağrılarının rahat vermediği Andrée “Tanrı dahil herkes bana karşı” diyerek derin bir umutsuzluk ve mutsuzluğun pençesindeyken viral ensefali tanısıyla hastaneye yatırılır. Zaten madden ve manen çökmüş olan genç kız bu güçlü hastalıkla uzun süre savaşamayarak hayata gözlerini yumar. Öldüğünde yanında ailesi ve Pascal vardır, Sylvie tüm olanları sonrasında Pascal’den dinler. Sona yaklaşırken Andrée sürekli aynı şeyleri sayıklamıştır: “Pascal’ı, Sylvie’yi, kemanımı istiyorum, bir de şampanya”[xiv].

Sylvie arkadaşını son kez cenaze merasimi sırasında şapelde beyaz çiçekler arsında uzanırken görür. Bu beyazlık, bu zorlama masumiyet ve bağlılık illüzyonu aslında Andrée’yi öldüren, onun nefesini kesen şeyin ta kendisidir. Bembeyaz çiçekler üzerine Andrée’nin en sevdiği çiçek olan 3 adet kırmızı gül bırakır. Beyazların ortasında göze batan, düzeni bozan, alışılmadık 3 kırmızı gül genç kızların arasındaki son söz olur.

Simone de Beauvoir 1971 yılında Paris’te.[xv]

Ancak yine de yazar Simone de Beauvoir’ın arkadaşı ve belki de ilk aşkı Zaza için sözü bitmemiştir. Ayrılmaz İkili anlatısı Zaza’nın ilk ortaya çıkışı değildir; Bir Genç Kızın Anıları adlı otobiyografik anlatısında geniş yer verdiği Zaza’yla ilişkisinin ve kitabın sonunu şu cümlelerle getirir: “Önümüze serilmiş, o isyan ettirici yazgıya karşı ikimiz birlikte savaşmıştık. Ve uzun bir süre, kendi özgürlüğümün karşılığını onun ölümüyle ödediğime inandım.”[xvi]Zaza’nınölümü üzerine derin düşüncelerini bu yapıtta sıklıkla değerlendiren Beauvoir’ın Ayrılmaz İkili anlatısının başına iliştirdiği ve Zaza’ya yazdığı ithaf metni de bu düşüncelerin devamı gibi okunabilir: “Bu öyküyü size ithaf etmem gerekiyordu: Ama biliyorum artık hiçbir yerde değilsiniz, sizinle bu edebi kurgu aracılığıyla konuşuyorum. Üstelik gerçek anlamıyla sizin hikayeniz değil bu, sadece bizden esinlenen bir hikâye. Siz Andrée değilsiniz, ben de kendi adıma konuşan o Sylvie değilim.”[xvii]

Yaşam öyküsünü yazdığı yapıtlarının önsözlerinde Beauvoir bu işe girişmenin başlıca motivasyonlarından biri olarak “siyah beyaz bir ölümsüzlük” ifadesini kullanır. Yaşam biter ancak hikayelerde anlatılanlar, dile yansımış, cümlelere dökülmüş olanlar bir nevi ölümsüzlük kazanırlar yazara göre. Ayrılmaz İkili de her ne kadar kurgu ve gerçek arasında salınan bir anlatı olsa da gerçekliğinin ve yaşanmışlığının kesinliği açıktır. O yüzden diyebiliriz ki Beauvoir bu anlatıyla arkadaşı Zaza’yı ve ona olan bağlılığını, derin hislerini hiç yok olmasınlar diye, hep var olabilsinler diye sayfalara işlemiştir. Atwood’un da dediği gibi zamanlar üstü bir anlatı olarak Ayrılmaz İkili yazılmasından 66 yıl sonra okurla buluşarak çok iyi bildiğimiz Beauvoir evrenine yeni bir soluk getirir.


[i] Beauvoir. S.d. (2023). Ayrılmaz İkili. (Çev. Ayça Sezen). Can Sanat Yayınları. İstanbul.

[ii] Beauvoir. S.d (2020). Les Inséparables. Editions de L’Herne. Paris.

[iii] Beauvoir. S.d. (2023). Ayrılmaz İkili. s. 13.

[iv] https://www.lefigaro.fr/livres/les-inseparables-un-roman-inedit-de-simone-de-beauvoir-va-sortir-a-l-automne-20200511

[v] A. e. ss. 25-26.

[vi] A. e. s. 29.

[vii] A. e. s. 31.

[viii] A. e. s. 34.

[ix] A. e. s. 39.

[x] https://www.lefigaro.fr/livres/les-inseparables-un-roman-inedit-de-simone-de-beauvoir-va-sortir-a-l-automne-20200511

[xi] A. e. s. 46.

[xii] A. e. s. 57.

[xiii] A. e. s. 70.

[xiv] A. e. s. 117.

[xv] https://ici.radio-canada.ca/nouvelle/1739298/roman-inedit-simone-beauvoir-inseparables

[xvi] Beauvoir. S.d. (2006) Bir Genç Kızın Anıları. (Çev. Seçkin Selvi) Payel Yayınları. İstanbul. s. 409

[xvii] Beauvoir. S.d. (2023). Ayrılmaz İkili. s. 15