Selim İleri Ve ‘Gramofon İğnesi’

Serdar Soydan

31 Ocak 1995 tarihinde Cumhuriyet gazetesi, ilk sayfasında Selim İleri’nin yazar kadrosuna katıldığını duyurur. İleri’nin köşe yazıları her salı ‘Yazı Odası’ başlığı altında yayınlanacaktır.

Selim İleri on yılı aşkın bir süre düzenli olarak Cumhuriyet’te yazar.  Her hafta olmasa da ekseri Salı günleri edebiyatımızın dününü ve gününü anlatır durur. Fakat Cumhuriyet’te sadece ‘Yazı Odası’ yazıları çıkmaz. Farklı günler, farklı bir iki başlık altında da yazar İleri. Mesela ‘Kitap Tırtılı’nda ‘yeni çıkan’ yahut ‘mevcudu bulunmayan’ kitaplardan, unutulmuş dergilerden bahseder, alıntılar yapar. ‘Gramofon İğnesi’ de Selim İleri’nin Cumhuriyet’teki dizi yazılarından bir diğerinin ismi.  

‘Gramofon İğnesi’, 16 Mart 1995-31 Ekim 1996 tarihleri arasında on beş günde bir yayımlanan söyleşi ve yazılardan oluşuyor. Selim İleri’nin aynı yıl yayımlanacak, ‘Geçmiş ve Geri Gelmeyecek Zamanlar’ dizisinin ikinci kitabının ismi de gramofonlu: Gramofon Hâlâ Çalıyor. Demek gramofon imgesi meşgul ediyormuş o yıllarda yazarı.  Gramofon plaklara kaydedilen sesleri insanlara nasıl duyurursa Selim İleri de bu başlık altında yine insanların seslerini duyurmuş.

‘Gramofon İğnesi’ köşesinde şu isimlerle söyleşiler yapmış:

16 Mart 1995 – Peride Celal

27 Nisan 1995 – Nezihe Araz

11 Mayıs 1995 – Türkan Şoray

25 Mayıs 1995 – Nihal Yeğinobalı

8 Haziran 1995 – Yıldız Kenter

22 Haziran 1995 – Ahmet Oktay

20 Temmuz 1995 – Halit Refiğ

28 Eylül 1995 – Zeliha Berksoy

12 Ekim 1995 – Filiz Ali’nin Acıya Tanıklığı

26 Ekim 1995 – Cahit Uçuk’la 60 Yıl

21 Aralık 1995 – Çolpan İlhan

8 Ağustos 1996 – Doğan Hızlan

22 Ağustos 1996 – Ahmet Cemal

3 Ekim 1996 – Feride Çiçekoğlu

17 Ekim 1996 – Hulki Aktunç

Bu 15 söyleşiden 10’unun kadınlarla yapıldığına dikkat çekerek başlayayım, hatta buradan da devam edeyim, bu söyleşilerden örnekler vereyim bu yazıda.

Çünkü edebiyat tarihinin yok sayılan, geri planda bırakılan, sesine kulak verilmeyen kadınlarının seslerini yükseltmiş “gramofon iğnesi”. Cahit Uçuk, Nezihe Araz ve Nihal Yeğinobalı gibi az sayıda söyleşisine rast geldiğim yazar ve çevirmenlerin çok değerli söyleşileri bunlar. Yarın bir gün onların hayatları, kariyerleri hakkında yazacakların, yazmak isteyeceklerin mutlaka başvurması gereken kaynaklar. 

Peride Celal, “Sekseninde, Çok Genç” başlıklı söyleşisinde İstanbul’a gelip yazar olduğu süreci o süreçte yaşadıklarını anlatıyor.

“… Anadolu’dan annemleri bırakıp İstanbul’a kaçtım. Düpedüz kaçmaktı. Anadolu’da kalsaydım evlendirilecektim, çoluğa çocuğa karışacaktım. Üvey babamla annemin istedikleri buydu. Çevreleri de olduğu için böyle bir düzen çarçabuk kurulacaktı.

İstanbul’a gelince teyzemlere, anneannemin yanına sığındım. Sığındım. O bir sığıntılıktı çünkü. Her sofraya oturuşumda yenilen yemeğe nasıl katkıda bulunacağımı düşünürdüm.

Zaten çok geçmeden çalışma hayatına atıldım. Bunalımlı, sıkıntılı yıllardı. Dikkat ediyorsanız, öykülerimde olsun, romanlarımda olsun bütün insanlarım aşağı yukarı mutsuz. Karanlık. Aydınlık yok. Şimdi düşünüyorum da… Bunda o günlerin derin etkisi olmalı.

Yazın hayatına girdikten sonra büyük güçlüklerle karşılaştım. Babıali’nin o zamanki halini siz bilemezsiniz… Özellikle kadın yazar için korkunçtu. Yazdığınız eser değil, kitabınız değil, sizinle ilgilenilirdi. O yıllarda bir kuyuydu bu. Kapıdan girdiğiniz zaman hemen sizin kadınlığınıza, güzelseniz güzelliğinize bakan gözlerle karşılaşırdınız.

Ben de bunlara çok içerleyen bir insandım, çünkü yazıdan başka bir şey düşünmüyordum.”

Peride Celal takip ettiğim, söyleşilerini toparladığım bir yazar ve edebiyat dünyasındaki kadını nesneleştiren, mevzun bacaklara yahut latif bir çehreye indirgeyen bu yaklaşımı en açık ve sert bu röportajında anlatmış.

Nezihe Araz “Bir Umut Mutlaka Var” başlıklı söyleşide, annesinden tevarüs eden kendi yazar olma sürecini anlatırken sanki Peride Celal’in anlattıklarını yankılıyor.

“Bir de annem o günkü deyişle ‘muharrire’ olmayı çok istemiş. Erken yasta evlendirmişler, o heves sönmemiş. İlk cumhuriyet balolarından birinde, Mustafa Kemal, annemle yan yana oturan Ağaoğlu Ahmet Bey’in hanımına kızlarını sormuş, o da birinin İsviçre’de doktorasını tamamladığını ötekinin avukat olduğunu söylemiş. Annem bebek bekliyormuş, içinden ‘İnşallah kız doğar. muharrire olur, Mustafa Kemal Paşa sorarsa söylerim,’ diyormuş. Bu masal bana hep söylendi. O zamanlar bu soy masalların, temennilerin bambaşka anlamları, mesuliyetleri olurdu. Annem gerçekten beni çok teşvik etti…”

Kendisini gerçekleştirememiş, ‘muharrire’ olamamış, bu hayalini kızına miras bırakmak, onu bir muharrire yapmak isteyen kadınlar…

Nihal Yeğinobalı’nın söyleşisinin başlığı çok güzel. “Ekmeğimi Mürekkepten Çıkardım…” Gramofon gibi mürekkebe batırılıp yazı yazılan kalemler de hayatlarımızdan çıktı. Artık belki çok azımızın temas ettiği, gitgide tedavülden kalkan basılı gazete ve dergilere dokundukça ellerimizi boyayan matbaa mürekkepleriyle ünsiyetimiz var sadece.

Nihal Yeğinobalı, bu söyleşisinde, ‘Vincent Ewing’ olan takma adına dair bir öyküsünü ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Gazetecilik ve yayıncılık tarihine geçebilecek ilginçlikte bir öykü bu.

“Bu arada tabii kendi yazıcılık, yaratıcılık çabanıza biraz hainlik ettiniz. Mazi Kalbimde Bir Yaradır dışında kendi adınızla roman yayımlamadınız. Tabii, çeviri roman gibi yazdığınız Genç Kızlar’ın öyküsüne birazdan değineceğiz.”

“Ben mi hainlik ettim? Şimdi… Dolaşık bir hikâye olacak ama anlatacağım: Eşim Amerikalıydı, uzun zaman Amerika’da yaşadım. Ama arada bir Türkiye’ye gelirdim. 60’lı yılların başında Türkiye’ye gelmiştim. Eşimle aramda bazı problemler vardı, zaten sonunda ayrıldık. O zamanlar Vatan gazetesinin başında Ahmet Emin Yalman vardı. Naim Tirali yazı işleri müdürüydü. Bir gün sokakta karşılaştık, ‘Vatan’a bir tefrika roman yazsana,’ dedi. Oturdum ben de Eflatun Kız diye bir roman yazdım. Yankı yarattı, o zaman Kalamış’ta otururdum, Kadıköy vapurunda. erkekler dahil birçok kişinin tefrikayı okuduğunu gördükçe çok sevinirdim. Bir-iki yayınevi ‘Biz bu romanı basalım,’ dedi, fakat o sırada kocamla barışıp yine Amerika’ya döndüm. Aradan iki-üç yıl geçti, ben temelli koptum Amerika’dan. İki çocuğumu alıp geldim. Yeniden geçim mücadelesi… Eflatun Kız’ı bastırmak istedim, gel gelelim o eski yankı dağılıp gitmiş. Nihal Yeğinobalı adını bir yazar, romancı olarak kimse çekici bulmadı. İlle ‘Çeviri yap,’ dendi. O sırada ilginç bir öneri geldi, ‘Genç Kızlar’ basılmış, beğenilmişti. Dediler ki: ‘Sen niye bu Eflatun Kız’ı, Genç Kızlar’ın yazarı Vincent Ewing imzasıyla yayımlamıyorsun ve eser neden Amerika’da geçmiyor?’ Ancak öyle basacaklarını anlayınca oturdum Eflatun Kız’ı Amerika’da geçen bir hikâye gibi yeniden yazdım.”

“Bu size acı vermedi mi?”

“Başka çarem yoktu. İşin tuhafı, roman ilgi topladı. Ben sonra, seneler geçip Mazi Kalbimde Bir Yaradır’ı yazınca ‘Eflatun Kız’dan bazı bölümleri kendi adımla yayımlayacağım romana aldım. Bazı okurlar, mektup yazdılar, ‘Vincent Ewing’in eserinden çalmanız hiç hoş değil,’ dediler. Bu da benim romancılığımın acı ve komik anısıdır.”

“Cahit Uçuk’la Altmış Yıl” başlıklı röportajında yorgun, kırgın bir Cahit Uçuk var. Dışlanmış, görmezden gerilmiş, bazen hemcinsleri tarafından da hakir görülmüş bir ‘muharrire’. Bebek’teki Boğaz manzaralı salonunda ağırlıyor Selim İleri’yi. Hep merak ettiğim imzalardan biri Cahit Uçuk. Kariyerinin neredeyse başında bir yayınevi kurarak, kendi kitaplarını kendisi basan bir yazar. Ve belki de bu yüzden ana akımdan, popüler olandan uzak düşmüş. Büyük yayınevleriyle çalışmayınca unutulmuş, unutturulmuş. Günümüzde yayınevi olan, tüm kitaplarını oradan bastıran yazar var mı Aziz Nesin, Burhan Cahit, Cahit Uçuk gibi?

Cahit Uçuk matbuatın değişimini vurguluyor.

“Şimdi düşünüyorum da, gazetelerde her gün edebi yazılar yayınlanırdı. O hikâyeli dergiler, tefrikalı gazeteler ne güzeldi! Edebiyat gündelik hayatın içindeydi. Hayatın bir parçasıydı. İnsanlar tefrika romansız bir gazete düşünemezlerdi. Bugün bunların hepsi yok oldu. Hatta yok edildi. Bilemeyeceğiniz kadar çok üzülüyorum. İnsanların bu kadar maddi oluşları… Duygulardan bu kadar uzak yaşayışları hakikaten çok üzücü. Ayrıca kültür azlığı buradan geliyor. İlan, para kazanmak, kupon… Bunlar mı olmalıydı basının hedefi! Edebiyata, fikir yazısına yer vermek galiba artık bir hayal oldu. Düşünün, daha dün. tefrika roman gazeteye tiraj kazandırırdı. Şimdi tencere tava için gazete alınıyor.”

*

‘Gramofon İğnesi’ sadece söyleşilerden ibaret değil. Nahid Sırrı, Samet Ağaoğlu, Mahmut Yesari, Edip Cansever, Halit Ziya, Haldun Taner, Memduh Şevket, Hüseyin Rahmi, Ahmet Hamdi… Pek çok yazar, sanatkârın seslerini, isimlerini yad etmiş, terennüm etmiş ‘Gramofon İğnesi’.  

Selim İleri’nin gazete ve dergilerde yayınlanan belki bini aşkın… Belki değil, ufak bir hesap yaptım da, mutlaka bini aşkın yazısı içinde halen keşfedilmeyi, derlenmeyi bekleyen nicesi var. Mesela ağırlıklı olarak Milliyet ve Cumhuriyet’te yer alan Hüseyin Rahmi okumaları, analizleri… Bunlar bile başlı başına bir cilt oluşturur.

Ve son olarak… Söyleşileri. ‘Gramofon İğnesi’ başlığı altında yayınlananların dört beş katı kadar söyleşisi de derlenmeyi bekliyor. Sanat Olayı, Yeni Gazete, Milliyet, Hürriyet Gösteri ve daha pek çok yayında, dağınık bir halde bekliyorlar.