“Projenin ortaya koyduğu en önemli bulgulardan biri de kanon dışı kalmış çok sayıda romanın bulunmasıydı.”

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Koç Üniversitesi Yayınları’nın (KÜY) uzun süredir devam ettirdiği bir proje olan “Tefrika Dizisi” ile Türk edebiyatında bir döneme damgasını vuran tefrika romanları ve yazarları gün yüzüne çıkarıyorsunuz. Bu dizinin kendi içerisinde daha da geriye uzanan bir hikâyesi var. Öncelikle dizinin nasıl doğduğunu bizimle paylaşabilir misiniz?

Ali Serdar: Tefrika roman projesinin temellerini Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’ndeki doktora çalışmalarımıza kadar geri götürmek mümkün. Süha Oğuzertem hocamızın açtığı Yaşar Kemal semineri kapsamında İnce Memed’in tefrikalarını ararken, bu türün başlı başına bir araştırma alanı olduğunu da fark ettik. Zaten Türk edebiyatı tarihlerine bakıldığında bizim kanonik dediğimiz metinlerin neredeyse tamamının ilk önce tefrika olarak basıldığı görülür. Ahmet Mithat’tan Halit Ziya’ya, Yakup Kadri’den Peyami Safa’ya, Yaşar Kemal’den Ahmet Hamdi Tanpınar’a kadar kanonik yazarların çoğunu buraya ekleyebiliriz. Bu fikri bir projeye dönüştürerek TÜBİTAK’a başvururken, tefrika romanlara ilişkin kapsamlı bir çalışmanın yapılmadığını da fark ettik. 1928 öncesi dönemi kapsayacak böyle bir çalışma hem Osmanlı/Türk romanının bütünsel bir kaydının tutulmasını hem de bir “varsayım” olarak bilinmeyen roman ve romancıların ortaya çıkarılmasını sağlayacaktı. 2014-2017 yılları arasında üç yıl boyunca proje ekibi özverili bir çalışma yürüttü ve 1928’e kadar Arap alfabesiyle basılmış 302 Osmanlıca süreli yayını taradık ve 571 telif tefrika roman bulduk. Bu romanların dijital kopyaları alındı ve dijital bir arşiv oluşturuldu. Bu romanlara Özyeğin Üniversitesi Kütüphanesi’nin e-research alanından erişilebiliyor:

(http://eresearch.ozyegin.edu.tr/xmlui/handle/10679/888).

Bulunan telif ve çeviri roman tefrikalarının kronolojik listelerine, taranan süreli yayınların formlarına, proje kapsamında yayımlanan akademik çalışmalara ve proje ekibine ilişkin bilgilere de proje web sitesinden ulaşılabilir (http://tefrikaroman.ozyegin.edu.tr). Bulunan romanlardan 231’i de daha önce edebiyat tarihlerine adı geçmeyen, “unutulmuş”, bilinmeyen romanlar. Bu romanların bir kısmının yeniden Türk edebiyatına kazandırılmasının Türk edebiyatını zenginleştireceğini, edebiyat araştırmalarına yeni imkânlar sağlayacağını düşündük ve bir proje olarak Koç Üniversitesi Yayınlarına sunduğumuzda da olumlu karşılandı. 2017 yılından itibaren bulunan romanlardan bir kısmı KÜY “Tefrika Dizisi”nden yayımlanmaya başladı. Şu ana kadar da 15 romanı günümüz okur ve araştırmacılarıyla buluşturduk.

Bu dizide kendisine yer verdiğiniz yazar ve eserlere nasıl karar veriyorsunuz? Bu konuda özellikle gözettiğiniz belirli kriterler var mı? 

Reyhan Tutumlu: Bu romanları seçerken pek çok farklı ölçütü dikkate almaya çalışıyoruz. Metinleri seçerken dikkat ettiğimiz ölçütlerden biri, Türk edebiyatının bilinen, önemli yazarlarının Latin harflerine aktarılmamış metinlerinin günümüz okurlarıyla buluşturulması ve yeniden inceleme olanağına kavuşturulmasıydı. Mehmet Rauf’un Kâbus ve Serap, Recaizade Mahmut Ekrem’in Saime, Selahattin Enis’in Orta Malı adlı romanları edebiyatımıza “yeniden” kazandırıldı. Öte yandan bazı yazarların bilinmeyen romanları da ortaya çıkarıldı: Ercüment Ekrem’in Şevketmeap, Vedat Örfi Bengü’nün Kırk Bela, Mahmut Yesari’nin Hınç adlı romanları gazete sayfalarında unutulmuş, edebiyat tarihlerinde adları anılmayan yapıtlardı. Öte yandan entelektüel kimliği bilinen, ancak romancılığı bilinmeyen Selim Nüzhet Gerçek’in Meçhul Kuvvetlere Kurban adlı polisiye romanı da 2021 yılında yayımlandı. Bunların yanı sıra yazarları hiç bilinmeyen romanların basılmasını da önemsedik. Kendisini emekli başkomiser olarak tanıtan Ziya’nın Kesik Baş Cinayeti bunlardan biri. Tefrika dizisinin en önemli özelliklerinden biri de bilinmeyen kadın yazarların yapıtlarının Türk edebiyatına yeniden kazandırılması oldu. Dizinin ilk kitabı çevirmen kimliğiyle tanınan, Halide Edip Adıvar’ın kız kardeşi Belkıs Sami Boyar’ın Aşkımı Öldürdüm romanıydı. Dizide her yıl en az bir kadın yazarın romanına yer verilmeye çalışıldı. Gazeteci kimliğiyle tanınan Behice Ziya Kollar’ın 1895 yılında tefrika edilen Pakize adlı romanının yayımlanmasıyla Türk edebiyatına bir kadın yazar daha kazandırıldı. Pakize’nin tefrika edildiği yıllar göz önünde bulundurulduğunda bu “keşfin” hem Türk edebiyatı hem de kadın çalışmaları alanlarına önemli katkı sağladığı, sağlayacağı belirtilmelidir. Fatma Fahrünnisa’nın Dilharap’la Sadiye Vefik’in Bir Günahkâr Geceden Sonra ve Muhaberat-ı Hakikiye romanları da günümüz okurlarıyla buluşturuldu.

Reyhan Tutumlu

A.S.: Bunlar dışında elbette metinlerin edebî olarak güçlü olmalarına, yazıldıkları dönemin toplumsal, kültürel yaşamına dair izler taşımalarına da dikkat ediyoruz. Sonuç olarak romanlar edebiyat tarihi kadar, Osmanlı/Türk toplumunun değişimini yansıtmaları açısından sosyal bilimlerin pek çok farklı disiplini için de önemli kaynaklar. Ben bu diziden yayımlanan her romanın bu açılardan da oldukça önemli olduklarını düşünüyorum.

Ali Serdar

Dizinin editörlüğünü birlikte üstleniyorsunuz, bununla birlikte projenin arka planında çalışan birçok isim, araştırmacı ve yazar da söz konusu. Bu anlamda “Tefrika Dizisi” ekibinden ve çalışmaların nasıl yürütüldüğünden söz edebilir misiniz?

A.S.: İlk soruda projenin bir ekip işi olduğunu belirtmiştim. Editörlük süreci de benzer süreçleri gerektiriyor. Dolayısıyla pek çok meslektaşımızla ve yüksek lisans, doktora öğrencilerimizle birlikte çalışıyor, birlikte üretiyoruz. Bu süreçte yeni tanıştığımız ve projeye destek olan arkadaşlarımız da oldu.

R.T.: Ayrıca Koç Üniversitesi Yayınları’nda da profesyonel bir ekip bize hep destek verdi. Kapak tasarımından, tanıtıma kadar birçok konuda pek çok kişinin emeği var.

A.S.: Proje kapsamında bulunan romanlardan ilgimizi çekenleri Latin harflerine aktarıyoruz ve bunlar arasından yukarıda saydığımız ölçütlere uygun bulduklarımızı yayınevine öneriyoruz. Orada da bir elemeden geçtikten sonra redaksiyon ve sadeleştirme süreçleri başlıyor. Dolayısıyla kitaplar yayımlanana kadar birkaç aşamadan geçiyor.

Dizinin öne çıkan yanlarından birisi de her eserin orijinal ve sadeleştirilmiş versiyonlarının aynı anda okurla buluşturulması. Bu şekilde her tür okuyucu kitlesine ulaşmak mümkün. Peki dizinin seslendiği hedef kitlesi üzerine ne söylersiniz? “Tefrika Dizisi”, araştırmacı, akademisyen ve okurlara nasıl sesleniyor?

R.T.: 1928 öncesi yayımlanan romanların özgün metinleri özellikle edebiyat ve sosyal bilimler araştırmacıları açısından önemli. Öte yandan, bu özgün metinlerin günümüz okurları tarafından anlaşılması da hayli zor. Dolayısıyla dizinin her iki kesime de hitap edebilmesi için romanların orijinal ve sadeleştirilmiş versiyonlarının bir arada basılmasını tercih ettik. Dipnot ya da köşeli parantez kullanılarak sunulan romanlar da var, ancak bu yöntemler okumayı güçleştiriyor.

A.S.: Reyhan bahsetti ama iki metnin bir arada basılması kitabın hem “profesyonel” araştırmacılara hem de günümüz okuruna ulaşmasını sağlıyor. Ayrıca tefrika formunu koruduğumuz için dileyen okur Latin harflerine aktarılmış metinle yola çıkabilir ve takıldığı, anlamadığı yerlerde kolayca sadeleştirilmiş metne giderek bizim önerdiğimiz çeviriyi okuyabilir.

Bu dizi kapsamında okurla buluşan her yazar ve kitap, aslında kanon dışında da bir edebiyatın olduğuna işaret ediyor. Siz bu yazarları Türk edebiyatı bağlamında nasıl konumlandırırsınız?

A.S.: Bence projenin ortaya koyduğu en önemli bulgulardan biri de kanon dışı kalmış çok sayıda romanın bulunmasıydı. Diziye yazdığımız önsözde bu romanlardan bazılarının bilinçli olarak kanon dışına itildiğini, bazılarının “popüler” oldukları ya da “edebî” bulunmadıkları için önemsenmediğini, bazılarının da nedensizce edebiyat tarihçilerinin gözünden kaçtığını belirtiyoruz. Aslına bakılırsa romanlar yayımlandıkça bu gerekçeler daha görünür hâle geliyor. Kanon oluşumunun dışlamaya dayalı mekanizmalar ürettiğini, edebiyat araştırmacılarının siyasi, ahlaki tutumlarının roman seçimlerine yansıdığını rahatlıkla söyleyebilirim. Geldiğimiz noktada ben bu proje sayesinde belirli bir dönemdeki “edebî üretime”— ki bu tam da Osmanlı/Türk romanının doğuş ve gelişim dönemidir— daha bütünsel bir yöntemle yaklaşabilme olanağı bulduğumuzu düşünüyorum. Yani bize ortaokulda, lisede ve hatta üniversitelerde öğretilen Türk edebiyatının, romanının ötesinde bir edebiyattan ve romandan söz edebiliriz.

Bu dizinin en önemli yanlarından birisi de yayımlanan eserlerin birçoğunun bugüne kadar “unutulmuş” olması ve ilk kez Latin harflerine aktarılması. Öyle ki bu eserlerin birçoğunun tefrika hâlinde gazete ve mecmualarda kaderine terk edildiklerini söylemek de mümkün. Bu çerçevede, söz konusu bu eserler neden bugüne kadar gözden kaçtı?

R.T.: Bir önceki yanıtta belirttiğimiz gibi her bir romanın unutulma nedeni birbirinden farklı olabiliyor. Bizim görebildiğimiz kadarıyla cinselliğin anlatımı, sunum biçimi bu nedenlerden biri olarak karşımıza çıkabiliyor. Selahattin Enis’in Orta Malı ve Recaizade Mahmut Ekrem’in Saime romanlarında farklı cinsel yönelimli karakterlerin yer aldığı görülüyor örneğin. 1920 sonrası yayımlanan pek çok romanda siyasi arka planın yansıtılması ya da temsiliyeti o dönemi “millî edebiyat” olarak okuyan, ona uygun romanları tartışmayı tercih eden edebiyat tarihçileri ve araştırmacılarının beklentilerini karşılamıyor. Ancak şu bir gerçek ki bu belirlenen paradigmanın dışında kalmış ve o dönem yazmış, üretmiş pek çok romancı var. “Tefrika Dizisi”nin son iki kitabı, 1922’de tefrika edilen Selim Nüzhet Gerçek’in Meçhul Kuvvetlere Kurban ve 1928’de tefrika edilen Hikmet Şevki’nin Pembe Yuva romanları bambaşka niyetlerle yazılmış, kendilerine has kurgu dünyaları olan romanlar. Dolayısıyla tekrar eden, bilinen temaların dışında kalan bu romanlar da Türk edebiyatının bir parçası.

A.S.: Burada kadın yazarlar için ayrı bir parantez de açmak gerekiyor gibi. Kadınların yaşadıkları dönemde kamusal alana girmek için verdiği mücadelenin ardından, o dönem üretmiş ve romanlarını yayımlamayı başarmış kadın romancıların, 1928 sonrasında çoğunluğu erkek olan edebiyat araştırmacıları tarafından bir kez daha görmezden gelindiğini söyleyebiliriz. Burada elbette son dönemde feminist bir perspektifle edebiyat tarihini yeniden ele alan çalışmaları ve araştırmacıları ayrı bir yere koymak gerekiyor. Ancak bu proje kapsamında gazete, dergi sayfalarında romanları kalmış olan Belkıs Sami Boyar, Fatma Fahrünnisa, Behice Ziya Kollar, Sadiye Vefik gibi kadın yazarlar yeniden edebiyat ve Osmanlı/Türk kültür tarihine dâhil edildiler.  

Belkıs Sami Boyar’ın yazdığı ve 1926’da Son Saat gazetesinde tefrika edilen, ancak daha sonra kitap olarak basılmayan Aşkımı Öldürdüm, şimdiye kadar bilinmeyen bir kadın yazarın bilinmeyen bir romanı. Bu romanın keşfi nasıl oldu? Belkıs Sami Boyar üzerine ne söylersiniz?

R.T.: Kadın yazarların izini sürmek, kimliklerini belirlemek erkek yazarlara göre daha güç oluyor. Tarih, edebiyat gibi disiplinler daha çok erkekleri, üst sınıf, egemen erkekleri kayıt altına alıyor. Bu dizide ortaya çıkarılan kadın yazarların kimliklerini belirleyebilmek için farklı kaynaklara başvurmak gerekti.

A.S.: Aşkımı Öldürdüm, Belkıs Sami imzasıyla tefrika edilmiş. Dolayısıyla ilk olarak bu ismin kim olduğunu belirlemek gerekiyordu. Yaptığımız araştırmalarda ilk olarak Belkıs Sami’nin çevirileri olduğunu fark ettik. Daha sonra Halide Edip’in kız kardeşi olduğunu ve ressam Ali Sami Boyar’la evlendiğiniöğrendik. Halide Edip’in biyografisi, anıları, Taha Toros Arşivi’nde bulunan belgeler bu konuda netleşmemizi sağladı.

R.T.: 1926 yılında kadın bir yazar tarafından yazılan romanın baş karakteri Ferhunde’nin kişiliğinde erken dönem cumhuriyet kadınının izleri görülür. Ferhunde’nin kendi kaderine sahip çıkma çabası, kocasından boşanma kararı vermesi, erkeklere yaklaşımı, hür ve bağımsız olma arzusu onun karakterini de belirler. Daha da önemlisi romanda önemle vurguladığı yalnız kalabildiği, yazı yazabildiği “kendine ait bir oda”sının olması romanın feminist açıdan okunmasına da kapı aralar.

Selahattin Enis’in kaleme aldığı Orta Malı; Zaniyeler ve Bataklık Çiçeği eserleriyle tanınan Enis’in Son Saat gazetesinde tefrika edilen (1926) metinlerinden birisi. İmparatorlukla cumhuriyet arasında sıkışmış bir İstanbul’da zenginlerle yoksulların eşitsiz yaşamlarını güzel bir kadına yönelen arzu üzerinden anlatan bu eser üzerine ne söylersiniz? Bu romanın Selahattin Enis’in çalışmaları içerisindeki yeri nedir?

A.S.: Selahattin Enis, 1920’li yılların en üretken yazarlarından biri. Orta Malı 2017 yılında yayımlandığında Latin harflerine yalnızca Zaniyeler ve Bataklık Çiçeği aktarılmıştı. Takip edebildiğim kadarıyla şu anda diğer kitapları da Latin harflerine aktarıldı, bu çok sevindirici. Selahattin Enis’in yakın zamana kadar günümüz okurunca bilinmemesi Osmanlı/Türk romanı açısından büyük bir kayıp ve talihsizlik. Çok güçlü bir kalemi ve anlatım tarzı var. Orta Malı da en hacimli romanı. 156 tefrika sürmüş. Bir romanın bu kadar sürmüş olması, onun okunduğu, tutulduğu anlamına geliyor (bugünkü dizileri düşündüğünüzde temel mantığın değişmediği söylenebilir, tuttuysa uzat…). Ancak bu söylediğim, romanın “edebî” değerini azaltmıyor, aksine Orta Malı hem tefrika türünün tüm özelliklerini taşıyor hem dil, karakter ve olay örgüsü bakımından zengin bir anlatı hem de dönemin toplumsal yaşamına ilişkin oldukça keskin eleştirileri olan bir roman. Cinselliğin anlatımı düşünüldüğünde bugün bir gazetede tefrika edilmesinin oldukça zor olduğunu söyleyebilirim; bu da erken Cumhuriyet dönemi okurunun, basının, yazarının bugünkünden çok daha özgür olduğunu gösteriyor sanki.  

Bir Günahkâr Geceden Sonra ve Muhaberat-ı Hakikiye’de özellikle kadınlar arası dostluk ve dayanışma konusunu ele alınır ve bu dostluğun kadınları güçlendirebileceği gibi, aksinin kadınların felaketine yol açabileceği anlatılır. Sadiye Vefik, bu arkadaşlığı, sırdaşlığı, kadınların birbirini yargılamadan dinleme ihtiyacını mektup-roman biçiminde okurlara sunar. Sadiye Vefik ve bu eseri özellikle mektup-roman şeklinde kaleme alması üzerine ne söylersiniz?

R.T.: Sadiye Vefik hakkında sınırlı bilgiye sahibiz. Kadınlar Dünyası, Süs, Resimli Kitap gibi dergilerde öykü ve yazılarının yayımlandığını biliyoruz, Bir Günahkâr Geceden Sonra adlı novellası da 1922 yılında Yeni Şark gazetesinde tefrika edilmiş. Bu dizide ilk kez tefrika edilmemiş, Latin harflerine aktarılmamış bir kitaba, Muhaberat-ı Hakikiye’ye yer verildi. Günümüzde bilinmeyen bir kadın yazarın eserlerinin bir araya getirmek için böyle bir tercih yaptık.

Romanda mektup türünün kullanılması, karakterlerin iç dünyalarının ayrıntılı bir biçimde yansıtılması ve gerçekçilik etkisinin arttırılması açısından etkili bir teknik. İki yapıt da kadın karakterler arasındaki mektuplaşmalardan oluşuyor. Kadınların yaşadığı sorunları paylaşmaları, dayanışmaları, yeri geldiğinde birbirlerini eleştirmeleri ve bunu mektubun samimiyetine dayanarak yapmaları, okurun onların dünyasına daha iyi nüfuz etmelerini sağlıyor.

A.S.: Özellikle Muhaberat-ı Hakikiye’de İstibdat Dönemi’ne ve II. Meşrutiyet’e dair politik göndermeler de var. 1913 yılında yayımlanan romanın yakın geçmişe dair bu tür eleştirilerde bulunması da dikkate değerdir. Senem Timuroğlu’nun kitaba yazdığı önsözde belirttiği gibi Sadiye Vefik dönemin feminist hareketi içinde bulunmuş bir kadın ve siyasete ilişkin yorumları da olan bir kadın yazar.

Selim Nüzhet Gerçek’in 13 Kasım-7 Aralık 1922 tarihleri arasında İleri gazetesinde 24 tefrika olarak yayımlanan Meçhul Kuvvetlere Kurban, Mısır uygarlığı, meçhul kuvvetler gibi unsurlarla bir taraftan fantastiğe göz kırpar, diğer yandan esrarlı bir cinayetin çözüm sürecinin aktarılmasıyla polisiye türünün özelliklerini taşır. Selim Nüzhet Gerçek’in Ahmet Kâmil takma adıyla yayımladığı bu romanı, farklı türleri iç içe geçirmesi bağlamında nasıl bir değer taşır? Gerçek, polisiye ve fantastiği bu eserinde nasıl harmanlamıştır?

R.T: Selim Nüzhet Gerçek’in romancı kimliği pek bilinmiyor. Fransız yazar Claude Farrère’in La Maison Des Hommes Vivants eserini uyarlayarak Can Vermezler Tekkesi adıyla yayımladığı kitap dışında bu alanda yapıtı yok. Bu roman da bir uyarlama sonuçta. Merak unsurunu sonuna kadar koruyan Meçhul Kuvvetlere Kurban hem karakterleri hem de kurgusu açısından oldukça “başarılı” bir polisiye roman. Bunda Selim Nüzhet Gerçek’in Cenevre Üniversitesi’nde edebiyat eğitimi almış olmasının da payı vardır, edebî teknikleri iyi bilen bir yazarla karşı karşıyayız.

A.S.: Meçhul kuvvetler olarak antik Mısır mitolojisine ve kültürüne ait öğelerin seçilmesi romanda gizemin yaratılmasında ve atmosferin oluşturulmasında önemli rol oynar. Özellikle romana yazılan önsözün de etkisiyle okur; timsah başlı Mısır tanrısı Sobek, sfenks, mumyalar gibi etkenleri hesaba katarak cinayeti çözmeye yönlendirilir. Türk edebiyatı açısından bakıldığında 1922 yılında yazılan bir romanda böyle temaların kullanılmasının “yenilikçi” olduğu söylenebilir. Şahsen romanı bitirdiğimde İhsan Avni’nin başka maceralarının olabileceği duygusuna da kapıldım. Yani Selim Nüzhet, İhsan Avni karakterini devamlılığı olabilecek bir şekilde donatmış ve kurgulamış.

Yaşadığı döneminin tanınan gazeteci ve edebiyatçılarından olan Hikmet Şevki’nin 7 Nisan-10 Ekim 1928 tarihleri arasında Resimli Gazete’de tefrika edilen “unutulmuş” romanı Pembe Yuva, ilk kez Latin harflerine aktarılan bir diğer eser. Mekân çeşitliliği, yaşam tarzlarının sergilenişi gibi unsurlar da bu romanı erken dönem Cumhuriyet tarihi araştırmaları için önemli bir yere yerleştirir. Bu noktada, Pembe Yuva, bize erken dönem Cumhuriyet tarihi araştırmalarına dair neler söyler?

A.S.: Pembe Yuva’da Yakacık, hayli detaylı bir şekilde anlatılıyor. O dönemde bir köy olan Yakacık, aynı zamanda üst sınıftan insanların da yaşadığı ya da sayfiye olarak geldikleri bir mekân. İlk önce “pastoral” bir tarzda anlatılan bu mekân, sayfalar ilerledikçe karanlık bir geçmişin yaşandığı bir yer olarak ortaya çıkıyor. Füsun büyüdükçe Pendik, Kartal, Kandilli, Kınalıada, Moda, Şişli gibi mekânlar da romanda yer alıyor. Füsun’un ailesi ve çevresi üst sınıftan insanlar, dolayısıyla bu mekânlar da bu sınıfların “sosyalleşme” alanları çerçevesinde yansıtılıyor. Yani hep birlikte arabaya atlayıp Yakacık’tan Pendik’e yemek yemeye gidilmesi; Kınalıada’da bir paşanın her yıl ziyafet vermesi, Şişli’de yüksek sosyetenin toplantıları gibi.

Son bir soru olarak, “Tefrika Dizisi” çerçevesinde yakın dönemde hangi kitaplar okurla buluşacak?

R.T.: Romanların isimleri bizde kalsın ama bu yıl, Mayıs ve Eylül aylarında iki yeni roman yayımlamayı planlıyoruz. Her ikisi de edebiyat tarihlerinde adları geçmeyen yine oldukça ilgi çekici romanlar.