.

Halit Fahri: “Bizim yetiştirdiğimiz bizleri inkâr eden delikanlılar… Ne yapalım ki zabıta-i ahlakiye gibi bir zabıta-i edebiye yok!”

halıt-fahrı-ozansoy-son-posta-anket-soylesı

Naci Sadullah

En kuvvetli şair, romancı ve hikâyecimiz kim?

Aldığı soyadıyla şairliği, soyundan geleceklerin yedi inhisarlarına mâl eden Halit Fahri:

“Şiirde” diyor, “Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi… Romanda Reşat Nuri, Falih Rıfkı, Mahmut Yesari, Yakup Kadri ve Peyami Safa… Hikâyede de Ömer Seyfettin…”

Gülüyorum: “Ben sadece üç isim istedim ve siz saymadık ad bırakmadınız!”

O da gülüyor: “Başka çare yok. Çünkü her birinin, diğeriyle mukayese edilemeyecek kadar başka kuvvetleri var. Bu mukayeseyi yapamayınca birini diğerlerine tercih imkânı kalmıyor. Ve bu imkân kalmadığı içindir ki sorgularınıza birer isimle karşılık veremiyorum.”

Fazla ısrar etmemek mecburiyeti karşısında, bu zayıf ricat hilesine kanmış görünüyorum ve bahsi değiştirerek “Siz” diyorum, “Hececilerden sonra kim geldi, sualiyle ortalığı birbirine kattınız. Bu sorgu, şöhret ihtirasıyla yanan delikanlıların yüreklerindeki isyan dinamitini fitilledi. Şimdi aktarlarda satılan kaldırım fişekleri gibi patırdayıp duruyorlar. Bu husustaki düşüncelerinizi söyleseniz bari?”

O, “Ne düşüneceğim?” diyor, “Bütün aklı başında insanlar gibi bu zavallı megaloman çocuklara acıyorum. Hem onlarla meşgul olmak, bence, bizden ve sizden ziyade tababet-i ruhiye mütehassıslarına düşer. Çünkü onların kalemlerinin aczi, dillerinden de seziliyor. Hiçbirisi, hiçbir şeye bağlı değil. Ve hepsi de edebiyatın o durdurulamaz akışı önünde birer şöhret haramisi gibi dikilip, asıp kesmekten bahsediyorlar! Ve eserleri edebiyat tarihine kök salmış sanatkarların şöhretlerini böyle azılı naralarla boğabileceklerini vehmediyorlar.

Hem ne tuhaftır ki bu biçareler, Türkçeyi bugünkü bekaretine kavuşturan bir nesli, şiirde Yusuf Ziya’yı, Orhan Seyfi’yi, Faruk Nafiz’i ve nesirde Reşat Nuri’yi inkara yelteniyorlar.

Bu arada, bizden öncekilere de kuru sıkı bir yaylım var: Mesela haspalarım, Halit Ziya’nın ‘Mavi ve Siyah’ gibi romanlarını yazıp da neşretmeye tenezzül bile etmezlermiş. Yazdıkları şiirleri ortaya çıkarışlarına bakınca bu iddialarına hiç şaşmadım. Çünkü ancak o kafiyeleri bile bozuk hezeyanları ‘Eserim!’ diye ortaya çıkarabilecek kadar hicaptan mahrum olanlardır ki mesanelerine biriken amonyağı, ‘Mavi ve Siyah’ gibi edebî abidelerin diplerine boşaltırlar!

Ne yapalım ki ‘zabıta-i ahlakiye’ gibi, bunları kulaklarından tutacak bir ‘zabıta-i edebiye’ yok.

Onların bu kabil iddialarına göz gezdirirken kendimi, cüceler memleketinde bir Gulliver sanacağım geliyor.

Mesela içlerinden birisi ‘Eğer,’ demiş, ‘boynumuz üzerinde bir kafamız olmasaydı bile, biz, Halit Fahri kadar tiyatro ve Reşat Nuri kadar roman yazabilirdik.’

Kendi yazdıkları cümleler, bu saçmaya ne kadar güzel bir cevap teşkil ediyor. Onları okuyanlar görüyorlar ki boyunları üzerinde kafa taşımayan beyinsizler için roman yazmaya değil, iki lakırdıyı bir araya getirmeye bile imkân yoktur.

Sonra hep birden bağırıyorlar: ‘Şaheserler yaratacağız! Mucizeler göstereceğiz!’

Bu acayip naradan da anlaşılıyor ki bu biçareler, hokkabazlıkla, küfür ve inkârla yaratılacağını sandıkları şaheserlerin ancak derin duygu, derin düşünce ve bilhassa derin kültür temelleri üstüne kurulabileceğini bile bilmiyorlar.

Fransızca kitap kataloglarında gördükleri ve hocalarından işittikleri büyük garp ediplerinin isimlerini yerli yersiz, yalan yanlış kullanmayı, bilgisizliklerini gizlemeye kâfi bir marifet sanıyorlar!

Biçare Marcel Proust, zavallı Andre Gide, fakir Puşkin ve bigünah Dostoyevski bu buram buram cehalet kokan ağızlara sakız oldu.

Hâlbuki içlerinden öylelerini biliyorum ki, eğer ‘avoir’ fiilini doğru tarif edebilirlerse, önlerinde el pençe divan durmaya razıyım.

Acaba bu delikanlılar, ikide bir de isimlerini geveledikleri Rimbaudları, Baudelaireleri, yaldızlı karamela kağıtlarındaki sokak manileri gibi kolayca anlaşılır mı sanıyorlar?

Hem, farzımuhal olarak bir an için kabul edelim ki bu ağızları süt kokan dâhiler, bütün Garp edebiyatını yumuşak bir lokma gibi yalayıp yutmuşlardır. Vaziyet böyle olsa bile, bu bilgilerini davul zurnayla ilan etmekte ne mana var?

Mademki okuyorlar, mademki okuyacaklar ve mademki sonunda da o eserlerini okudukları dâhileri cüce bırakacak şaheserler yaratacaklar; bizi inkâr etmelerine ne lüzum var?

Bizi bırakıp kütüphanelere saldırsınlar. Hazır Yahya Kemal gibi bir de hoca bulmuşlar, etrafını çevirip istifadenin yollarını arasınlar.”

Fotoğraf: Son Posta gazetesi, 1936

Halit Fahri’nin dudaklarında çok ince bir istihza kıvrıldı:

“Yahya Kemal dedim de aklıma geldi. Bu gençler içinde ulusal şiiri, -tıpkı biletçinin kontrol kağıdını imzalayan tramvay espenktörü gibi- ayak üstünde karalayan bir dahi var: Behçet Kemal… Bu delikanlı; ah ulus, ah Ankara, ah köylü, ah demir ağ, ah çelik uçak, diye sözüm ona inkılap şiirleri yazar. Ve bir düzine ‘ah’ı böyle kervan gibi art arda dizince karşısında geçer. Yarattığı kâinatı seyreden Allah gibi koltuk kabartır.

Bu çocuk şimdi Yahya Kemal’in ‘Rindlerin Ölümü’ şiirini methediyor ve Sadabat kıyısındaki nedimane gazellerini alkışlıyor. Ve ne tuhaftır ki aynı delikanlı, bundan birkaç yıl önce (yani dehasının ilk inkişaf devrelerinde) Sadabat harabesini topa tutmuştu. Ve Yahya Kemal’in başlarına hoca kesilişinden sonra Lale Devri’ni gönüllerde göğe çıkarmaya çabalıyor. Hele ‘Rindlerin Ölümü’nü methedişine şaşmamak elimden gelmedi. Bu şiiri biz beğensek neyse. Çünkü güzeldir ve Divan edebiyatından süzülmüş sekiz damla, bu şiirde sekiz mısra olmuştur.

Fakat efendiciğim bu şiir tamamıyla mistik bir şeydir. Ve onda ölümü sevdiren, ahireti düşündüren bir lezzet vardır. Ulusal şairlikle, ulusal rejim sevgisiyle bu tezadı nasıl telif etmeli?

Anlaşılan bu çocuk, edebiyat sahasında hem inkılapçılığı, laikliği, cumhuriyetçiliği kimseye bırakmıyor, hem de eski saltanat devirlerinin imrentisiyle sulanan ağzını şaplatıyor. Sonra da Türk şiirinin yakasını Osmanlıcanın pençesinden kurtarmış ve rejimin davasını kendisinden çok önce şiirleştirmiş bir nesle pala sallamak istiyor. Ve ne gariptir ki bunu yaparken oturduğu dalı kestiğinin farkında bile değil.

Çünkü ulusal şiirin ilk sesi, Hececilerin yüreklerinde ve dillerinde şiirleşmişti. Ve kendisi biz Hececilere ancak bir teşekkür borçludur. Eğer iki düzgün mısra yazabilmişse, bizim verdiğimiz örneklerden ilham almıştır.”

Ayrılmaya hazırlanırken sordum:

“Onlardan birisi ‘Hececilerin eserleri nerede?’ diye soruyor. Buna ne buyrulur?”

Halit Fahri güldü:

“Eserlerimiz mi? İşte kendileri meydanlardalar ya… Ne yazık ki onlar, eserlerimiz içinde en beğenmediklerimizdir. Çünkü bizi çok fena taklit ediyorlar!”

5 Nisan 1936