Gaye Keskin
Vildan Külahlı Tanış’ın NDS 2025 kısa listesine kalan ilk kitabı Çizgide Bir Kukla’dan yaklaşık iki buçuk yıl sonra ikinci öykü kitabı Civarda Kaybolanlar, Aralık 2025’te okurlarıyla buluştu.
Vildan Külahlı Tanış, Civarda Kaybolanlar boyunca birbirinden bağımsız karakter ve konuları merkezi alsa da onlara ortak bir evren yaratır. Aynı sosyoekonomik ve sosyokültürel koşullara sahip bu mahalle insanlarını benzer muhitlerde yaşatarak, benzer yaşamların içinden geçirerek, nihayetinde kendilerinde kaybolarak kendilerini bulmalarını sağlayarak en büyük ortak paydalarını oluşturur.
Değersizlik Duygusu
Civarda Kaybolanlar’ın ana karakterlerinin birbirlerine benzedikleri bir diğer olgu, değersizlik hisleri. Öyle ki öykülerin birçoğunda ana karakterlerin her biri kendi değerlerini kendilerine veyahut etraflarındakilere gösterme telaşındalar. Bu hissi birbirinden farklı birçok biçemde ele almış Tanış. Bu yüzden kitaptaki değersizlik duygusunu biraz derinleştirmek istiyorum.
Engin Geçtan İnsan Olmak kitabındaki “Değersizlik Duygusu” bölümünde değersizliği merkeze alan eksiklik hissiyle ilgili şunları söyler: “İnsanın dünyaya gelişiyle yaşanmaya başlanan ve ömür boyu süren bu duygu evrenseldir. Çünkü doğadaki tüm varlıklar ‘eksi’ bir durumdan ‘artı’ bir duruma geçmek için sürekli çaba içindedirler.” Engin Geçtan bu hissin insanlığın evrimi için gerekli olduğunu ve varlığını yadsımamamız gerektiğini de vurgulamıştır. Elbette bize koruma kalkanı sunan tüm diğer dürtülerimiz gibi bu duyguyu da doğru oranda tutabilmemiz hayati derecede önemlidir. Peki Vildan Külahlı Tanış’ın ana karakterleri bunu ne kadar başarabilmiştir?
Kitabın ilk öyküsü “Suretler”in ana karakteri Perihan yukarıdaki sorunun net bir şekilde cevabını verir bize. Perihan, annesinin gölgesinde büyümüştür. Bu gölge o kadar uzun zamandır vardır ki deyim yerindeyse Perihan’ın varlığına yapışmıştır. Nihayetinde gölge ortadan kaybolurken, Perihan’ı var eden her şeyi de kendiyle birlikte söküp götürmüştür. Annesinin yokluğundan sonra geride kalan şey öyküdeki diğer karakterlerin de fark ettiği biçimde Perihan’ın onulmaz noksanlığıdır.
Öykü boyunca kendi gerçekliğiyle yüzleşen Perihan için tek bir yol vardır: görünmeye çabalamak. Değersizlik duygusundan kurtulmak için kendini görünür kılmaya çalışan Perihan, az evvel bahsettiğim şekilde dürtüsünü doğru oranda korumayı başaramamış, kendine biçtiği değeri başkalarının onu fark etmesiyle örtüştürmüştür. Bu da fark edilmek uğruna zaman zaman kilolarca domates almasına, kolunu sargılara sarmasına ve nihayetinde olası sonucuna varmasına yol açmıştır.
“Suretler” öyküsündeki Perihan’ın görünme isteği, “Yolun Yokuşu” öyküsünde biçim değiştirir ve ana karakter Tarık için karşıt bir çıkarıma yol alarak görünmeme isteğine dönüşür. Tarık büyük bir kayıp ve vicdan azabı yaşamaktadır. Tarık’ın Perihan’dan farklı bir yol izleyerek görünmemeye çabalamasını da bu vicdan azabının sonucu olarak verir Vildan Külahlı Tanış bize. Ancak bu da bir değersizlik duygusu olarak çıkar karşımıza. Ailesine, en yakınlarına zarar vermiş Tarık’ta ailesinin gözünde kaybettiği değeri yeniden bulamayacağının düşüncesi vardır ve bunu düşünmekte hiç de haksız değildir. Ancak her ne olursa olsun bu öyküde “Suretler” öyküsünden farklı biçimde bir zamanlar değer görmüş ancak o değeri kaybetmiş bir ana karakterimiz vardır. Bu yüzden Tarık’ın varoluşsal mücadelesi hayatı boyunca değer görmemiş Perihan’a göre görece daha kolaydır.
Değersizlik duygusu kitabın son öyküsü “Müjganlar Bilir”de de baskın bir şekilde çıkar karşımıza. Ancak buradaki “değer” motivasyonumuz az evvel bahsettiğim iki öyküden keskin şekillerde farklıdır. “Müjganlar Bilir”in ana karakteri Yıldız, kendi değerinin farkındadır, bunun karşılığını da almıştır ancak ne yazık ki zoraki çıktığı merdivenlerden kayarak düşmüştür. Belki Tarık gibi bir zamanlar sahip olduğu değeri kaybetmesi dikkatimizi çekebilir ve bu hissin bu iki karakter için ortak olduğunu düşünebiliriz ancak Yıldız’ın Tarık’tan ayrıldığı nokta, bir zamanlar sahip olduklarını geri kazanmak için mücadele etmekten çekinmeyen halidir. Bu da kitaptaki tüm diğer kadınlarda gördüğümüz güçlü kadın imgesinin zirvesi, deyim yerindeyse final sahnesidir. Yıldız bu noktada ayaklarını yere sapasağlam basar ve yıkılmaya duran gövdesini ayağa kaldırır. Perihan’ın aksine bunu en çok kendisi için yapan Yıldız’ın değersizlik hissiyle harekete geçirdiği bu davranışlarda dürtüyü ne kadar doğru oranda tuttuğu ise, tartışmaya açıktır.
Kitabın diğer öyküleri “Kesişim”, “Anlattığın Kimin Hikâyesi?”, “Herkes Hata Yapar” ve “Şaşıbeş Kirpi”de de istisnasız biçimde varlıklarını eksiden artıya geçirmeye çalışan, değerlerini ispata girişen karakterler görürüz ve zaman zaman başardıklarına zaman zaman da başaramadıklarına şahitlik ederiz.
Civarlar ve Kayıplar
Civarda Kaybolanlar’ın adı, bize asıl görmemiz gerekeni ve öyküleri bir arada tutan omurgayı fısıldar. Kaybolmuş insanların kendilerini bulma çabalarıdır okuduklarımız aynı zamanda. Ve bu insanlar, ne kendilerinden ne de etraflarındakilerden daha uzağa gidememiş; sıkıştıkları mahallelerinde, evlerinde, en çok da ailelerinin içinde yok olmaya yüz tutmuşlardır. Civar, bu noktada kitabın mekanı olarak okunabilir. Kitaptaki karakterlerin -son öykü “Müjganlar Bilir” hariç- yaşadıkları yerden uzaklaşamadıklarını görürüz. En fazla pazara, camiiye, komşularına gitmiş; aynı insanlarla birbirine benzeyen günleri kovalayıp durmuşlardır. Vildan Külahlı Tanış, karakterlerinin bir şeyleri değiştirme isteklerinin uyandığı veyahut dış bir uyaranla değiştirmek zorunda kaldıkları anlarda girer onların hayatına ve bizi istisnasız biçimde ana karakterlerin kırılmalarını okumaya çağırır.
Bu bağlam ekseninde “Keşisim” öyküsüne değinmek istiyorum. Bu öyküde paralel iki yaşam çizer bize Tanış. Salih ve Sümbül’ün bambaşka yaşamlarını okuruz. Salih’in kızkardeşi ve Sümbül’ün de yatalak bir babası vardır. Bunun dışında iki karakter de yalnızdır ve bu yalnızlığı saydamlaştırmanın yolunu farklı biçimlerde sosyal medyada bulmuşlardır. Yani kitaptaki diğer karakterler gibi onlar da bedensel olarak kendi civarlarından ayrılmamış, yalnızca zihinsel olarak bulundukları yerlerden uzaklaşmışlardır. Sosyal yaşamın yerine sosyal medyayı koyan bu iki karakterin bir araya geleceğini, Tanış öykünün adıyla yani “Kesişim”le bize fısıldar ancak beklediğimiz şekilde bir araya gelmemeleriyle de kitabın altını bir kez daha kalın harflerle çizmemizi sağlar. Salih ve Sümbül’ü ortak bir çatışmanın iki ucuna usul usul işleyen Tanış, bu çatışma ekseninde onlar için de kaybolabilecekleri tek bir yer yaratır: Civar.
Bir diğer açıdan Salih ve Sümbül’de de diğer karakterlerde gördüğümüz değersizlik hissini tüm çıplaklığıyla fark ederiz. Bunu başkalarının yaşamlarına girmeye çabalamalarından, görülmek için yazdıkları mesajlardan veyahut ceplerinden çıkardıkları paralardan anlarız. Tüm çabalarına rağmen yarattıkları şey anlık bir parıldamanın ötesine geçmez. Başka hayatların içinde bir anlığına parlayıp varolur hemen sonra kendi yalnız dünyalarına dönerler.
Kitabın bir diğer öyküsü “Herkes Hata Yapar”da ise yine evin içinde dört duvarın arasındadır karakterlerimiz. Bu kez onların dünyasını yerle yeksan edecek ve büyük bir kırılmaya neden olan olgu evin içine televizyon yoluyla girer. Ana karakterimiz televizyon karşısındadır ve az sonra hayatını değiştirecek olan gerçekliği öğrenmek üzeredir. Burada geçmiş ve an birbirine girerek geleceğe şekil vermeye çabalarlar. Pek tabii bu öyküde de karakterlerimizi diğer öykülerde olduğu gibi, yine bir yerlere giderken görmeyiz. Bedensel olarak durağanlardır. Zihinleri bir dönüşümün arifesindedir. Ve hatta “Kesişim” öyküsüyle benzer biçimde bu öyküde de yatalak bir erkek vardır.
“Herkes Hata Yapar”ın ana karakteri Şule, hafızasında geçmişin izini sürerken, onu televizyon karşısına oturtan ve yüzleşmeye çağıran gerçekliği hatırlar. Şule için geçmişteki o günler, evliliğinde ona biçilen değeri görmesi için önemlidir. Seçilmiş ya da mecbur kalınmış olan mıdır? Öykünün sonuna geldiğimizde gerçekliğin üzerindeki örtüyü kaldıran Vildan Külahlı Tanış, Şule’yle birlikte bize de bu sorunun cevabını verir.

Anneliğin ve Kadınlığın Dikenleri
Kitapta en beğendiğim iki öyküyü bu başlık altında toplamak ve ikisini birlikte ele almak istedim.
“Şaşıbeş Kirpi”, Vildan Külahlı Tanış’ın yeni anneliği merkeze aldığı bir öykü olarak çıkar karşımıza. Ana karakterimiz Esra ve küçük bebeği Ela yine evin içindedirler. Ela’nın babası Mert evden çok uzakta çalışmaktadır. Bu da Esra ve Ela’nın yalnızlık dünyasının dış etkilerle bölünmemesini ve nihayetinde anneliğin zaten zor olan o ilk evresinin görece daha zor olmasını sağlar. Ancak öykünün ana meselesi sadece bu değildir: Bir diğeri anneliğin görünmez dikenlerinin şaşıbeş kirpi ile ortaya çıkmasıdır. Vildan Külahlı Tanış, kirpi üzerinden başarılı bir diyalektik kurar bu öyküde. Kirpi sevimlidir ama aynı zamanda şaşıbeş yani kusurludur. Üstelik dikenleri de her an batmaya hazırdır. Tıpkı annelik gibi. Kirpinin gerçekten var olup olmadığının anlamlandırmasını okura bırakır Tanış, ancak bizi nihai sonuca götürecek izler bırakmayı da ihmal etmez:
“Apar topar geliyorum mutfaktan. Elimdeki köpüğü çamaşır suyu lekeli tişörtüme siliyor, Ela’yı kucağıma alıyorum. Şaşıbeş kirpi ayaklarıma dolanıyor hemen. Dikenlerini bacaklarıma sürtüyor. ‘Allah’ın cezası, çekil şuradan.’ Terliğimin ucuyla kenara itekliyorum onu. Kendini tostoparlak yapıp kanepenin altına giriyor. Şaşı gözleriyle bizi izliyor. Ela ağlasın ben de dikenlerimi batırayım diye pusuda bekliyor.”
Kirpi ilk kez, Ela’nın parkta salıncaktan düştüğü ve Esra’nın anneliğini sorguladığı anda görünmüştür ona. Kirpiyi yukarıdaki pasajdaki gibi aktif olarak gördüğümüz zamanlar, hep annelik kaygısının uç verdiği anlarda olur. Esra’nın anneliği gibi kirpinin de dikenleri her an batmaya hazırdır. Anneliğin Esra’nın bedenindeki etkisidir de bu aynı zamanda. İç sesinin dışa vurumudur. Öykünün finaline geldiğimizde de Esra’yı Ela’yla değil, kirpiyle savaşırken görürüz. Ve kirpinin sessizleşmesi ile Ela da sakinleşir. Anne ve çocuk hikâyesinde mücadele edilenin ne olduğunu örtülü biçimde burada verir bize Tanış.
Bir diğer açıdan kirpiyi Mert’in görmediğini de vurgular yazar. Bu da annelik yalnızlığının başarılı bir belirtecidir.
Esra ve Ela’nın isimlerini yazar rastgele seçmiş olabilir ama bu isimlerin bende Esra’nın sınırlarına hapsolmuş Ela imgesini yarattığını söylemeden geçemeyeceğim. Bu da anneliğin çerçevesinin zorlayıcılığını fısıldayan bir diğer ayrıntıdır. Anne, çocuğunun evrenini kendi sınırlarıyla yaratmaktadır.
Bir diğer öykü “Anlattığın Kimin Hikâyesi?”ne geldiğimizde ise “Şaşıbeş Kirpi”nin tam zıttı biçimde anneliğin yitimine tanıklık ederiz. Anlatıcının ana kahraman olmadığı bu öyküde, ölen Asım’ın ardından annesinin yasını, yasın zaman içindeki değişimini ve yas örtüsüyle kapanmış bir vicdan muhakemesini okuruz.
Civarda Kaybolanlar’ın en kapalı öykülerinden biridir “Anlattığın Kimin Hikâyesi?” Yazar bu öyküde okuruna sonsuz güvenir. Asım’ın ani ölümünün diğer insanlarda tezahürünü parça parça gösterir bize. Mahalle eşrafı için bu ani ölüm önce büyük bir üzüntüyle, sonra karanlıkla kılıflandırılacak suçlarla, daha sonra da evladını kaybeden anneyi kaderine teslime çağıran avuntu sözleriyle devam eder.
Civardakiler için böyledir elbette, peki içeridekiler için nasıldır?
Vildan Külahlı Tanış, anlatıcının babaannesi ve ölen Asım’ın annesi olan Hoca Huriye’nin hikâyelerinde anlatır gerçekleri. O güne dek onlarca hikâye anlatmış Huriye’nin dinlemediğimiz hikâyelerinin de gerçekle temasını fısıldar bize okuduklarımız. Huriye içinden çıkamadığı yasını anlatıcımıza hikâyelerle döker. Anlattıkları önce düğümlenir sonra sökülür. Bir matruşka gibi parça parça açılır bize Asım’ın ve Huriye’nin gerçekleri. Huriye anlattıkça okuru sayfalar öncesindeki şu cümlelere çağırır Vildan Külhalı Tanış ve aslında ben size her şeyi gösterdim der:
“Hem o saatte ne işi varmış elin evinin penceresinde. Gecenin bir vakti hal hatır sormaya gitmedi ya. Ne hırsızlığı kalmış ne dikizciliği. Kimi dikizleyecek, demiş seslerden biri, gittiği evde yaşını başını almış bir adam.”
Yol ve Çatalları
Civarda Kaybolanlar’da değer ve değersizlik civarında şekillenen ve yönetici kadın karakterlerin olduğu öykülerdir okuduklarımız. Zayıflıkları da olsa buna rağmen öykülerdeki yolları kadın karakterler çizer. Perihan zırhını neşterle deler, Tarık’ın ablası kapısını kapatır, Sümbül yılan gibi kıvrılır, Şule telefonu tutan el olur, Esra kavgasını evden dışarı döker, Yıldız sahnede parlar.
Kitaptaki erkekler ise kadınların ayak izlerinden yürür. Onların yolculuğuna eşlik ederler. Ve hatta -bana yedi öykülük bir kitapta fazla gelen bir şekilde- kitapta iki yatalak erkek vardır. Bunun belki de kitap boyunca okuduğumuz durağan erkekliğe bir işaret olduğu düşünülebilir. Salih, Tarık, Mert ve diğerleri yatalak olmasalar bile bir hareket halinde de değillerdir. Öykülerdeki kırılmaların hiçbirinde aktif olarak rol almazlar. Bu bağlamda ne yatağa bağımlı yaşayan Haluk’tan ne de Sümbül’ün babasından bir farkları vardır.
Pek tabii, aynı yaşam koşullarına sahip iki erkek okumak benim için kitabın beni itkiye uğratan kısımlarından biri oldu. Yani yolun çatalı.
Aynı hissi taşıdığım bir diğer konu da öykülerdeki ritimleri genel olarak sevsem de “Kesişim”deki sosyal medya kanallarını okumaktan çok da keyif almamış olmam. Bu öyküde teknik olarak başarılı bir form yakalansa da, beni ikna etmeyen kısımlarıyla kitabın en az hoşlandığım öyküsü oldu.
Yolun Sonu
Civarda Kaybolanlar’la yolculuğumu bitirirken, son sözü yazım boyunca bana eşlik eden Engin Geçtan’a bırakmak istiyorum. Nihayetinde insan civarda kaybolmamak için önce kendi benliğini bulmalı:
“Kusurlu bir yanımızla yüzleşip bunu kabul edebilirsek, bu yanımızın bir süre sonra ortadan kalkma olasılığı da artar. Bu çoğu kez bilinçli bir çabayı gerektirebilirse de, bazen çözüm hiç fark etmeden gerçekleşir.”

