Melike Sönmezer
melikesonmezer@sanatkritik.com
Gaye Boralıoğlu’nun son romanı Her Şey Normalmiş Gibi, İletişim Yayınları etiketiyle 2025’in son günlerinde okurla buluştu. Roman, Ekonomi Gazetesi Kitap Eki tarafından verilen “Yılın Telif Kitabı” ödülünü kazandı. Biz de bu vesileyle Gaye Boralıoğlu ile bir araya gelerek romanın ortaya çıkış sürecini ve yazarlık serüvenini konuştuk.
Her Şey Normalmiş Gibi’yi yazmaya iten temel güç neydi? Sizi masanın başına oturtan motivasyondan söz eder misiniz?
Karmaşık zamanlardan geçiyoruz, dünya çok hızla değişiyor ve geleceği öngörmekte zorlanıyoruz. Adalet, barış, demokrasi gibi insanları ortaklaştıran pozitif değerler önemini kaybediyor gibi görünüyor, alıştığımız dünyada yaşamıyoruz artık. İstikrarsız ve endişe içinde bir hayat sürüyoruz ama bir yandan da yaşamımızı devam ettirebilmek için her şey normalmiş gibi davranmak zorunda kalıyoruz. Bu trajik bir durum. Ruhumda bu durumun kopardığı fırtınalar vardı. Diğer yandan da taze, genç bir aşk hikâyesi anlatma isteği duyuyordum. Goethe’nin Genç Werther’in Acıları’ndaki karakter yani Werther bugün yaşasaydı nasıl birisi olurdu, bunu hayal etmeye başladım. Bu fikir beni Z kuşağına bakmaya itti. Ama Z kuşağı da tek bir prototipten oluşmuyor. İki farklı uçtan biri batıdan diğeri doğudan dünyayla farklı şekilde ilişkilenen iki gencin aşk hallerini ele almaya karar verdim. Sonuçta çıkış noktasından itibaren ikilikler üzerine kurulu bir yapı oluşturdum. Her Şey Normalmiş Gibi böyle yola çıktı.
Her şeyin bu kadar muallakta kaldığı, belirsizlikle örülü bir dünya denkleminde, siz günümüz Türkiye panoramasını bir aşk hikâyesine fon olarak yerleştiriyorsunuz. Bu kadar zor ve kaygan bir iklimde aşk mı katlanılır kılıyor hayatı?
Öncelikle şunu belirtmem gerekir: Toplumsal panoramayı bir fon olarak kullanmaktan ziyade, o ilişkinin bir parçası, insanların tercihlerinin, varoluşlarının ve bizzat Arda-Lora ilişkisinin bir ayağı olarak ele aldım. Aslında üçlü bir ilişkiden söz ediyorum, buradaki üçüncü unsur, bahsettiğiniz toplumsal halin kendisi. Romanda bazen engel, bazen dönüştürücü güç, bazen de birleştirici unsur olarak aktif bir rol oynuyor bahsettiğiniz panorama. Öte yandan aşk hayatı katlanılır mı kılıyor sözünüze gelince… Aşk tabii ki, çok güçlü bir duygu. İnsanın kendi bencil varlığından çıkıp bir başkasına doğru bakmasını, onu öncelemesini sağlayan büyük bir kuvvet. Sahici bir aşk insanın kendi içindeki iyicil duyguları ortaya çıkaran, fedakârlığın, farkında olmanın, sevmenin olağanüstü hazlarını yaşatan büyük bir enerji kaynağı. Dönüştürücü, devrimci bir güç. Romanda Arda bile -bile diyorum çünkü Arda harekete geçmeye hevesli bir karakter değil- aşkın kuvvetini hissediyor. Ancak Lora’ya olan bağlılığının sebebi romantik bir aşk hissiyatı değil, belki de onda kendisinde olmayan fakat olmak istediği kimliği, tutkuları, arzuyu görüyor. İmkânsızın dayanılmaz cazibesi. Arda’nın kaderi burada düğümleniyor.

Romanın ismi bir tür hayatta kalma stratejisini, bir “mış gibi yapma” halini izliyor. Günümüz Türkiye’sinde “normal” olanın tanımı sizce ne zaman ve nerede bu kadar muğlaklaştı? Sizi bu başlığa götüren toplumsal gözlem neydi?
Normalin ne olduğu sorusu felsefenin de psikolojinin de temel meselelerinden biri. Bir ortak normal saptanabilir mi, kişisel normal nedir, farklı normaller var mıdır, insanoğlu tarihin eski zamanlarından beri bu konuda düşünmüş. Ben bu tartışmaların içine dalmak istemiyorum, kitapta da buraya girmedim tabii. Türkiye ise kurulduğundan beri hep olağanüstü haller görmüş bir ülke. Tarihimiz darbelerle, travmalarla dolu. Yine bir olağanüstü dönemden geçiyoruz. Adalet, hukuk, gerçeklik gibi kavramlar konusunda büyük sarsıntılar söz konusu, en masum insanlar bile evlerinin içinde huzursuz. Arda da aslında böyle biri. Baktığı manzarada o kara bulutu görüyor, pek çoğumuzun hayatında da o kara bulut var. Ama bir yandan da yaşamak mecburiyetindeyiz, dönüp her şey normalmiş gibi hayatımıza devam etmek zorunda kalıyoruz. Sabah çocuklara tecavüz edildiği haberini okuyoruz öğleden sonra alışverişe gidiyoruz. Bugün yüzlerce insanın evsiz kaldığını öğreniyoruz, ertesi gün tatile çıkıyoruz. Bu büyük bir yarılma, acı verici bir mecburiyet. Mahcubiyet ve utanç hissedip mücadele mi edeceğiz, kulak tıkayıp duyarsızlaşmayı mı seçeceğiz? Çağın ikilemi bu. Her Şey Normalmiş Gibi’nin kahramanları Arda ve Lora da farklı tercihlerle, farklı şekillerde her şey normalmiş gibi yapmak durumundalar. Onların tercihleri, aralarındaki temel sorunun, yaşadığımız gerçekliğe farklı bakışların da bir çarpışması. Zaten romanın temel meselesi de burada şekilleniyor.
Okur olarak Arda ve Lora’nın ilişkisine daha çok Arda’nın penceresinden bakıyoruz. Arda’nın yaşadığı aşk acısı, aynı zamanda hayata ve kendine dair bir aydınlanma yolculuğuna dönüşüyor. Bu aydınlanma, aşktan ziyade Lora’nın politik kimliğinin bir yansımasıyla gerçekleşiyor gibi görünüyor. Bu okuma size ne kadar yakın?
Hiç uzak değil. Lora’nın politik kimliğinin kuşkusuz ki Arda üzerinde çok büyük etkisi var. En azından bu kimliğin yarattığı sonuçlarla karşı karşıya kalıyor Arda ve bazı tercihler yapıyor. Arda’nın değişiminde Lora’nın etkisi büyük kuşkusuz. Ama sadece bu değil. Arda’nın içinde bir adalet terazisi ve ona bağlı bir vicdan ağrısı var. Bu da biraz babasından kaynaklanan bir haysiyet meselesi. Ayrıca Arda Z kuşağı erkeklerinin çoğu gibi akıllı ve pek çok şeyin farkında olan biri ama onun gelecek umudu yok. Haksız mı? Çok da değil sanki. Lora ise çok daha zor koşullarda yetişmiş olmasına rağmen umudunu yitirmeyen, yitirmemeye uğraşan bir genç kadın. Arda seyirci, Lora direnişçi. Bu hikâye hayatta hepimizin zaman zaman düştüğü rollerin geçişli yansıması.
Romandaki masallar, anlatının dışında duran metinler değil; olay örgüsüne ve karakterlerin varoluşuna nüfuz eden bir yapı oluşturuyor. Bu anlatısal iç içe geçişi nasıl kurguladınız?
Masallar benim hayatımın her zaman önemli bir parçası oldu. Okuma yazma bilmeden önce temel dünya masallarını ezbere biliyordum. Roman Arda’nın gözünden, onun dilinden yazıldı, böyle tercih ettim. Lora’dan bize doğrudan ulaşan dil, anlattığı masallar. Bu masalları yazarken, oluştururken çok zevk aldığımı itiraf edeyim. Masallar sadece bir edebi gösteri, dil zenginliği açısından yer almıyorlar kitapta, kurgunun da önemli bir parçası onlar. Lora’nın hayat geçmişinin sırlarını, dile getiremediği hakikatleri oralardan öğreniyoruz. Masal diyoruz gerçi ama şunu da belirtmek gerekir, bunlar çocuk masalları ya da halk efsaneleri değil, kaynağını mitlerden alan (göbeği olmayan insan ya da zıt karakterli ikiz kardeşler gibi) ve tamamını benim kurguladığım anlatılar. Bunun altını çizmek istiyorum çünkü bazı okurlar onların tarihte var olan hikâyeler olduğunu düşünüyor, hayır tamamı benim kurgum.

İstanbul ve Diyarbakır ekseninde ilerleyen anlatı, Türkiye’nin toplumsal belleğinde iki kilit şehri bir araya getiriyor. Sizce bu iki şehir birbirinin hangi eksiklerini tamamlıyor? Bu coğrafi tercih, karakterlerinizin “normallik” arayışını nasıl şekillendirdi?
Eksiklerini tamamlamak gibi bakmam çok zor ama isterseniz iki şehri kendimce karşılaştırabilirim böylece karakterlerin normallik anlayışlarını nasıl şekillendirdiği de ortaya çıkar. İstanbul size kendini anlatır, kulak verseniz de vermeseniz de İstanbul’un sesini duyarsınız fakat buna karşın sizi pek dinlemez, sesiniz kalabalığın gürültüsüne karışır. Diyarbakır ise size kendi hakkında bir şey anlatmaz, sırları vardır, ama sizin hakkınızda çok şey söyler. İstanbul’un tarihi ortadadır, okursunuz, Diyarbakır’ın tarihi saklıdır, öğrenmek için çaba harcamanız gerekir. İstanbul’un lodosu vardır, denizi vardır, rüzgârlıdır, uçucudur. Diyarbakır surlarla çevrilidir, rüzgârı kendi içinde döner, taş, toprak ve demirdir hammaddesi kolay bükülmez. İstanbul büyülüdür, Diyarbakır büyücüdür. İstanbul Arda’dır, Diyarbakır Lora’dır.
Eserde Arda ve Lora üzerinden bir “aşk tanımı” da yapıyorsunuz. Ancak bu iki karakterin hayata tutunma biçimleri, aidiyetleri ve inanma halleri taban tabana zıt. Modern anlatılarda aşk çoğu zaman benzerlikler üzerinden kutsanırken, siz bu kadar farklı iki insanın birlikte yürüme çabasını anlatıyorsunuz. Sizce aşk, bunca toplumsal ve bireysel uçuruma rağmen birlikte yürümek için yeterli bir yakıt mı; yoksa Arda ve Lora’nın hikâyesi, aşkın bu yetmezliğiyle bir hesaplaşma mı?
Aşk bir hareket noktasıdır, “eylemli kalkışma”dır. Farklılıklar aşka yol açar aslında. İnsan kendinde olmayanı karşısındakinde arar. O tarifsiz arzu, aynı zamanda acının da kaynağı olan aşk hazzı bu aralıkta, bu farklılıkta belirir. Aşkın kendisinde, yapıtaşında bir tür imkânsızlık hali vardır. Yani yetmezlik demeyi tercih etmem ben, aşkın yapısal meselesi derim. Lora ve Arda da bu yapısal farklılık üzerinden şekilleniyorlar. Bu nedenle de onlarınki bir ayrılış ya da daha doğru bir deyişle ayrılamayış hikâyesi olarak adlandırılabilir.
Dilinizi ve kurmacalarınızı büyük bir keyifle okuyorum. Romanın sonuna geldiğimde romanın devam edebileceği hissine kapıldım; hatta bunu temenni ettim. Her Şey Normalmiş Gibi’nin devam romanı düşünüyor musunuz?
Çok teşekkür ederim ama devamını düşünmüyorum. Devamı okurların zihninde olur ancak.
Beni kırmayıp sorularımı yanıtladığınız için hem kendi adıma hem de Sanat Kritik okurları adına teşekkür ederim. Dilerim bu roman, her bir okurunu bulur; kalplerine ve zihinlerine bir ışık tutar.

