Kimseyi Beklemeyen Zamanda İnsanlar, Nesneler ve Mekânlar

Ali Bulunmaz

Günümüzün vazgeçilmez uğraşlarından biri “içe dönmek”, “kendini anlamak” ve hayata buralardan karışma yolları bulmak. Yakın geçmişe kadar, düşünüp kalem oynatarak ve gözlemlenen başkası ile kişinin kendisini karşılaştırmasıyla gerçekleştirilen bu eylem, yerini bireyin benliğine gömülmesine ve her koşulda yapıp etmelerini, alışkanlıklarını dayatmasına bıraktı. Oysa değerli olan ilkiydi.

Gökçe Gündüç, ilk kitabı Nankör’dekine benzer biçimde yakın geçmişteki o yoldan yürüyor Nigâh’ta da: Sahip olduklarını sorgulayanlarla, benliğinin sınırlarında gide gele düşünüp erginleşenlerle ve dışa açılıp başkalarıyla yüzleşerek yaşamı anlamaya uğraşanlarla karşılaştırıyor bizi.

Hayaller ve Başarısızlıklar da Yaşama Dâhil

Yaşamın akışı içinde günlük telaşların, durgunlukların, merakların, gelgitlerin ve sorgulayışların hikâyelerini anlatan Gündüç’ün öykülerindeki karakterlerin ortasına düştüğü olaylar ve bunların etkileri, bazen bir filmde bazen bir kitapta ve satırlar arasında kendini gösteriyor. Daha doğrusu, onların yaşamdaki yansımalarını oralarda arayanlarla yüzleşiyoruz. Kimi anlarda ise tam tersi gerçekleşiyor bunun. Bazen de nesneler ve şeyler ile olaylar arasında kurdukları bağlantılar hayatî sorular doğuruyor: “Ölümle yaşamı ayıran o eprimiş tül perde, gezegenin kabuğunu sıyıran rüzgârlara daha kaç gün direnecek? Çürümekteki bir yaprak bedeni, pul pul dağılmayacak mı sabah meltemleri estikçe?”

Nigâh’ta hayaller kuranlarla, kurduğu hayali gerçekleştirenlerle ve bunu başaramayanlarla da karşılaşıyoruz. Hayalin ve başarısızlıkların da yaşama dâhil olduğunu biliyor onlar. Özlemlerin, düş kırıklıklarının ve yeni mekânlardaki bocalamaların da… Tüm bunların var oluşlarına bir anlam katma çabası hâline geldiğinin de bilincinde hepsi.

Gündüç, bakmaların ve görmelerin, görüp de anlamlandırmaların hikâyelerini kaleme almış. İhtimallerden, var oluşun kendini çoğaltmasından ve her bir varlığın kendi dışındakileri etkilemesinden bahseden karakterlere denk geliyoruz. Onlar, yaşananları hatırlıyor ve ihtimallerin ağırlığını yükleniyor: “Telefonumun karanlık kuytularında bekleyen mesajın hayali, aldığım nefeslerin anlamını çoğaltıyordu. Her şey hâlâ mümkündü burada. Hatırlamıştım. Seneye birlikte çıkacaktık bu yolculuğa, bu balkonda birlikte oturacaktık. Buna inanmak istediğimden olacak, önümdeki manzarayı yalnızca kendi gözlerimden değil, özenle derlediği yaşantılar buketini sevgilisine takdim eden gelecekteki benin gözlerinden de seyrediyordum. Bir defa da sevgilimin bakışıyla bakıyordum sonra, gösterdiklerimi seyrederken neler düşüneceğini düşünüyordum.”

‘Kusurlu Dünya’daki ‘Kudretli Zaman’

Nigâh’taki karakterler de olaylar da zaman, mekân ve nesne bağlantısıyla kendini gösteriyor. Sonra başka insanlar ve doğa da giriyor işin içine. Bu ilişkiler, bağlantılar ve denk gelişler, var oluş ve yok oluş arasındaki sınıra işaret ediyor bazen: “Başım döndü gökyüzünü seyrederken; sanki yol tutmuş, sanki yerküre altımdan kaymış gibi bir mide bulantısı. Bulutlar hangi sonsuzluğa doğru çekiliyorduysa artık, ben hangi şarkının tarif ettiği bir boşluğu içine düşerek idrak ediyorduysam ya da, şüphesiz hepsi içimi dışımdan ayıran etten sınır bozulmaya yüz tuttuğundandı. Ne kollarımı kaşımaya mecalim kalmıştı zaten, ne alnımı ve yanaklarımı. Ruhumda küf tutmuş ne varsa kusmak için son bir gayretle doğruldum yine de.”

Kalanlar, gidenler ve gidenlerin ardından fotoğraflara bakanlar, etrafı kalabalıklar ve yalnızlar, birbirini bekleyenler ve birbirinden kopanlar, “susarak direnişi büyütenler”in gözünün ve zihninin takıldığı kareler; hepsi öykülerin bir köşesinde dikiliyor.

İnsanın insanla ve hayvanla, hayvanın insanla ve insanın doğayla konuştuğu bu hikâyelerde sözler, tabiattaki hareketler, suskunluklar, yağmurlar, bekleyişler ve hiç beklenmedik şeyler öyküye dönüşüyor. “Kusurlu dünyayı”, oradaki sıradanlığı ve sıra dışılığı gösteriyorlar bize. “Zamanın kudretini”, ona direnemeyen insanları ve nesneleri de… Sonrası yine tuhaf bir karmaşa ve sorular: “Dalgasını yitirmişti deniz: yıkan ve yaratan bir kuvveti. Şeylerin devinmediği bu tek kutuplu yerde, karşıtlar arasında esen o meltemler yokken su titreyerek uyanmıyor, zaman akmıyordu. Bütün hevesler, bütün heyecanlar en hantal kayalar gibi karanlık bir kuyunun dibine çökmüştü. Bedenim uyuşmuştu, örtünün altından bir türlü çekip çıkaramıyordum onu. Esirgeyen değil, yutan bir sonsuzluk kuşatıyordu varlığımı, çok yakından baktığım, ağzında kıvrandığım için ona ne isim ne anlam verebiliyordum. (…) Hepimiz kımıldamadan bekliyorduk, ölüm dedikleri bu muydu? Girdap misali devinen bir parça değil, hiç değişmeden kalan bir bütün. Bir insan mıydık peki hâlâ, ince bir kitabın sakladığı sahici bir gündüz düşü müydük yoksa?”

Kimsenin zamanı yakalayamadığını ve zamanın da kimseyi beklemediğini nesneler, mekânlar ve olaylar üzerinden anlatıyor Gündüç Nigâh’ta. Biraz büyülü ve çokça yalın kişiler ile olaylar ve şeyler çıkıyor karşımıza. Hepsinin anlatacakları ve söyleyecekleri var. Bazen de susmaları… 

Gökçe Gündüç, Nigâh, İthaki Yayınları, 104 s.