Salim Fikret Kırgi: “Gerçeklikten esinlenen ama aynı zamanda kurmaca dünyasına ait bir anlatı oluşturmak istedim.”

salım fıkret kırgı- seyrusefer

Burak Bıyıklı

burak.workline@gmail.com

Salim Fikret Kırgi ile geçtiğimiz Haziran ayında İletişim Yayınları etiketiyle çıkan “Seyrüsefer: Bir Medyumun Kişisel Tarihi” adlı romanı üzerine konuştuk.

Merhaba Salim Bey, öncelikle bu yıl İletişim Yayınları’ndan çıkan ilk romanınız “Seyrüsefer: Bir Medyumun Kişisel Tarihi” için sizi tebrik ederiz. Bir önceki kitabınız “Osmanlı Vampirleri” tarih alanında akademik bir eserdi. Özgeçmişinize baktığımızda, sinema, edebiyat, sosyoloji gibi birçok disiplin arasında tarihin ağırlıkta olduğunu ve lisansüstü çalışmanızı karşılaştırmalı tarih bölümünde yaptığınızı görüyoruz. Kurgu-dışından edebiyata bir dönüş mü oldu, yoksa öncelik hep edebiyatta mıydı? Bize biraz kendi yolculuğunuzdan ve bu disiplinler arası durumun romanınıza etkilerinden bahsedebilir misiniz?

Lise yıllarımdan beri bir şeyler karalardım; genellikle öykü ve şiir türünde. Bir romana da başlamıştım ama şimdi sorsanız, konusunu dahi hatırlayamam. Zaten devamı da gelmedi. Bu nedenle, önceliğimin edebiyat olduğunu söylemek biraz abartı olur. Asıl ilgim sinema eğitimi aldığım dönemde -edebiyattan ziyade- kurmacaya yöneldi. Senaryo yazım tekniğinin, sonrasında yazdığım her şeye etki ettiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Az sözle çok şey anlatma zorunluluğu, tek cümlelik bir fikrin sırasıyla sinopsis, tretman, senaryoya dönüşümü ve o teknik yazım süreci uzun anlatılar tasarlama konusunda hâlâ geri döndüğüm güvenli sularım. Tabii, metnin yapısını kurarken en belirgin etki akademik tarih yazımında. Kısaca, akademik bir anlatıda önce doğru soruları belirlemek, ardından tutarlı neden-sonuç ilişkileriyle adım adım bir tartışma yürütmek ve sağlam verilerle desteklenen bir sona varmak gerekir. Bu kitaba baktıkça, biraz fazla tarih tezine benzediğini fark ediyorum.

Önceki kitabınız Osmanlı Vampirleri farklı bir türdeydi fakat romanınızdakine benzer doğaüstü fenomenleri ve halk inanışlarını konu alıyordu. Paranormal tarihle profesyonel anlamda ilgilenen biri olarak, Seyrüsefer’in yazılışında bu bilgi birikiminden faydalandınız mı? Özellikle şu açıdan merak ediyorum: Kitapta fal bakımına dair ilginç ayrıntıların yanı sıra, istihareye yatmak, yıldızname açtırmak, durugörü sahibi olmak gibi, konuyla ilgili olmayanların belki de ilk defa duyacağı tanımlar var. Bu konular hakkında önceden bilgi sahibi miydiniz, yoksa nasıl bir araştırma süreci sonunda bu kitap ortaya çıktı?

Evet, iki kitap arasında bağlantılar var; esasen ikisi de beni kendimi bildim bileli cezbeden “İnsanlar doğaüstüne neden inanır?” sorusunun yanıtını arıyor. Mantıkla açıklanamayan olaylar veya hayatın olağan akışında baş edilemeyenler karşısında, sığınılan alternatif evrenler… Sorunun ikinci kısmına gelirsek; sabit bir planım olmamasına rağmen, küçük yaştan itibaren—sanki doğaüstü olayları araştıracağım ve yazacağım belliydi—bu türde bulduğum her şeyi izlemeye, okumaya gayret ettim. Çocukluğum ve gençliğimin geçtiği ortamlarda, başta geniş ailemde, bu fenomenlere inanmayan yok gibidir. Çok yakınımda olmasa da tanıdıklarım arasında büyücüler, falcılar, şifacılar ve hatta marjinal dini yapılara mensup, anlaşılması güç inançlara sahip kişiler oldu. Bu işleri yapanların meclislerinde bulundum, hikâyelerini dinledim, daha da fazlası, onlar hakkında anlatılanları dinledim. Diyebilirim ki, deneyimlendiğini duyduğum pek çok paranormal hadiseyi, insanları olumsuz etkilememek adına son edisyonda kitaptan çıkardım.

Büyüdüğünüz çevredeki insanların doğaüstü konulara olan ilgisinden bahsettiniz. Bu durum, romanınızı okurken aklıma Orhan Pamuk’un ilk romanı Cevdet Bey ve Oğulları hakkında yaptığı “Benim kendi ailemin romanıdır.” açıklamasını getirdi. Seyrüsefer’in geniş karakter kadrosunda da güzel babaanne, sakallı dede, ihtiyar anneanne gibi aile üyelerinin önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. Bu bağlamda, romandaki karakterleri ve olayları tasarlarken gerçek kişilerden ve yaşanmışlıklardan ne ölçüde faydalandığınızı merak ediyorum.

İtiraf etmeliyim ki, soruyu görünce şaşırdım çünkü kitabı yazarken benim de aklıma ilk gelen “Cevdet Bey ve Oğulları” olmuştu; başkalarının da aynı şekilde düşünmesini beklemiyordum! Hatta yıllar önce yarım bırakmıştım, romanın revizyon aşamasında baştan sona tekrar okudum. Orhan Bey’in ifadesi benim kitabım için geçerli olmasa da tasarımda kişisel tarihimin etkisi yadsınamaz. Kitaptaki bazı unsurların gerçek yaşantıyla ilişkili olduğunu reddedemem, ancak romanın içeriği birebir yaşanmış olaylardan oluşmuyor. Kendi gözlemlerimi, dinlediğim hikâyeleri ve hayal gücümü harmanlayarak, gerçeklikten esinlenen ama aynı zamanda kurmaca dünyasına ait bir anlatı oluşturmak istedim. Gerçek kişilerden esinlensem de onların birebir ansımaları yerine, onlardan aldığım ilhamla yeni karakterler ve olaylar yaratmayı tercih ettim. Bu sayede romanın hem otantik bir yanı olması hem de evrensel temalar taşıması hedeflendi.

Bu sürecin, romanı daha zengin ve katmanlı bir hale getirdiğini, konu hakkında yapılacak spekülatif açıklamalarınsa kitapla okuyucu arasındaki ilişkiyi zedeleyeceğini düşünüyorum.

Seyrüsefer - Bir Medyumun Kişisel Tarihi

Peki sizin, ana karakterler medyum ve yazar dışında, kendinize en yakın hissettiğiniz karakter hangisi ve neden diye sorsam?

Favori karakterim Adanalı Ecrin. Eğer doğaüstü güçlere sahip olduğuma inansaydım, dünyadaki kısıtlı vaktimi ve yeteneklerimi değer bilmez, saçma sapan insanlara “aman kim ne der, aman ailem, aman arkadaşlarım…” diye heba edeceğime, kendime yatırım yaparak değerlendirirdim. Başka zaman sorsanız farklı yanıt verebilirim, ancak şu sıralar haletiruhiyem kesinlikle Adanalı Ecrin.  

Başkarakterimiz medyumun bana ilginç gelen ve sizin düşüncenizi merak ettiğim bir özelliği var. İçsel hesaplaşmalarında, özellikle büyük sıkıntılarının nedeni olarak gördüğü aile üyelerine karşı son derece sert ithamlar yöneltiyor. Sonrasında ise, aynı kişilerin iyi yönlerini öne çıkararak hatırlayıp özlemle anıyor. Medyumun bu özelliğinden yola çıkarak, siz başkarakterinizi hangi kelimelerle tanımlarsınız?

Önce şunu hatırlamak gerek: Medyum, kitabın başında esas derdinin anlatırken anlamak ve anıları uğurlamak olduğunu söylüyor. Niyeti kimseyi itham etmek, koz paylaşmak değil, hayatının ileri bir döneminde geçmişin yüklerinden kurtulmak. Söylediğiniz o belirsiz ve çelişkili görünüm, benim de sonradan dikkatimi çeken ve bazı okuyucuların işaret ettiği bir durum oldu. Tam da istediğim gibi olduğunu söyleyebilirim. Genel anlamda yaşamın, özellikle insan ilişkilerinin “griliği” beni düşündüren, bazen anlamakta ya da kabullenmekte zorlandığım bir konu. “Giden mi haklı, kalan mı?”, “Kim fedakarlıkta bulundu, kim sorumluluk almaktan kaçtı?”, “Birinin hayatına yarım yamalak mı dahil olmak iyidir, hiç olmamak mı?” gibi soruların basit cevapları olmayabiliyor.

Benim gözümde, medyumun başat özelliği empat oluşu. Hikâyesinde de bu durumun birçok tezahürü var. Karakterin hayata tutunma yolu, karşısındakini anlamaya, hatta hissetmeye çalışmak. İşlevsiz aile ortamında, psikolojik travmalarla baş etmenin yolunu da empati yeteneğinde arıyor. Kadının içinde, başkalarından gördüğü ilgisizliği, bencilliği hatta kötülükleri çaresizce meşru kılmaya çalışan bir mekanizma var adeta. Fal olayı da aynı doğrultuda, hep tek tarafın kazançlı olduğu bir ilişki biçimi. Misafirlerinin çoğu onu anlamaktan uzak; sanki insan değil, saatlerce dert dinlemeye, yol göstermeye ve gelecekten haber vermeye programlı bir robotmuşçasına davranıyorlar.

Romanın kurgu sürecini de merak ediyorum, oldukça ilginç ve karmaşık bir yol izlemişsiniz. Çerçeve öykü etrafında, kitap içinde kitap gibi bir yapı var; doğaüstü inanışlar ve maddi dünya arasında incelen sınırlar, korku öyküleri, aile hatıraları, toplumsal eleştiriler, fal zanaatına dair tanımlar ve yöntemler… Kitabınızın hangi perspektiften okunmasını tercih ediyorsunuz? Zor bir ailede büyüyen, anlaşılmayan ya da anlaşılmak istenmeyen yalnız bir kadının iç hesaplaşmaları mı, yoksa sosyolojik bir olgu olarak falcılık müessesesinin kapsamlı bir anatomisi mi?

Sorunun cevabı hem hepsi hem de hiçbiri. Açıkçası kurgu benim de başta düşündüğümden farklı yerlere gitti, değişmesinin sebebi de kitabın geçirdiği süreçler. Esasen fantastik edebiyat türünde, biraz sabun köpüğü, doğaüstü olaylar ve korkutucu öğelere odaklanan bir kitap olmasını düşünmüştüm. Hatta kitabın sonunda açıklamalı fal tarifleri olacaktı. Bu taslağı gösterdim de insanlara, ama içime sinmedi. Sonuçta popüler inanç sistemlerinin işleyişlerine olan ilgim ve bu konuda yaptığım araştırmalar var. Bu sefer, akademik değil, edebi bir metin üzerinden, daha kişisel, daha karanlık ve deneysel fikirlerimi özgürce kullanabileceğim bir alanda kendimi sınamak fikri aklıma yattı. Muhtemelen ilk hâli daha popüler olurdu, ama gittiğim yoldan asla pişman değilim.

Halk inanışlarını anlamaya ve anlatmaya çalışırken toplumsal durumları göz ardı edemeyiz. Fal, büyü, astroloji gibi fenomenlerin neden bu kadar yaygın olduğunu sorarken, ülkedeki kadın hakları sorunlarını, geleneksel ailelerde devam eden uygulamaları ve daha da önemlisi, bugünü biçimlendiren önceki nesil kadınların yaşadıkları şartları, eğitim olanaklarına erişimleri, evlilik usullerini ve eril tahakkümün sayısız aracısının oluşturduğu psikolojik çıkmazları dikkate almadan anlamlı bir yere varmak mümkün değil. Lütfen bu şekilde konuştuğum için metnin herhangi bir akademik iddia taşıdığını düşünmeyin. Bu bir roman, kurmaca bir eser; sosyoloji veya kültürel tarih tezi değil. Bahsettiklerim, yazım sürecinde aklımda dolanan bazı düşünceler. Son tahlilde, kendi yarattığım karmaşanın altından kalkabildiğimi düşünüyorum.

Salim Fikret Kırgi

Son olarak kitapla ilgili sormak istediğim şey başkarakter konusunda: Genelde yazarlar, karşı cinsten karakterler yazarken sığ kalmakla eleştirilir. Siz ise neredeyse tüm kitabı bir kadının perspektifinden yazıyorsunuz. Bu konuda nasıl bir yaklaşım benimsediniz?

Aslında kitap böyle başlamamıştı, ancak içeriği ve yapısı değiştikçe bu noktaya geldi. Elbette yer yer endişe veren, sıkıntılı bir durumdu ve yazım sürecinin sonlarına doğru beni oldukça zorladı, fakat sonuçtan memnunum. Anlatının çatısını oluştururken çocukluğumun kadınlarını temel aldım ve gözlem yeteneğime güvendim. Empati yeteneğimin sınırlarında, kadın karakterlerimi hissetmek için elimden geleni yaptım.

Ayrıca, kitaptaki kurgu oyunları ve medyum/yazar ikiliği de bu konuda faydalı oldu. Kitap kadının gözünden olduğu kadar, medyumun anlatısını yorumlayan yazar karakterinin kaleminden de çıkma bir eser. Sıkışacağımı hissettiğim yerlerde metnin temposunu, duygusunu ve hatta kalemini değiştirebileceğim bu yapıyı oluşturmak için ciddi bir zaman ve emek harcandı.

Şu anda hazır olan, üzerinde çalıştığınız ya da tasarlamakta olduğunuz bir projeniz var mı? Bir sonraki kitabınız da doğaüstü fenomenlerle ilgili mi olacak?

Evet, neredeyse bitirdiğim bir kitap var, ama ne zaman editöre gösterilir hâle geleceğinden emin değilim. Yine doğaüstü öğeler içeren, uzun öykü türünde, bu sefer tarihten uzak, film öyküsüne yakın bir iş olacağını düşünüyorum. Tabii, yazım sürecinin sonunda ne hâle geleceğini şimdiden söylemek zor.  

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*