Ardında Köpükler Bırakan Bir Deniz Yolculuğu: Ayrılığın Haritası

Esin Hamamcı

esin.hamamci@sanatkritik.com

Ertuğ Uçar, Ayrılığın Haritası başlıklı romanında asıl mesleği olan mimarlığı yakından hissettirir ve okuru Ege kıyılarında dolaştırır. Romanın ilk sayfasında, Uraz karakterinin gemi güvertesine çıkarken kaplamaları eliyle yoklaması ile mimar yazarın sesi hissedilir. Sırtındaki çantaları yolcu salonuna bırakan Uraz ve Ada’nın hikâyesi, iki roman karakterinin duygusal yüklerini de ortaya dökeceği ve birbirinden uzaklaşacağı sona işaret eder.

Uçar, mimar gözüyle romanda bir harita çizer. Bu harita adalardan oluşur. “Ada”lardan yola çıkarak başlayan bir hikâyede her kişi(lik) ayrı bir “ada”ya dönüşür. Romanda adalarla ilgili merak edilen ilk nokta Ege’de kaç ada olduğudur. Buna gelen yanıtlar ise “Neyi adadan saydığına göre değişir,” “Nereye Ege dediğine göre değişir,” şeklinde coğrafya terimini düşündüren karşılıklardır. Böylece kavram, roman içerisinde dönüşmeye başlar.

Roman katamaranda başlar ve deniz üzerinde devam eder. Bu yolculuk aynı zamanda bir iç yolculuktur. Uraz ile Ada, bu seyahatten 1 yıl önce Ayvalık’ta tanışmışlardır. Olaylar kadın karakter Ada’nın gözünden anlatılır.

Yolcular, Kos adasından Nisyros’a geçmektedirler. Katamaran ilerlemeye devam etse de romanda zaman Ada’nın zihninde geriye akmaktadır. Gaston Bachelard, Su ve Düşler-Maddenin İmgelemi Üzerine Deneme kitabında, suyun ve su kenarında olmanın bilgelik getirdiğinden bahseder. Kadın ve tabiat ana fikri, su ve doğa ile özdeşleşir. Su, doğa ve tabiat ana da “kadın-dişi” imgesiyle örtüşür. Ateş, yani sıcak olan ise erildir. Soğukluk, serinlik ve akışkanlık, dişil enerjiye işaret eder. Suyun getirdiği düşünce dalgaları, Bachelard’a göre bir “şiirsellik”e de işaret eder. Bu şiirsellik durup düşünmeyi beraberinde getirir. Ayrılığın Haritası’nın yazarı Uçar, mimarlığa bu noktada tekrar selam gönderir. Romanda duraksanan anlar yaratılır, böylece düşünce devinimleri su üzerinden oluşur. İlk düşünce noktası, Ada’nın Uraz’la yan yana olduğu ancak birbirine değmediği, yani onu “hissetmediği” noktada açılır:

Eliyle güneşin geldiği yönü işaret ediyor. Siyah gölgeler hâlinde görünüyor her şey. Turuncu fuları bileğinde sarılı Uraz’ın. Üzerinde soluk mavi bir tişört. Saçları küçük küçük dalgalanıyor.” (s.13)

Ada karakterinin zihni, su üzerinde gerçekleşen yolculukta açılmaya başlar. Tanıdığı, bildiği birini tekrar sorgular. Birden her şey “siyah gölgeler” hâlinde görünür. Siyah gölgelerin oluşturduğu adaların tanımı, ne olduğu tartışılırken, Ada, yanı başındaki “ada”yı, Uraz’ı tekrar tanır. Santorini’nin izinde ilerleyen arktaki birkaç yanardağdan biri de Nisyros’tadır. Romanın mekânlarından biri olan bu ada, turistlerin çok da rağbet göstermediği, çok bilinmeyen bir adadır. Koylarında denize girilecek, yaz tatili yaşatacak canlılığın olmadığı bir yerdir. Aynı zamanda boş bir zihin gibidir. Bu zihin, mekânda tekrar yaratılır, anılar yeniden yaşatılıp yazılır.

Nisyros adası

Yazar, daha önce de deniz üzerine epeyce araştırma yaptığını söylediği bir söyleşide, ada kavramının “insanın dimağını açan bir konu” olduğunu söyler. Uçar’ın önceki kitaplarından bazıları ve özellikle Woolf’un İzinde’si, yine aynı noktayı yakalar: deniz ve ada. Deniz Feneri’nde iseWoolf, deniz yoluyla çağrışımlar yaratır, denizi bir imge olarak görür. Eskiyi hatırlatan, romanda dönüm noktası yaratacak “ışık” uyandıran çıkışlar yaratır. Bu çıkışlara Woolf, “parıltı” der. Bu parıltılar romanın bir sonraki sayfasında karakterin ne yapacağını belirleyen, hikâyeye eklenen zincirin halkası olur. Woolf’un romanlarında denizi işleyiş biçimi bilinçli bir tekniktir. Deniz üzerinden bir anlatı ilerletir. Suyun getirdiği imgeler ön plana çıkar.

Ayrılığın Haritası’nda da, su ve kara ayrımı rahatlıkla yapılabilir. Deniz üzerinde Ada karakterinin zihni bulanır:

“Açıkta iyice hızlanıyor katamaran. “Hipnoz gibi,” diyorum. Kendim bile duyamıyorum söylediklerimi. Tırabzana iyice abanıp eğiliyor, köpüklerin oluştuğu noktayı bulmaya çalışıyorum. Baktıkça başı dönüyor insanın, aşağı yuvarlanmak işten bile değil. ‘İnsanı büyülüyor.’” (s.15

Zihni bulanan Ada’nın tek düşündüğü şu olur: “Onunla tanışana dek ada benim için suyla çevrili bir kara parçası demekti. Kendi adımı saymazsam.” (s.15)

Yeni bir keşfin ayak sesleri böylece başlamış olur. Bu keşif, “ağrı” ile birlikte gelir:

“Ağrı gözümle kulağım arasında, derimin altında dolaşan küremsi bir varlık. Bazen öyle olur ki yerini tam tespit ettiğimden emin, o noktaya parmaklarımı bastırarak onu yoğurup ufalayacağımı düşünürüm. Ama her zaman kurtulur gider; enseme, kulağımın arkasına, kaşlarımın arasına küçük küçük yerleşir, varlığını bir süre daha devam ettirir. Fuları alnıma sarıp ağrının yoğunlaştığı sol şakağımda sıkıca düğümlüyorum. Güvertede rüzgâr yedim, ondan olmalı. Bir yandan da güneş. Tuz. Ve teknedeki belli belirsiz titreme. Gece az uyumuş olmam da var tabii.” (s.18)

Deniz üzerinde yaşadığı zihin bulanmasından sonra gelen ağrı ile birlikte Ada, geçmişi hatırlamaya başlar. Geriye dönüşler de böylece başlamış olur. Öncelikle bu yolculuğa neden çıktığını düşünür. Denizin sorgulatıcı işlevi de burada devreye girer:

“Bu yolculuğa çıkmam gerektiğini, ona ve kendime bu şansı vermem gerektiğini hissediyordum. Her ne olacaksa onunla yüzleşmem gerek ayrıca.” (s.18)

Romanda Ada için suyun işlevi “sorgulama”ya dönüşür. Geçmiş sorgulanır. Uraz için ise salt keşif seyahatidir: “Uraz adaları gezmek istiyordu. Benimle veya bensiz.” (s.18) İki ayrı dünya, bu yolculukta kendine kapı aralar:

“Gözlerimi aralıyorum. Uraz dışarıda. Kendi dünyasında, sanki bazen benim varlığımı unutuyor. Sonra ben bir soru sorunca sesime dönüyor, beni hatırlıyor tekrar. Bir teknenin ayrı köşelerinde iki ayrı insan. Birbirine yakın iki ada.” (s.19)

Çözümlenme noktası da burada başlamış olur: “Birbirine yakın iki ada.”. Karakterin sorgulama anı başladığı andan itibaren zihin tekrar bulanıklaşır. Ada gördüğü her şeyi anlamlandırmaya, üzerinde tekrar düşünmeye çalışır:

“Gözlerimi kapayınca ağrı bir salyangoz oldu. Başımın iç çeperlerinde hareket ediyor. Simli izini bırakıyor geçtiği yerlere. Enseme doğru kayarak indikçe hafifliyor varlığı. Karanlık, kulaklarımı açıyor. Sesler dolanıyor etrafımda. Yolcu salonundaki her sözcüğü duyuyorum sanki. Farklı diller bir arada. Tiz bir çocuk sesinin dilimlere ayırdığı geniş bir uğultudan İngilizce birkaç sözcük seçiyorum. Solumda bir grup İtalyan kadın “a”ları uzatıp “r”leri titretiyor. Sesleri, açık denizde dalgalar gibi yükselip alçalıyor. Gözlerimi aralayınca sesler de hafifliyor. Tam karşımda siyah örtüsünü sıkıca başına sarmış yaşlı, zarif bir kadın. Yanındaki adama doğru eğince minyon bedenini, boynundaki haç siyah elbisesinin göğsünde sallanıyor. Ağzını oynatıyor sessizce. Kaşını gözünü hareket ettirerek duyduklarını onaylıyor adam. Kadın bir şeyler ekliyor. Başlarını sallıyorlar. Havadan sudan konuşuyor olmalılar, ama garip bir ciddiyetle yapıyorlar bunu.” (s.19)

İzleyen göz, her gördüğünü kaydeder. Müdahalesiz aktarım deniz üzerinde devam eder. Aktarımın bittiği nokta ise artık karaya varılan an oluyor. Birden katamarandan herkesi sarsan boğuk ve uyarıcı bir ses çıkar ve bu “rüya hâli” sona erer. Karaya inilir: “Ani bir gürültüyle düşüncelerin akıp gittiği yarı uyku durumundan silkiniyorum. Teknenin rıhtıma inen köprüsü olmalı. Kalkıyorum. Uraz hemen kapının dışında.” (s.20)

Anlatıcı, öncelikle bize boş bir karakter zihni ile neredeyse turistlerin pek uğramadığı bir ada sunmuştur. Bu ikili birleşir ve bir karaktere dönüşür: boş zihin. Bu boş zihin aynı zamanda bir yanardağa işaret eder. Ada da, yanardağ gibi patlama noktasına yakın ağrılar, sancılar geçiriyor. Başının iç çeperlerinde hissettiği dünyayı sorgulatan ağrı, patlamaya yakın bir volkana benzer. Romanın sonunu oluşturacak ve her şeyi açıklığa kavuşturacak ilerleme de bu “ada” imgesi üzerinden ilerler.

Ada, karaya indiği an geçmişi düşünmeye başlar. Uraz ile tanıştığı günden bu yana yaşadıklarını sorgular. Zihni açık bir şekilde bugüne nasıl geldiklerini düşünür. Bu 1 yıl içerisindeki tanışıklıkları içerisinde “küçük bir hayat için ciddi değişiklikler” yaşanır.  Vakitleri daha çok çalışarak geçer. Ada, bunların hepsini berrak bir zihinle sıralar. Her şeyi sırasıyla hatırlamakta ve okura aktarmaktadır. Uraz’ın ise adalara ayrı bir ilgisi olduğunu söyler:

“Ama konu adalar oldu mu açılır. Adaları seviyor o. Şuradaki adada süngeri hangi yöntemler çıkardıklarına veya diğerlerindeki manastırın hangi asırda yapıldığına ilgi duyuyor. Bir volkanın nasıl da Ege’deki diğer üçüyle aynı yeraltı lav damarından beslendiğini gözleri parlayarak peçeteye karalayıp anlatır. Haritayı yayıp rotalar çizmeye başlar birden. Ciddileşir, güneş gözlüğünü çıkarıp bir kenara koyar, bak der bir yeri işaret ederek, bu ada aslında şuradan kopmuş. Sonra sönüverir. Diğer her şey onun ilgi alanı dışında kalır sanki. Bir yolunu bulup kısa keser. Benim hiçbir şekilde uzatmayacağımdan, ona ters karşılık vermeyeceğimden emin ne de olsa.” (s.26)

Uraz, adalara ne kadar açık bir zihinle bakıyorsa Ada’nın zihni o kadar bulanık şekilde yansıtılır. Bu da iki farklı yolculuk tanımını açar: teknik ve duygusal. Ada karakteri, bu seyahatte kendi iç yolculuğuna çıkmıştır. Bu yolculuğun karşılığı onda, romanın sonunu hazırlayan bir noktaya varacaktır. Uraz ise adayı keşfe çıkmıştır. Mühendis olduğu için daha teknik noktalardan yaklaşır, buralar dikkatini celbeder. Uraz, bir kara parçası, somut bir nesne keşfetmektedir. Haritada bir noktaya bakmaktadır. Bu da eril bir bakış açısı getirir. Devletler, politikacılar için haritadaki sınırlar ne ise Uraz için de ada odur. Ada için ise bu kara parçasının her bir kıvrımı, kendi zihin kıvrımlarına bir şey söylemekte, hislerine hitap etmektedir.