Hayatı Törpüleyen Zamanların Şairi: Arkadaş Z. Özger

Bengi Düşgör 

bengi.dusgor@sanatkritik.com

 “charles chaplin bir savaşta yitirdim sakalımı
çıkmazlığın grev sesi umutlarımı vururken
yendirdim bıyıklarımı papağan kuşkulara
biraz elma şekeriyle kazıdım sakalımı
lohusa şerbetiyle kazıdım sakalımı
yanaklarım paprika lahmacun ister misiniz
al işte sana böyle yüze böyle güz
demeyin deseniz de sakal yok ya ucunda
bu güz vermedi tarla seneye bıyık kerim
ben ettim siz etmeyin sakal veririm size
iğne iplik elimde bıyık dikerim size
yanaklarım taşlı tarla kurabiye yer misiniz…” 

Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası yukarıdaki dizelerle başlar. Arkadaş Z. Özger bu şiiri sanki bir oyuna başlar gibi soluksuz kelimelerle ve bir o kadar eğlenceli bir davetkârlıkla yazmaktadır. Yaşarken yayımlamayı düşlediği şiirleri bir kitapta toplanıp bu isimle ölümünden çok sonra yayımlanabilecektir.

“…bir şiir ne anlatılabilir ne özetlenebilir, ne de sözcükleri değiştirilebilir. Bu da şiirin dilsel birimleri arasında çizgisel bir ilişki olmadığını gösterir. Zaman, uzam içindeki mantıksal ve anlamsal öncelik/sonralık ilişkileri kaybolabilir. Mantıksal ve anlamsal boşluklar okur tarafından doldurulur, tümceler ya da dizeler tamamlanır. Kısacası metnin çizgiselliği kırıldığı için, şiir dilin düşey ekseninde yer alır. Düşey eksen deyince de artık eklemlenmeden değil de birbirinin yerine geçmeden söz edilir. Bir dizedeki sözcüğün yerine bir başkası, bir dizenin yerine bir diğeri geçebilir. Her yer değiştirmede içerik de biçim de değişir.” Ayşe Kıran, bu satırlarla şiirin dilbilimsel açıklamasını yaparken, onu diğer anlatı türündeki yazılardan ayırır. 

Şiirin özelliği olan bu işleyiş biçimi, bilinçdışının kendini ortaya koyuş biçimine benzer bir yandan da. Dizedeki sözcüklerin birbiri yerine geçişi, anlamsal boşlukların öteki tarafından doldurulması bir analitik seansın çalışma biçimine benzer bu yönüyle. Analist bilinçdışının görünür olduğu anlar ve çağrışımlar, analistin çağrışımlarını ve bilinçdışını harekete geçirir. İmgeler yer değiştirebilir, kelimeler birbirinin yerini alabilir, temsiller yeni temsilleri anımsatabilir. Böylece anlamsız gibi görünen, anlamlı olmaya başlayabilir. Şiir dili ve seans dili bu bağlamda benzeşir. 

Arkadaş Z. Özger şiirinde ise bu yer değiştirmeler âdeta bir oyun bahçesinde hissettirecek kadar canlı ve umursamazdır… Bir oyuna davet eder dizeler okuru ve çocuksu bir dram tadında başlar düşey eksendeki macera. 

Winnicott, oyun oynamanın itaatkâr olmadığını ve kişiden, kurallara uygun biçimde bir performans yapması beklendiğinde bunun oyun olmayacağını söyler. Bir standarda uymak zorunda kalmak veya tutarlı olmak oyunu engeller. Aynı zamanda oyunun bir doyma noktası olduğundan söz eder ve onu, bir dürtüsel doyum aracı olarak değil de bir özgürlük duygusu içinde ortaya çıkan, serbest, yaratıcı bir faaliyet olarak düşünür. Buna paralel olarak oyunda korku ve endişelerin yer alabileceğini ancak bunların belirli bir dozun üzerine çıktığında oyunu yok edeceğini söyler.

Arkadaş’ın şiiri de böyle gelir bana, bir standardı olmayan ve kendini kalıplara sokmak zorunda hissetmeyen bir şiirdir bu. Zor anlatılacak olanı, en ağır endişeleri dile getirebilen bir oyun gibidir. Kelimeler onda eğlenceli ve bir o kadar da duygusal bir mecradan seçilir.

Arkadaş Z. Özger, şiirlerinde sıklıkla ölüm, sevda, şarap, ayrılık, anne, tanrı, cinsellik, hayat, devrim ve biraz da Freud’a değinen bir şair. Özger aynı zamanda çok arzu ettiği şiir kitabını yayımlayamadan, henüz 25 yaşındayken öldürülen, yaşamdan koparılan idealist ve sosyalist bir genç. Şiirindeki samimi ve oyuncu seslenişin insanı yaralayan bir yanı olduğunu hissetmemek mümkün değil. “Ne zaman yayımlarsam yayımlayayım adı Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyasıolacak!” dediği şiir kitabını hayattayken yayınlayamadı. Çocukluğunda geçirdiği bir kemik rahatsızlığı sonrası yaşamı hep biraz ağrılıydı. Arkadaşlarının ise çoğunun sakalı vardı. 70’lerde devrimci ve sakalsız olmak ne demekti, Arkadaş Zekâi Özger iyi biliyordu. Şiirini bu trajediye adayacak, oyunun dışında kalmayacaktı.

Kendisine “Arkadaş” adını vermişti. Bu ismin hikâyesi tam olarak bilinmese de onunla ilişkili  olarak Kenan Yücel, “Arkadaş Zekâi Özger’in Dergisi: Kent 16” başlıklı yazısında, Metin Güven’in 2003 yılında Hürriyet Gösteri Dergisi’nde yayımladığı “Zekai Kimin Arkadaşı idi?” başlıklı yazısına değinerek henüz 17 yaşındayken ilk öyküsünü yazmış olan Zekai Özger’in, bu öyküde gördüğü bir düşe değindiğinden söz ederek şu alıntıyı yapar: “Bu öykünün ortalarında bir yerlerinde; anlatıcı (muhtemelen bu; Zekâi’nin kendisiydi, zira Zekâi o zaman on yedi yaşındaydı ve kendi yaşamı dışında bir başka hayatı kurgulayacak bilgi ve birikime sahip değildi.) bir düş görüyordu ve düşünde Tanrı’yla konuşuyordu. Ve Tanrı ona iki defa: ‘Sen benim arkadaşımsın… Sen benim arkadaşımsın…’ diyordu. Belki de bir ergenlik düşü ile kendisine Arkadaş adını koydu ve şiirlerini bu adla yazmaya başladı.”

Freud, Düşlerin Yorumu’nda, düş yorumlama tekniğinin, şiirlerdeki ve mitolojideki zengin içerikle çok daha yakın bir bağlantı içinde olduğunu öngörür. Bütün bu eserlerdeki sembolizmin, düşlerdeki sembolizmle ilişkili olduğunu söyler ve ruhsallığı anlamadaki önemine değinir. Belki Arkadaş Zekai Özger de bir ergenlik düşüyle yola çıkmıştır.

Ergenliğin barındırdığı idealizm ve yaşamın diğer tüm dönemlerinden çok daha fazla başkaldırı, isyan, farklılık arzusu ve direniş içerdiğini düşününce, Arkadaş Z. Özger’in şiirinde de bunu bulmak olasıdır. Ergenliğin belki de en yaratıcı ve idealist dönem olduğunu, yetişkinliğin aslında bu idealizmden vazgeçmekle mümkün olacağını biliriz. Yani yetişkin olmak aslında biraz da hayal kurmayı bırakmak, ideallerin yerini alan gerçeklikle tanışmayı gerektirecektir. Arkadaş Zekai Özger ise idealizme tutunmayı seçmiş ve düşlemeye devam etmiştir.

“Merhaba Canım” isimli şiirine girişi de biraz protest değil midir? Biraz hınzır ve başkaldıran bir tavırla şöyle der:

“ben az konuşan çok yorulan biriyim
şarabı helvayla içmeyi severim
hiç namaz kılmadım şimdiye kadar
annemi ve allahı da çok severim
annem de allahı çok sever
biz bütün aile zaten biraz
allahı da kedileri çok severiz…”

O, kendisiyle şiiri arasına mesafe koymaz. Şiirinde kendisinden izler bırakır çoğu zaman ve bu onu okurla daha da yakınlaştırır. Hatta “Merhaba Canım” şiiri, başlangıçta o dönemde yayınlanamayacak kadar ciddiyetsiz bulunacaktır. Şiir şöyle devam eder:

“hayat trajik bir homoseksüeldir
bence bütün homoseksüeller adonistir biraz
çünki bütün sarhoşluklar biraz
freüdün alkolsüz sayıklamalarıdır…”

Şiirinde hayatın barındırdığı trajediden ve homoseksüellikten bir solukta söz edebilmiştir. Arkadaşları arasında bu şiir o kadar da beğenilmeyecektir. Toplumsal meselelerden uzak gibi görünmektedir o günler için. Ama o vazgeçmez, hem bireysel dertlerini hem de toplumsal sorunları şiirine yansıtmak arzusundadır. Freud’dan da söz eder ve psikanalizi şiirine konuk eder. Erkeklik ve büyüme üzerine düşünmektedir. Zaten Freud değil midir, “Hem ruhsal hem de biyolojik anlamda, insanlarda ne saf bir erkeksilik ne de saf bir kadınsılık vardır,” diyen. 

“güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum
düşüvericek ellerinizden ve
bir gün elbette
zeki müreni seveceksiniz
(zeki müreni seviniz)”

Okura seslenir Arkadaş bu şiiriyle, samimi bir arzuyu dile getirir. Heteronormatif bir zamanda, oldukça marjinal bir söylem ve duruş sergileyecektir. 

“Günler Perişan” şiirinde ise daha melankolik bir duygulanım görünür. Zaman, acı, ölüm gibi temalara yer verdiği şiiri hem zamanın ruhunu yansıtır hem de bugüne seslenir sanki.

“yırtarak geçiyor kalbimizden

hayatı da törpüleyen zaman

şuramızda birşey var

acıya benzer

umuda benzer

böyle günlerde hayat

hem acıya, hem acıya benzer

gün ölümle başlatıyor hayatı

her şafak taze bir ölünün üstünde doğuyor

her sabah ölümü anlatıyor gazeteler…”

Arkadaş, ölüm üzerine yazmakta ve düşünmektedir… Ölüm üzerine düşünmeyen genç var mıdır? Gençlikte bunu düşünmek aslında entelektüel bir düşünceden ibaret değil midir? Gerçekten ölmeye yakın olmayanlar tarafından ölüm çokça dile getirilebilir, ama düşsel bir şekilde ve asla gerçeklikte değil. Oysa Arkadaş Zekâi Özger, “Hayatı da törpüleyen zaman”larda yaşamaktadır ve ölüm olanca gerçekliğiyle kendini göstermektedir. 

“…ölüm mü dedim annem

ölüm senin gibi güzel annelerin

senin gibi güzel çocuklar feda etmiş

o tarih atlasında

bir kırmızı gül olur ancak

koksun diye çocukların bahçesi…”

Kenan Yücel’in yayına hazırlamış olduğu Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası ise ancak  Nisan 2014 tarihinde yayımlanmış ve şairin düşü gerçek olmuştur. Bu şiirin başlangıcı yazının başındadır ve Arkadaş orada bizi oyuna çağırmaktadır. Arkadaş Zekai Özger’in şiirinde belki de ölüme ve kayıplara dair depresif duygulanımı örtmeye yardımcı olan oyun sanki hiç bitmeyecek gibidir:

“…Sayın bayan dursanıza gözünüze kuş kaçmış
bu bıyık hiç gitmemiş sesinizin rengine
sakalınız uzamış inmiş ta belinize
at kuyruğu yapınız ya da örgüleyiniz
kedinizin bıyığını usturayla kesiniz
yanaklarım bileytaşı ispirto sever misiniz
yoksul ve utangaç bir müşteriyim ben
sizde güneş bulunur mu biraz/kaktüs alıcam
saksılarım yeşersin üç beş bulut verin de
çok üşüdü güneşten şizofreni olucak
çabuk olun lütfen dikenleri solucak
yanaklarım gobi çölü soğuk su içer misiniz
yüzüm eski bir artist yaşlandıkça shirley temple
elimde bir baş soğan bir baş sarımsak
ah ne kadar şakacısınız hiç hamlet oynamadınızmı
olmak ya da olmamak bütün sorun bu
yanaklarım yul bryner şimşir tarak istermisiniz”