Ahmet Erhan Şiirinde Anne, Baba ve Çocukluktan Kalanlar

Bengi Düşgör

Ahmet Erhan, babasının ölümünün ardından babasından Ahmet adını alan, hüzünlü bir baba-oğul hikayesinin kahramanı. Annesine ise hiç durmadan şiirinde yer veren ve bunu anne-oğul ilişkisinin inceliklerine dokunarak yapabilen bir şair. “Oğul” şiirinde hayırsız bir oğul ve onu bekleyen bir anneye yer veriyor. Ahmet Erhan şiirinde anne, baba ve çocuk tekrar tekrar beliriyor, bazen çocukluk anılarıyla, bazen yeni yetmelik düşleriyle bazen de yetişkinlik kayıplarıyla.

“Anne ben geldim, üstüm başım

Uzak yolların tozlarıyla perişan

Çoktan paralandı ördüğün kazak

Üzerinde yeşil nakışlar olan

Anne ben geldim, yoruldum artık

Her yolağzında kendime rastlamaktan

Hep acılı, sarhoş ve sarsak

Şiirler çırpıştıran bir adam…”

Annesinden uzun zaman önce ayrılmış bir oğulun seslenişini anlatırken bu ayrılığın getirdiği duygusal yorgunluk ve yalnızlık şiire yansır. Sosyolog Bob Blauner şöyle der, “ erkeklerin, erkekliğe ulaşmaları için ille de annelerinden ayrılıkları gerekmez…herkes evden ayrılmalı ve kendini bulmalıdır ama bunun için anneye aşırı tepki vermeye ya da onu reddetmeye gerek yoktur.” Şunu da ekler, “ anneler ve oğullarını konu alan kitaplardan çok daha fazla kitap yazılmıştır anneler ve kızları, oğullar ve babaları hatta babalar ve kızları üzerine…” Blauner, annesel olana yönelik şefkat ve nefret duyguları arasında bir salınımın her erkeğin yaşamındaki olası yerinden söz ederken bir yandan da orta yaş civarında bunun erkekler tarafından tamamlanması gereken bir ruhsal çalışma olduğundan da söz eder. Bu yaklaşım anneye yönelik şefkatin ağır basacağına ve annenin ölümünden öncesinde ya da sonrasında bir yüzleşmenin gerekli olacağına değinir. Blauner bir de şu hüzünlü açıklamayı yapar; “anneye dönüş yolculuğu bir erkeğin orta yaş görevidir, bu annesi ölmeden ya da öldükten sonra yer verilebilecek bir görevdir.” Aslında anneden, büyümek için ayrılmak gerekirken sonra da yine ona dönmekten söz etmektedir.

Oysa Freudyen kuram, Ödipal çatışmanın çözümlenişini, ruhsal gelişimde önemli bir yere koyar, küçük çocuğun anneye ve babaya yönelik arzusundan vazgeçmek zorunda oluşundan söz eder ve anne-oğul ilişkisi de tüm ebeveyn çocuk ilişkileri gibi annenin ve çocuğun birbirine yasak olduğu ensest yasağını içerir. Bu yasak evrensel bir yasaktır ve ödipal arzu da büyüme ve ruhsal olgunlaşma yolunda eninde sonunda baş edilmesi ve terk edilmesi gereken bir arzudur. Anne ve çocuk arasındaki aşırı yakınlık tehlikelidir ve anne, herkesin ilk aşk nesnesi olsa da hem kız hem de erkek çocuk tarafından eninde sonunda terk edilmesi gerekmektedir ve yeni aşklar ancak bu sayede olası hale gelebilecektir.

Etkileyici ve dramatik olduğu kadar yıkıcı da olan bir anne-oğul ilişkisinin konu edildiği Kevin Hakkında Konuşmalıyız adlı filmde Lionel Shriver’ın şu repliği dikkat çeker, “Bir çocuğun sevgine en çok ihtiyaç duyduğu zaman belki de bunu en az hakettiği zamandır”. Oldukça patolojik bir anne-oğul hikayesinin sonunda, herkesi ortadan kaldırarak anneye ulaşmanın yolunu bulan Kevin’in, anne ve oğul arasındaki yakınlıktan yeterince payını alamamış bir ergenin hikayesidir bu film.

Anne ve oğul ilişkisi belki de en doyum sağlanabilen ilişkilerden biriyken bir yandan da en tehlikeli bulunan ve ensestüöz düşlemlerin tuzağına düşmeden içinden geçilmesi zor görünen bir yakınlığa işaret eder. Bu nedenle az yazılır, az değinilir ve ondan uzak durulur.

Oysa Ahmet Erhan şiiriyle annesine korkmadan defalarca seslenir, ondan özür diler, yakınlık ve şefkat bekler. Şiirinde anneye seslenişte hep biraz hüzün ve acı olsa da, annesi tarafından beklendiğini bilen ve tüm hatalarının anlaşılabileceğinden emin olan bir oğul yer alır. “Bugün de ölmedim anne…” diyecektir onu bekleyen annesine.

Blauner’e tekrar dönecek olursam annenin ölümünden ve bu yaşantının çocukluğun büyük yaralarını yeniden açacağından da söz eder. Erkek çocuk yaşamının bir yerinde ilk aşkına veda eder, annesini terk eder ve bunu büyüyüp, erkek olabilmek uğruna yapar. Bir zamanlar geride bırakılan anneyle olan ilişkideki mesafe ve sorumluluk duygusu çoğu zaman öfke yaratan ve her iki taraf için de hayal kırıklıkları ve pişmanlık içeren bir duygulanıma yol açacaktır.

“…Kurumuş kuyunun suyu, incirin

Sütü çoktan çekilmiş

Bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi

Ayrık otları, dikenler bürümüş

Kapıdaki çıngırak kararmış nemden

Atnalı ve sarmısak duruyor ama

Oğlum, mektup yaz diyen

Sesin hala kulaklarımda

Anne ben geldim, ağdaki balık

Bardaktaki su kadar umarsızım

Dizlerin duruyor mu başımı koyacak?

Anne ben geldim, oğlun, hayırsızın..”

Anneden ayrılmak ve anneye geri dönmek son derece yoğun duyguların yaşandığı bir yolculuktur Ahmet Erhan için. Babasını kaybeden bir erkek çocuk olmanın yüküyle, üstelik de Ahmet adını ölen babasının ardından sahiplenmişken.

Lacan, Freud’un anne-baba-çocuktan oluşan Ödipal üçgeninin temel özelliğini, simgesel düzeyde Babanın Adı ile tarif eder. Babanın Adı, gerçek babaya ya da imgesel babaya bağımlı olmayan, simgesel düzene ait bir kavramdır, o düzenin yani dil ve yasa düzeninin kurucu kavramıdır. Lacan “nom-du-pere/non-du-pere” Babanın Adı/Babanın Hayır’ı, kelime oyunuyla, babanın “Hayır!” demesiyle, yani koyduğu yasaklar ve sınırlarla, simgesel düzenin, yasa düzeninin kurucu kavramı olduğuna işaret eder. Gerçek babanın kimliğinden, hatta varlığından ve yokluğundan bağımsız olarak, Babanın Adı çocuk için tanrının ve devletin, yasa koyucu ve yasaklayıcı otoritenin simgeselleştirilmesi anlamına gelir.

Freud’un da Totem ve Tabu’da anlattığı, oğulların birleşerek öldürdükleri totemik baba öyküsü, yasa düzeninin tam da bu yolla yürürlüğe girdiğini, mitik, simgesel Baba’nın ölümsüzlüğe ancak gerçek babanın öldürülmesiyle ulaştığını vurgular.

“…Senin düşlerin baba, bende

Bir ad buluyor kendine

Birbiri ardına ekleniyor sözcükler

Nemli duvarlarında kentin

Deniz köpüğü ve tuzdan dilleriyle..

Senin bakışların baba, bende

Sürüyor, filizleri gibi mutsuzluğun

Uzaklara bakan binlerce göz

Ufkun ardını kolluyor boyuna

Güneşin vurulduğu yerde boynunun.

Senin ölümün baba, bende

Bir anafora kapılarak

Yeniden doğuma dönüşüyor

Köklerini toprak altında saklama

Baba, oğlun daha yaşıyor…”

“Senin bakışların baba…” …Freud, dünyaya gelen herkesin, ödipal çatışmasını çözmekle yükümlü olduğunu söyler ve bunu başaramayanlarınsa nevroza yakalanacaklarından söz eder. Annesel olana yönelik arzu çocuğun erken dönem yaşantısının önemli bir parçasını oluşturacaktır. Baba ise daha fazla bu ilişkiyi sınırlandıran, anne-çocuk arasına bir kastratör olarak giren ve illüzyonel bağı kesen bir babadan söz etmektedir Lacan. Annenin bakışı ise babayı işaret edecektir ve annenin arzusunun nesnesi olamayacağını anlayan çocuk için büyümek ve ensestüöz ilişkiden uzaklaşabilmek, yeni nesnelere arzusunu yöneltebilmek mümkün olacaktır, Fain’in sözünü ettiği “sevgilinin sansürü” bunu sağlayacaktır.

Lacan’a göre annenin varlığı bebek için sadece besin kaynağı olma görevinde değil, kendi benliği için geliştirici bir karşı unsur olmasıyla anlamlıdır. Anne bir ilk ötekidir. Emme, bakma, duyma, dokunma ile bebek, annesine olan bu yönelimleriyle kendi varlığını farketmektedir. Bir başka öteki figürü ise babadır. Baba figürü ailedeki baba kadar Ödipal çatışmadaki otoriter role sahip baba ve onun toplumdaki görünümleridir. Babanın otoriterliği toplumsal bağ için kural oluşturucu ve kuralları içselleştirici bir güce sahiptir. Böylelikle kişi kendi sınırlarını öğrenmiş olacaktır. Bu sınırların psikanalitik ifadesi kişinin hazzını kullanma konusunda öteki tarafından eğitilmesi olarak görülebilir. Bir arzu nesnesi olan bakış ise, imgesele, imgeseldeki ötekine ait arzumuzla ilgili bir durumun ifadesidir. Babanın çocuğuna yönelik arzu içeren bir bakışına değil onu onaylayan bakışına ihtiyaç vardır. Freud, çocuğun hayattaki en önemli ihtiyacının babanın koruyuculuğunu hissetmek ihtiyacı olduğunu söyler. Lacan ise buna babanın onayını da eklemeyi uygun görmektedir.

Ahmet Erhan şiirinde dönemin siyasi yaşamına yönelik protest bir tavrın yanı sıra anne, baba ve çocuk arasındaki üçgende yaşanan beklenti, hayalkırıklığı ve özlem içeren çocuksu bekleyiş de olanca sadeliğiyle görünür olmaktadır. Geç kalan bir baba daima bir endişe duygusunu da doğurmaktadır. İşte belki de tam da bu nedenle şiirindeki çocuk hep derdini anlatmaya ve sesini duyurmaya çalışmaktadır” eve geç gelen” babasına ve herkese.

“…Sokakta biri bağırsa

Sanki tavan çökecek

Kadınla çocuğun üstüne. . .

Bu sokak ne zaman çınlar

Belli belirsiz ayak sesleriyle?

Bu kapı ne zaman çalınır?

Anne, görevini yapmış biri gibi

Usul usul kalkar yerinden

Çocuk ne zaman sıçrar?

Açılır kapı, girersin içeri

Yüzünde sarhoşlara özgü

Tuhaf bir gülümseme

Kaldırıverirsin omzuna beni

Sorarım: Baba niye geç kaldın böyle?

Eski bir türküyle

Kesersin sözümü…”