Hasan Öztürk
Edebiyatımızın kayıtlarına ‘Cumhuriyet dönemi romancısı’ olarak geçmiş Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889- 13 Aralık 1974) için daha öz bir söyleyişle ‘Cumhuriyet’in yazarı’ denilse yeridir. İmparatorluğun son dönemleriyle sonraki uzun Cumhuriyet yıllarının tanığı Yakup Kadri, olup biteni yalnızca aktaran ‘seyirci’ değil de yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Cumhuriyet rejiminin işleyişinde; romancılığı, gazeteciliği, politikacılığı ve diplomatlığıyla etkin rol üstlenmiş ‘katılımcı’ bir yazadır. Ahmet Oktay’ın deyişiyle “rejimin ideologlarından biri”1 Yakup Kadri, rejimin koşulsuz bağlandığı önderini ayrı bir konuma yerleştirirken rejimin işleyişine dair eleştirel bakışını sıkça öne çıkarsa da kurmaca ve didaktik türdeki hemen bütün yazılarında rejimin düşünsel temellerini güçlendirmeye yönelik katkılar sağlamıştır. Edebiyatımızda ‘ırmak roman’ türünün öncüsü sayılması gereken Yakup Kadri’nin bu romanlarında akışını izlediğimiz tarihsel süreç, Niyazi Akı’nın belirlemesiyle “kendi hayatı” ile “içinde yaşadığı toplumun macerası”2 gibi iki önemli kaynaktan beslenmiş bir yazarın gözlemleridir. Yakın dostu Hasan Ali Yücel’in, Edebiyat Tarihimizden (1957) kitabını Yakup Kadri ile sınırlı tutarken “Fikir ve sanat adamlarımızdan öyle birini alayım ki, onun hayatını ve eserlerini incelerken yaşadığı devir de meydana çıkmış olsun…”3 gerekçesi, dikkate değer bir göstergedir. Benzer gerekçelerle Yakup Kadri okunmaksızın Türkiye’nin ‘cumhuriyet rejimi’ sürecinin kavranamayacağını söylemek abartı sayılmamalıdır.
Edebiyat okurunun belleğindeki ‘romancı’ Yakup Kadri, ‘anı’ yazılarıyla da dikkati çeken bir yazardır. Beş kitapta toplanmış anıları da tıpkı yazarın romanları gibi imparatorluk devrinin sonlarından Cumhuriyet sonrasına, iki büyük savaş ile yeni devlet modeliyle çok partili yaşam ve darbeler içeren hayli çalkantılı döneme tanıklık eder. Oldukça uzun ve karmaşık bir zamanın kavşak noktalarından geçmiş Yakup Kadri’nin anı kitapları da yayımlanış tarihlerinin sırasızlığına karşılık ‘ırmak roman’ sürekliliği olan metinlerdir. Anılarını, yazarının yaşam çizgisiyle paralel dizdiğimizde Yakup Kadri’nin anı kitapları şu adlarla sıralanmalıdır: Anamın Kitabı (1957), Gençlik ve Edebiyat Hatırları (1969), Vatan Yolunda (1958), Politikada 45 Yıl (1968) ve Zoraki Diplomat (1954).
Yakup Kadri’nin anı kitaplarından esinle oluşturduğum yazı başlığım, bir belirlemeyi ve aynı zamanda bir sınırlamayı da barındırıyor. Bu yazımda Yakup Kadri’nin anılarından söz edeceğimi ve onun çocukluğuyla yüzyılın başlarının imparatorluk dönemimdeki ‘sanat’ kaygılı edebiyat anlayışıyla ilgili gençlik anılarını içeren ilk iki kitabını dışarıda bırakacağımı yazımın başlığıyla belirledim diyebilirim. Yazım, daha ‘toplumcu’ anılarla ilgilidir.
Anamın Kitabı, kökleri hayli eskilere uzanan Karaosmanoğlu ailesinin Kahire’de doğmuş çocuğu Yakup’un yirmili yaşlarına kadarki yetiş(tiril)me sürecidir. Kitapta tanık olduğumuz, geleceğin hatırı sayılır yazarının çocukluk ve ilk gençlik yıllarıdır. Yakup Kadri, handiyse yetmişine merdiven dayamışken geriye dönerek Kahire, Manisa ve İzmir coğrafyalarındaki günlerine dair anılarını başlangıçta yalnızca kendisi için “yazıp saklamak” istemişken sonrasında Anamın Kitabı adıyla yayımlamış. Kitabının önsöz yazısında haberini vermişse de “ikinci bir Anamın Kitabı” daha yazamamıştır ne yazık ki.
1928’de yayımlanan Ergenekon kitabının sonundaki tarihsiz “Son Söz” yazısı, henüz vatan yoluna çıkmamış Yakup Kadri’nin kendi bohem yaşayışının ve havailiklerinin bir tür öz eleştirisidir. Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, henüz on sekiz yaşlarındayken kendisini “asî bir Anarşist” bilmiş Yakup Kadri’nin, edebiyatı “şahsi ve muhterem” gören Fecr-i Ati ile tanışıp içinden bir daha çıkamadığı edebiyatın dünyasıdır. Okuduğu kitapların kendisini içine çektiği “soyut bir dünya görüşü” macerasından “hayatın realiteleriyle doğrudan doğruya temas ettikten sonra kurtulabil”miş Yakup Kadri, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları’nda, dostluklar kurduğu on yazarı, “otobiyografya niteliği” vermeyi düşünmediği yazılarıyla tanıtır.

Vatanın yoluna çıkış
Son yazısı 31 Ağustos 1922 tarihli Ergenekon kitabının 1928’deki ilk baskına eklenen andığım tarihsiz yazının son paragrafı, 1938’de Prag’da yazdığı Atatürk kitabının “Başlangıç” cümlesinde, “Bizim ilk gençlik yıllarımız bir millî kahramana hasretle geçti.”4 diyen Yakup Kadri’nin vatana adanmışlığının beyanıdır. Vatan gerçeğinin uzağına düşmüşlerin arasına her nasılsa karışmış Yakup Kadri, dayanamayıp sesini yükseltir: “Kendini beğenmişlerle, şarlatanların, avanakların, kıskançların, kötü yüreklilerin etrafımda bu kadar sıkı bir çember teşkil edip dönmelerinin sebebi nedir? Bütün bunlara bağırmak istiyorum: ‘Çekiliniz önümden, dağılınız etrafımdan, bırakın beni, varayım eski uzletimi dolduran berrak yüzlü hayaletlerimi bulayım; varayım, beni hidayete eriştiren asil kahramanımı bulayım, gönlümün yüksek mürşidine kavuşayım.’”5 Yakup Kadri, gönlünün “yüksek mürşidine” dünyanın birinci büyük savaşının şiddetlendiği yıllarda tedavi için gittiği İsviçre’den 1919’da döndükten bir süre sonra,1921’de kavuşabilecektir. Savaşın bitimindeki Mütareke sonrasında İstanbul’a dönünce Anadolu’ya geçme isteğini Ruşen Eşref aracılığıyla Atatürk’e ileten Yakup Kadri’ye verilen görev, bir süre daha İstanbul’da kalarak “İkdam” gazetesinde Millî Mücadele’yi destekleyen yazılar yazmasıdır. Emre itaat ederek gazete yazılarına devam eden Yakup Kadri, sonraki yıllarda “bir küçük kısmı” Ergenekon kitabında toplanan bu yazılarını dönemin ruhuyla özdeşleştirir: “Bunların hiçbirinde benim sun’um taksirim yoktur. Hepsinin kusur veya kıymetleri Milli Mücadele devri dediğimiz o fevkalâde devrin havasına aittir. Bu bir müstesna hasat mevsimi idi; geldi geçti ve bu mevsimde her ruh en güzel meyvasını verdi.”
Vatan Yolunda6, “İkdam” yazarı Yakup Kadri’nin, 1921’de Ankara’ya çağrılıp Atatürk’le buluşmasıyla eklendiği süreçteki anılarıdır. Balkan Savaşları ile Birinci Dünya Savaşı gerçekleriyle yüzleşmiş Yakup Kadri, bu kitabıyla ‘bireysel’ varoluş kaygısından büsbütün uzaklaşıp ‘kolektif ruha’ eklenmiştir. Söz yerindeyse Vatan Yolunda, yazarı için fildişi kulesinden inişinin somut belgesidir. Kitapta, Kurtuluş Savaşı sürecini yöneten Atatürk’ün ustalığına tanık oluruz ki bu, Atatürk kitabındaki düşünce yazılarının pratiğe dökülmüş somut uygulamalarıdır. Kitabının “Önsöz” yazısında “Millî Mücadele hatıralarıma mümkün olduğu kadar objektif birer müşahede mahiyeti vermeye çalışacağım” diyen Yakup Kadri, anılarında kronolojik bilgiler vermek ya da yaygınlaşmış biçimdeki Atatürk sohbetleri aktarmak amacı gütmediğini açıkça söyler. Onun asıl kaygısı, Atatürk’ün “yeni Türkiye’yi sıkı bir inkılâp disiplini altında kurmakta” olduğu 1930’lu yıllarda, “Millî Mücadele ruhunun sönmekte olduğunu belirtmek için ne lazımsa hepsini söyleyebilmiş” olmasına karşılık, “sözde demokrasi ve hürriyet rejiminde o ruhu söndüren sebepleri de aynı samimiyetle araştırıp açıklamak imkânını bulabilecek” olduğundan kuşku duymasıdır.
Avrupa coğrafyasının, “Türk milletinin yeryüzünden kazınmasını, Türkiye’nin dünya haritasından silinmesini istiyor” (VY, 15) olduğuna İsviçre’deyken tanık olan Yakup Kadri, o yıllarda kendisi gibi türlü nedenlerle Avrupa’da bulunan Türklerin “kalbinde dünyanın yeni efendilerine karşı bir isyan bayrağı açılmış” (VY,16) olduğunu ve bu kişilerin çaresizlik içindeyken kendilerini “toplama kampı rejimine tabi kılan tel örgüler hiç değilse bir tarafından kalkıvermiş” olmasına ve kendilerine “Alp Dağları’nın öte yakasından vatan yolu gözükmeye başlamış” (VY, 29) olmasına sevinir. Ufukta İstanbul görünmüştür.
Yakup Kadri’nin “memlekete dönüş” heyecanı, vatan toprağına ayak basınca şaşkınlığa dönüşür: “İstanbul rıhtımına çıkınca bir müddet, uzun bir müddet kendime gelemedim. Sanki, ayağımın altındaki yer sallanıyormuş gibi sendeliyordum. Nereye gidecektim? Ne yapacaktım? Onu da bilmiyordum?” (VY, 35). Alp Dağları’ndan İstanbul’a gelmiş, adaleleri gibi yüreği de “çelikten gibi” sert, henüz otuzuna varmamış Yakup Kadri, “garip ve yalnız adam vaziyetinden” bir an önce kurtularak kolektif ruhla bütünleşmek isterse de “ecnebi” işgali ve sansürü engeliyle karşılaşır. Bu ortamda onun asıl tehlikeli gördüğü, İstanbul’da Milli Mücadele ruhunu kavrayamamış aydınlarının aymazlıklarıdır. 1921’deki davet üzerine varılan Ankara, onun için şehir olmaktan çok öte, manevi bir iklimdir. Kitaba eklenen “Ankara” başlıklı 12 Temmuz 1921 tarihli “İkdam” yazısı, kitabın özeti ve aynı zamanda Yakup Kadri’nin kavuştuğu büyüleyici “destanî bir hava” atmosferini yansıtır. Kitabın, nihayet kavuşulan Ankara ile başlayan son üç bölümü, Kurtuluş Savaşı belgeseli sayılsa yeridir. Kitabın bu bölümleri, Karaosmanoğlu ailesinin Kahire’de doğmuş çocuğu Yakup’un artık Yakup Kadri Karaosmanoğlu olduğu ‘oluşum romanı’ olarak okunmalıdır.
45 yıllık deneyim: Büyük İnkılâp ve Küçük Politika
Yakup Kadri, ‘kurtuluş’ yıllarının anıları Vatan Yolunda kitabını, Mustafa Kemal’in gözlerini gözlerine dikerek kendisine söylediği, “Millî Mücadelemizin bu safhası kapanmıştır, şimdi ikinci safhasını açmamız gerekiyor.” sözleriyle kapatır. Açılması hedeflenen “ikinci safha” hiç kuşkusuz ‘kuruluş’ safhasıdır. Politikada 45 Yıl7 kitabı, işte bu yeni safhanın 1923’teki kuruluşuyla başlayan ve handiyse rejimin ilk elli yılına tanıklığın anılarıdır. Cumhuriyet rejiminin kuruluşuyla pek de hevesli olmadığı politik yaşama giren Yakup Kadri’nin rejimin partisinden ayrılışıyla sonlandırdığı bu politika anıları, onun politik yaklaşımıyla bazı romanlarının özü olduğu kadar yüz yılını geride bırakmış rejimin siyasî tarihinin ayrıntılarını içerir. Hemen belirteyim, ilk kez 1968’de kitaplaşan bu anıları, Cumhuriyet’in onuncu yılındaki -bugünlerde pek çok cumhuriyetçinin ne yazık ki haberdar olmadığı- “Büyük İnkılap ve Küçük Politika” yazısının bir açılımı olarak okumak gerekir.
1946’da yayımlanabilen Atatürk kitabının sonraki baskılarına eklenen on bölümlük “Büyük İnkılap ve Küçük Politika” başlıklı dizi yazı, 1933’te yayımlanmak üzere hazırlanmışken nedense öylece kalmış, 1976’da Yakup Kadri’nin eşinin çabasıyla gazetede yayımlanabilmiştir. Anılan yazının, zamanına göre oldukça büyük kutlama-yayın bütçesinin ayrıldığı 1933 yılında yayımlanmamış olmasının özel/teknik bir nedeni var mıdır bunu bilemiyorum, şayet yoksa yazının yayımına engel ilk gerekçe, on yıllık rejimin işleyiş biçimine yönelik eleştirel bakış olmalıdır. Yakup Kadri ‘içeriden’ birisi olduğundan böylesine gerçek gözlemler yapmıştır, ‘dışarıdan’ bakan birisi olsaydı ya da pek çok zamandaşı gibi kendini dönemin havasına kaptırsaydı o yazıyı yazmazdı. Dikkatli gözlemi bir yana onun cesareti de önemsenmelidir. Bu cesareti iktidar elitinin hışmına uğramasına sebep olmuş da olabilir. Politikada 45 Yıl kitabının özü bildiğim bu yazıdan söz edişim, bugünlerde yüzüncü yılını geride bırakmış rejimin karşılaştığı ve çözmeye çalıştığı sorunları, Yakup Kadri’nin, ayakların yerden kesildiği onuncu yılda görmüş olmasıdır. Dikkatle bakınız, büyük inkılabın küçük politikalara kurban edilişinde Cumhuriyet cephesinde pek bir değişiklik görünmüyor.
“Son Perde” yazısıyla kapanmış Politikada 45 Yıl, 1922 ile 1965 arasının politika anılarıdır. Yakup Kadri’nin bizzat tanık olduklarıyla yanındakilerden duydukları iç içedir kitapta. Atatürk’e içten bir tutkuyla bağlı, kendisini her durumda Kemalist ideolojinin emrinde bilen Yakup Kadri, ‘kurtuluş’ aşamasının anıları Vatan Yolunda kitabında Atatürk’ü öne çıkarışına benzer biçimde ‘kuruluş’ aşamasının bu anılarında daha çok İsmet Paşa vurgusu yapmış gibi görünüyor. Belki Cumhuriyet’in tarihi değil ama Politikada 45 Yıl kitabının olmadığı İsmet İnönü biyografisi eksik yazılmış demektir. Bu anılarda, iki arada bir derede kalmak benzeri, Atatürk ile İsmet Paşa arasında kalmış bir Yakup Kadri gördüm. Bir yanda rejimin kurucusu ve tartışma dışı tutulan Atatürk, diğer yanda Atatürk’ün gölgesinde kalmış olmanın gerginliğiyle rejimin devamlılığından birinci derecede sorumlu gelgitlerin insanı İsmet İnönü… Tarihin kayıtlarında adıyla anılan iki savaş ile Lozan Anlaşması zafer hanesine yazılmış “ikinci adam” İsmet İnönü, askeri yetersizliği ve siyasi/diplomatik beceriksizliğiyle rejimin sahiplerince rejime bir türlü layık görülmemiştir.
Politikada 45 Yıl kitabının ilk yazısının başlığı “1922” ‘kurtuluş’ ile ‘kuruluş’ arasındaki ‘araf’ dönemidir. Politika adayı gazeteci Yakup Kadri, İzmir-Bursa yolculuğundan döndüğü İstanbul’da 1919’daki ilk şaşkınlığını yaşar: “Sanki, hepimizi tek bir amaç, tek bir ülkü etrafında birleştiren Millî Mücadele ruhu ansızın uçup gitmiş; sanki, zaferin büyük rüzgarı Mabeyin’i ve Babıali’siyle saltanat müessesesini süpürmemiş gibi kokladığım bu havada eski devrin ufunetini hissediyorum.” (P45Y, 17). Sivas Kongresi’nde başlayan iktidar kavgası yeni seçim arifesinde alevlenmiş, politikanın oyunlarıyla Manisa yerine Mardin mebusluğuna aday gösterilen Yakup Kadri, bu adaylıktan affını “rica etmek” için mektup yazdığı Mustafa Kemal’den, “Siyasette her türlü manevraya ihtimal vermek muvafık-ı ihtiyattır. Fakat teessüre kapılmak kat’iyyen caiz değildir.” cevabını alır.
Yakup Kadri’nin Mardin mebusu olduğu “1923-1925” arası dönem, kuruluşu gerçekleşmiş yeni rejime uygun yönetici/başvekil bulabilme dönemidir. Bir yanda Mustafa Kemal Paşa’nın “çocukluk arkadaşı, yakın dostu, dert ve fikir ortağı” Ali Fethi Okyar, diğer yanda “İnönü zaferini lazım geldiği gibi değerlendirememiş” olduğu açıkça konuşulurken Atatürk’ün de “biraz ağır işitir” dediği İsmet Paşa… Böyle gergin bir ortamda Atatürk’ün değişen iktidarları dengeleme çabası… Mebus Yakup Kadri, “esas itibariyle şahsi bir mahiyet taşıyan ve hemen hepsinin ağırlık merkezini İsmet Paşa meselesi teşkil eden bu polemikler” sürerken “O sırada yüreğime dokunan şey, sadece, harp meydanlarının destani havası içinde tanıdığım kumandanın politika arenasında düştüğü hazin durumdu.” (P45Y, 47) der. Tartışmaların alevlendiği günlerde iktidarını Takrir-i Sükûn kanunuyla güçlendiren Başvekil İsmet Paşa’ya karşı Meclis kürsüsünde, “bu kanun tatbikatının memlekette, hatta Abdülhamit devrinde bile görülmemiş bir ‘istibdat’a yol açacağı” eleştirileri yüksek sesle söylenmektedir. Cumhuriyet’in henüz kuruluş aşamasında iktidar-muhalefet ayırımı böylesine keskinleşirken “bir köşede” olup biteni gördükçe “siyasi ihtirasların kardeş gibi sevişenler arasında bile ne derin uçurumlar açtığını görerek politika denen şeye karşı bir tiksinti duymakta” olan Yakup Kadri’nin rejimin ikinci yılındaki gözlemi önemlidir: “Nitekim o sıralarda bence bu hadiselerin en önemlisini teşkil eden dünkü Millî Mücadeleciler ve o günkü devrimciler kadrosunun bir kazanç ve menfaat şirketi karakterini taşımaya başlamasıydı.” (P45Y, 79).
“1925-1938” dönemi, rejim için olduğu kadar Yakup Kadri için de önemli zamandır. Cumhuriyet rejimi kuruluşunu tamlayıp devrimlerini gerçekleştirmiş ancak kurucu önderini kaybetmiştir. Cumhuriyetçi Terakkiperver Fırka’dan sonra Atatürk’ün talimatıyla kurulan Serbest Fırka (1930) ilk seçiminin ardından yeni bir talimatla kapatılmıştır. Dönem, “Her türlü samimi fikir ve kanaat muhtevasından yoksun, ya da fikir ve kanaatleri şahsi endişelerin emri altına alan sözde siyasi birtakım mücadeleler…” (P45Y, 84) dönemidir ve “küçük politika” peşindeki İsmet Paşa, iktidar gücünün aksine rejim itibarını kaybetmiştir. Bilelim, yüz yıl sonra özlenen ve tartışılan Cumhuriyet, bu dönemdeki Cumhuriyet rejimidir. Birkaç arkadaşıyla “Kadro” adlı bir dergi çıkarma düşüncesini beyan eden Yakup Kadri, devlet adına konuşan Parti yetkilisi Recep Peker’den “Bu selahiyeti nereden alıyorsun? Böyle bir organı çıkarırsak ancak biz çıkarabiliriz.” cevabını “genel sekreterlik odasının pencere camlarını sarsan bir ses” tonuyla almıştır. Tartışmaların odağındaki Kadro, üç yıllık yayımının ardından Yakup Kadri’nin -Atatürk’ün de içine çekildiği- bir oldubittiyle ‘elçi’ olarak Ankara’dan uzaklaştırılmasıyla yayımdan çekilmiştir. İstanbul’a geldiğinde Atatürk’ü ölüm döşeğinde bulan Yakup Kadri, “bu ölüm döşeği etrafında birtakım çirkin politika entrikalarının dönmekte olduğunu sezinecek” kadar dikkatlidir. Onun gibi “Atatürk’ü her istedikleri zaman gidip görmeye alışmış kimseler, bundan böyle gayya kuyusuna düşmüş gibi” olacaklarının farkındadırlar. “Çankaya, o kadar tatlı ve şerefli hatıralarla dolu olan Çankaya bizim için çıkılmaz, erişilmez, sarp ve çetin bir dağ, bir Kaf dağı, bir Himalaya haline girecekti.” (P45Y, 127) diyen Yakup Kadri’nin, “bürokrasi” ve “devletlû” eleştirisi vurgulu “Büyük İnkılap ve Küçük Politika” yazısının zamanında yayımlanmayışını artık kestirebiliriz.
“1939-1950” dönemi, “bir sfenks maskesi takmış” İsmet Paşa’nın yeni rejimle var olmuş kişilerle “tek heceli sözcüklerle” konuştuğu yıllardır. Çünkü “Ona, arık, sadece cumhurreisi denilmiyor, ‘Millî Şef’ adı takılmış bulunuyordu.” (P45Y, 136). İpleri eline alınca, Atatürk’ün “koruduğu, hoşlandığı” kişileri çevresinden uzaklaştırmakla kalmayan İsmet Paşa, “yalnız Atatürk’ün çevresindekileri darmadağın etmekle kalmış, bunlardan boşalan yerleri birtakım yeni kimselerle ve bir vakitler kendi yüzünden Atatürk’e dargın olanlarla doldurmuştu.” (P45Y, 137). Atatürk’ün birinci ölüm yılı için Türk Ocağı’nda düzenlenen programda Cumhurbaşkanı locası da “bomboş” vaziyettedir, İsmet İnönü sessizce gelip gitmiştir çünkü. Sahnede okuduğu şiirlerle gözleri yaşartan “en hararetli hatip” de yolun yarısındaki Necip Fazıl Kısakürek’tir. 1946 seçimleri ve rejimin partisinin muhalefete düştüğü 1950 sonrasında “bir çınarın kırılan dalı gibi sarkmakta” olan İsmet Paşa’nın “hazin ve perişan hali” için Yakup Kadri, “bir Milli Mücadele kahramanının politik kavgaları içinde düştüğü bu hazin durum karşında içim kan ağlıyordu.” (P45Y, 169) der.
Politikada 45 Yıl kitabının “1950-1965” yazısı, iktidardan muhalefete düşmüş, “yıllardan beri kocaman bünyesini kemiren iç çelişmeleriyle bir deri bir kemik kalmış” CHP’nin, Kasım Gülek ‘in çabalarıyla toparlanışı, iktidar-muhalefet ilişkileri, darbe yılları ve Yakup Kadri’nin partisinden ayrılışının anılarıdır. O günlerde köşkünde, “her zamankinden daha yalnız” İsmet Paşa’nın, “çölde yolunu şaşırmış bir adamdan farkı yok”tur ve Atatürk’ün gölgesiyle daha bir ezilmektedir. 1955’te “yaş haddi” nedeniyle elçilik (Bern) görevinden ayrılan Yakup Kadri artık muhalif bir köşe yazarıdır. “Ulus” gazetesinde hükumetin dış politikasını eleştiren Yakup Kadri, “başbakanı küçük düşürmek” gibi bir ağır bir suçtan da yargılanacaktır. Savcılıktan gelen dava yazısını imzalamak üzereyken bir uyarıyla dikkatini toplayan Adnan Menderes, kâğıdı “elinin tersiyle iterek” müsteşarı Salih Korur’a: “Az kalsın imza edecektim. Her şey aklıma gelebilir ama, günün birinde fikrî ve hissî terbiyemin büyük bir kısmını eserlerine borçlu olduğum Yakup Kadri’ye karşı dava açmayı hayalimden bile geçiremem” (P45Y, 185) diyerek davayı kapatmıştır. Yakup Kadri’nin anlattığına göre Balkan Savaşı yıllarında Ahmet Haşim’le İzmir’de kaldıkları günlerde, şehir kulübünden çıktıkları akşamın geç saatlerinde ortaokul öğrencisi Adnan Menderes, kendilerini gizlice takip ederek nelerden söz ettiklerini dinlemek istermiş. 27 Mayıs 1960 Darbesi’ndeki etkisi çokça tartışılan İsmet Paşa’nın gerçekten “ihtilalin manevi babası” olup olmadığı ve darbe sonrasında bile iktidar olamayan CHP için de Yakup Kadri’yi dinlemek geriyor.
Kitabının “Son Perde” yazısında 1960 sonrasının siyasal olaylarını üyesi olduğu CHP ekseninde özetleyen Yakup Kadri, işler içinden çıkılmaz duruma gelince İsmet Paşa’ya mektup yazarak “Halk partisi saflarında oturmaktan utanç duyduğu”nu açıkça bildirecektir. 1923’te Mardin mebusu olarak politik yaşama giren Yakup Kadri, bu uzun süreci şöyle değerlendirir: “Şu politika hayatına ben nerelerden başlamış, nerelere düşmüştüm? Meğer, Atatürk devrinden arta kalmak ne uğursuz bir akıbetmiş.” Cumhuriyet rejiminin, bu çelişkili gerginlikteki yerleşme sürecini, Yakup Kadri’nin belgesel anılarından öğrenmekte yarar var.

Ankara’dan uzaklaştırılma projesi olarak diplomatlık
Yakup Kadri’nin 1934’te başlatılan diplomatlık görevinin 1955’te yaş haddi gerekçesiyle sonlanışının anıları Zoraki Diplomat, anı dizisinin sonunda yer almasına karşın yayımlanan ilk kitaptır. Kitabın adındaki “zoraki” sözcüğünün, görev biter bitmez kitabın sıcağı sıcağına yayımlanmasında payı olduğunu düşünüyorum, ben de bu gerekçemle ‘başlayan’ değil de onun diplomatlık görevi için ‘başlatılan’ dedim. Âlemin malumudur ki hiç istemediği diplomatlık görevi Yakup Kadri’ye parti-iktidar oyunuyla “cebren ve hileyle” verilmiştir. Üstüne üstlük, Atatürk’ün sağlığında ve onun da içine çekildiği bir oyunla…
Gençlik çağlarındaki birkaç yıllık öğretmenliği dışında memuriyet görevi olmamış Yakup Kadri’nin; Arnavutluk, Çekoslovakya, Hollanda, İsviçre, İran ve yeniden İsviçre’deki diplomatlık anılarını yazdığı Zoraki Diplomat 8 kitabının asıl önemli kısmı, yurt dışı anılarının öncesindeki “Diplomatlık Mesleğine Nasıl Girdim?” ve “Elçiye Zeval Olmaz Derler Ama” başlıklı iki yazısıdır. Adını verdiğim bu iki yazı, Politikada 45 Yıl kitabındaki parti-iktidar içi ali cengiz oyunlarının “Kadro” dergisi sebebiyle Yakup Kadri’ye oynananlarıdır.
Dergisine izin isteyen Yakup Kadri’ye, “Bu selahiyeti nereden alıyorsun? Böyle bir organı çıkarırsak ancak biz çıkarabiliriz.” cevabını, “pencere camlarını sarsan” bir ses tonuyla veren Recep Peker’in, Kadro’dan hemen sonra Anakara Halkevi adına çıkan “Ülkü” dergisinde Parti adına söz sahibi olduğunu unutmayalım. Gerçi Kadro çıkmış ancak yönetimin en tepesine dek varan tartışmaları hiç bitmemiştir. İşin sonu derginin kapatılmasına varmıştır ya bunun da kırıp dökmeden usulüne uygun yapılması gerekir ki Atatürk’ün desteği olmadan bu işin başarılması kolay değildir. Kadro’nun sonlandırılmasının formülü bulunmuştur: Yakup Kadri ‘elçilik’ göreviyle Ankara’dan uzaklaştırılacaktır. Cumhuriyet rejimini hayli güç koşullarda kuran Atatürk, bu kadarcık bir işin de üstesinden gelecektir elbette.
Yurt dışından döndüğü gün, “1934 yılı sonbaharının bir akşamüstü” saatinde İçişleri Vekili Şükrü Kaya’yı ziyaret eden iki yıl önce ‘Kadro uyarısı’ almış tedirgin Yakup Kadri, yakın dostu vekilde garip haller sezer. Şükrü Kaya, uzun süredir görmediği dostuna pek konuşma fırsatı vermeden onu hiç gitmedikleri bir mekâna götürür. Tam konuşacaklarken Atatürk de oraya gelir ve Yakup Kadri’ye “Vay, sen hâlâ burada mısın?” diye sorar. Seyahatten o gün döndüğünü belirten yazara Atatürk: “Yok canım, onu söylemek istemiyorum. Tiran elçiliğine tayin olunduğunu işitmiştim de…” deyince beyninden vurulmuşa dönen Yakup Kadri, orada Ruşen Eşref’in olduğunu söyleyince onun Atina’ya gönderildiği öğrenir. Tam bu sırada İsmet Paşa da gelince ‘zoraki elçi’ Yakup Kadri, oyunun farkına varır: “Hepsini anlamıştım. Yalnız, anlayamadığım bir şey varsa o da bencileyin bir adamcağıza, ‘Seni filan yere elçi göndermeğe, hatta seni bir müddet buradan uzaklaştırmağa karar verdik’ demek için devlet reisinden dâhiliye vekiline kadar en ileri iktidar erkânının rol aldığı böyle kaçamaklı bir tertibe neden lüzum görülmüş olmasıydı.” (ZD, 22)
Vaktiyle Mardin mebusluğu için Atatürk’e mektup yazan Yakup Kadri, bu kez sağlık sorunlarını ileri sürerek elçilik görevini kabul etmek istemese de Atatürk: “Seni, Tiran’da altı aydan fazla bırakmam, emin olasın.” diyerek adı görev olan emri ona vermiştir. Kendisini “bürokrasi denilen mengenenin paslı zincirine kaptırmış” olduğunu anlayan Yakup Kadri, “Kendi gözümde kendimi birdenbire o kadar küçülmüş, o kadar şahsiyetsizleşmiş ve kendi mukadderatımı o kadar başkalarının emrine bağlanmış hissetmiştim ki, az kalsın, ‘Ben bu işten vazgeçtim,” diye haykıracaktım.” (ZD, 39) demekten kendini alamaz. Onun beş ayrı ülkedeki yirmi yıllık “zoraki” diplomatlık serüveni bu karamsar ruh haliyle başlamıştır.

Yakup Kadri’nin zor sorusu: “Size nasıl anlatayım?”
Vatanın topraklarından hayli uzakta, Alp Dağları’nın ardındayken duyduğu özlemle vatan yoluna çıkan Yakup Kadri, aradığı manevi iklime İkdam gazetesindeki Millî Mücadele yazılarıyla kavuşmuştur. Sonrasında Anadolu’ya geçerek rejimin kurucusuyla ‘kurtuluş’ ve ‘kuruluş’ aşamalarında çokça beraber olmuş gazeteci, romancı, milletvekili ve diplomat Yakup Kadri, hayli uzun ve yoğun yaşanmış çalkantılı bir dönemin yakın tanığı olduğundan anıları önem kazanmış bir isimdir. Edebiyatımızın ‘realist’ romancısı Yakup Kadri’nin anıları onca kişisel yargılar içerse de Türkiye’nin ne çok gerçeğinin gözlemidirler. Onun vatan yoluna çıkışıyla sonraki yıllarının tanıklıklarını, deneyimlerini Atatürk monografisindeki “Başlangıç” yazısının, “Ey Kemalist Türkiye’nin bahtiyar gençleri; siz ki, on altı yaşınızda daha bir futbol maçına bile başlamıyorsunuz; bense o yaşta, hürriyet sevgisi yoluna ‘hayat mücadelesi’ denilen korkunç oyuna atılmıştım.” cümlesinin uyarısıyla okuyabiliriz.
Notlar/Açıklamalar:
1. Ahmet Oktay, Entelektüel Tereddüt, (İstanbul: Everest Yay., 2003), s. 206
2. Niyazi Akı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu: İnsan-Eser-Fikir-Üslup, (İstanbul: 1960), s. 123
3. Hasan Ali Yücel, Edebiyat Tarihimizden, (İstanbul: İletişim Yay., 2008 ), s. 8
4. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk, (İstanbul: İletişim Yay., 2016), s.13
5. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ergenekon, (Ankara: Kültür Bakanlığı Yay., 1981), s. 243
6. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Vatan Yolunda (İstanbul: İletişim Yay., 2016)
7. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl, (İstanbul: İletişim Yay., 2021)
8. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Zoraki Diplomat, (İstanbul: İletişim Yay., 2022)


İlk yorum yapan olun