Aslınur Arısoy
Deneyimsel gerçekliklerin birbirinden ayrıştırılıp kutsandığı bu çağda, hakikate yöneltilen sorgulamanın gücü zayıflıyor. Gerçek kişiselleşebilirse ve her biri biricikse, ortak zeminimiz nerede, “biz”i tutacak olan ne? Bugonia, kendi gerçekliklerini mutlaklaştıran, görünürde bambaşka iki insanın benzer ruhsal dinamiklerine işaret eder. Ortak zemin bulamayanların sözün yitimi karşısında, asenkron arı vızıltılarını çağrıştıran, kimliksizleşmelerini ve beraberinde şiddetten çekinmeyişlerini izlemekteyiz.
Film, adını Antik Yunan’daki mite yaslar: boğa ölür, arılar can bulur. Lakin filmde yaşamın çürümeden doğmasından ziyade, insanın çürümeye meyline vurgu vardır. Belki de insan, kırılganlık ve bir arada kalabilirlik açısından zannettiğinden çok daha zayıftır.
Nesiller değişiyor, güçsüzlüğümüz karşısındaki şaşkınlığımız ise baki.
Bilgiye erişimin neredeyse sınırsızlaştığı bu çağda, insan, yine de cehaletini gizleyerek salt bir anlam bulmanın konforundan vazgeçmek istemiyor. İletişimin sınırlarının esnemesiile dekomplo teorileri giderek daha görünür olmakta. Teddy ve Don da, filmde, bir komplo teorisine inanan iki genç olarak karşımıza çıkarlar.
Toplumun ihtiyacı belki de paylaşılan norm ve mekanizmalarla ortak bir zemin oluşturmaktır; belirsizlik ve güvensizliklerin arttığı ortamlarda komplo teorilerini benimseyenlerin de artış göstermesi neredeyse kaçınılmazdır. Bu teorilere inananlar, inanmayanlarda yapay bir istikrar ve köklülük hissi oluşturuyor olabilir: tuhaf olan ben değilim. Peki asıl sorun insanların güvencesiz iklimde tutunacak dal arayışlarında mı yoksa bu iklimi kanıksamalarında mı?
Filmdeki diyalogların, havada asılı kalan baloncuklar gibi olduğu hissine kapılıyor insan, uzun anlatılar, izahın yerini iknaya bırakan çabalar ve kimsenin kulak vermeye niyetli olmayışı. Herkesin kendi içindeki susuz kalan cılız haklılığı yeşertmek niyetiyle, kasıtlı ya da değil, manipüle etme çabası. Bir yanıyla da epey tanıdık olan “konuşsak ne olacak ki, beni anlamayacak” hissinin yavanlığı, akabinde sahnede şiddetin fiziksel görünürlüğü.
Şüphesiz Kahraman
Teddy, topluma uyum sağlamakta zorlanan, farklı siyasi kimliklerde aidiyet arayıp bulamayan bir gençtir. Buna rağmen işine gidip gelen, kimi yönleri gizli kimi yönleri görünür olan ve sıradan sayılabilecek biridir. Teddy’nin dünyayı kurtaracak bir kahraman olduğuna inanmasının arkasında çocukluk travmaları olabilir: babası tarafından terk edilmesi, annesinin hastalığıyla bakım veren rolüne hazırlıksız geçmesi ve şerif Casey’nin ima ettiği istismar öyküsü, ondaki korunmasızlık, yalnızlık ve yetersizlik duygularının kabarık geçmişini ve yoğunluğunu hissettirir.
İnsan zihni yalnızca fiziksel tehditlerle değil, anlamlandıramadığı durumlarla da travmatize olur. Teddy’nin sanrısı Michelle’in uzaylı olduğudur. Sanrısal bozukluklar genellikle dışarıdan kolay fark edilmez Teddy, zor sorularla baş başa kalmış, güçsüzlüğü ve çaresizliği tek başına deneyimlemiştir. Bu koşullarda sanrı, onun için bir savunma biçimi, zihnin kendini iyi etme/sağlam tutma çabası olarak ortaya çıkar.
Travmayı yalnızca kişisel bir talihsizlik olarak adlandırmak da en kibar tabirle sistemin dişlilerine yağ sürmek olacaktır. Teddy, sistemik bir travmanın da taşıyıcısıdır. İçinde bulunduğu sistem ve kurumlar da onu korumamış aksine ona zarar vermiştir. Teddy için, ilaç şirketinin annesini komaya sokması ve özür mahiyetinde verilen paranın paketleme yaptığı işini bırakmaya bile yetmiyor oluşu, içinde bulunduğu güvencesiz atmosferi körükler niteliktedir.
Kimliği tehdit altında olan kişi, ya kimliğini yitirecek ya da gerçeği eğip bükecek belki de onda bir yarık açacaktır. Teddy bu durumda sanrı’ya tutunur; paranoyası onu güçsüz bir kurbandan dünyayı kurtaracak kahraman rolüne taşır. Güvenmeye duyduğu yoğun ihtiyaç, güvenlik açığının temelidir. Teddy, kahramanlık inancıyla kendisini ve kuzenini kimyasal olarak hadım eder. Ardından, annesinin komaya girmesinden Michelle’i sorumlu tutmasına rağmen yine de ona güvenir ve kendi elleriyle annesinin ölümüne sebep olur. Paranoid gruplar, sisteme karşı görünseler de, keskin inanışlarının açmazlarıyla, çoğu kez sisteme hizmet etmeye meyillidirler.
Bize gözünü dikenler bizden olamazlar, öyleyse onlar çok uzaklardan gelmiş olmalılar.
Belki de Teddy’nin zihni böyle bir patikada yürüyor olmasaydı ve insanı daha bütünlüklü algılayabilseydi, yaşadıklarına karşı başka türlü bir mücadeleye girişebilirdi.

Başka Bir Dünyanın Ümidi
Teddy’nin oyununa mesafeli bir eşlikçi olan Don’nun inkârı, daha çocuksu ve yalpalayan bir yerdedir. Güven arayan ve bu arayışında sürüklenen, eylemlerinin nedenini tam anlamlandıramayan, vicdanı Teddy kadar donmamış biridir. Asıl niyeti bu baş edemediği dünyadan, tüm o yalnız kalmışlığından gitmektir. Nitekim Michelle’in onu başka bir dünyaya götüreceği vaadine ikna olduğu anda çekincesizce öldürür kendini.
Yenilmez Olmanın Kaçınılmaz Hüsranı
Michelle, kariyerinde ve sağlığında zirvede görünür; ekran yüzü olarak güvenilir bir imaj çizerken, ekran dışında, çalışanlarına karşı tutumu bizdeki bu imajı zedeler. Steril ofisi, savunma dersleri aldığı, sakin evi ve iş ilişkilerindeki sahte anlayışlılığıyla “ideal olan” rolünü kusursuzca oynar. Ta ki kendi yüzünün maskesini takan iki adam karşısında, bu farazi sağlamlık, ilk darbeyi alana dek.
Michelle’in direnişi ve kurtulma uğraşısının zaman içindeki dönüşümünü izleriz. Teddy karşısında ilk denediği yol alışkın olduğu, sakin ve soğukkanlı, otorite rolüdür, sonuç alamadığında önce mantıkla, ardından gözyaşlarıyla anlaşmayı denese de bunlar da Teddy için ikna edici değildir, ta ki Teddy’nin gerçekliğini doğru varsaymaya başlayıp, onayıncaya dek. Artık onun sanrılı oyununa sızmıştır ve Teddy’nin sanrısını birlikte seslendirebilir olmuşlardır.
“Bazen kötü şeyler, büyük, komplocu bir sebep olmadan da olur.”
Filmin absürt sonu, Michelle’in travmatize olan zihninin perdeye serilmesidir belki de. Michelle’in “zirvede” birisi olarak yaşadıklarına bakalım: İki genç tarafından kaçırılma, şiddet, hayati tehlike, Don’un gözünün önünde ölümü ve Teddy’nin annesinin ölümündeki payı…
Eski hayatından ne kadar da uzak. Bu tepetaklaklıkla baş etmesinin en pratik yollarından biri belki de, dünya baloncuğunu bir dokunuşuyla patlatabilecek kudrette bir uzaylı olması. Teddy evden ayrıldığında, işkence gördüğü evden, ceset parçalarını görmesine rağmen, ayrılmaması ve hayatında belki de en iyi bildiği şeyi yapmaya, kendinden emin görünürlük’e geri dönmesi, belki de ruhsal dengesini koruması için, Michelle’in hem yaşadıklarıyla hem de karakteriyle, kendi içinde tutarlı bir çözüm. Olgusal gerçekliği bir yana bırakıp Michelle’in Andromeda’lı bir uzaylı olduğunu kabul edersek, film, güçlünün savaştan sağ çıktığını göstermek istiyor olabilir mi? İnsanlığın sonunu getirenin insan değil de uzaylı olması, “insan olsa yapmaz” sığınağını sağlamlaştırıyor. Peki, bu durum, kuzenlerin şiddetini meşru kılabilir mi? İlaç firmasının steril odasıyla, işkence yapılan bodrum katındaki oda sahiden ne kadar farklıdırlar birbirlerinden? Her iki mekânın sözde varlığı da insanlığı kurtarmaya yönelik değil miydi? İki taraf da, arkalarında cesetler, insanlığı kurtarmaya mutlak niyetleriyle, hikâyedeki kahraman olmak’a doğru emin adımlarla yürümekteler.
Film bir yanıyla da moderniteyle süslenen güçlü insan imajının çürük yanlarını hicivle mi aklıyor? Öte yandan bizler, karşısında güçsüz hissettiğimiz kimseleri nasıl algılarız; onları birer insan olarak görmeye devam mı ederiz, yoksa canavarlara inanmayı mı seçeriz?
Ve insan ölür? Ya sonra?
Ölü insan bedenleriyle dolu bir yeryüzü kendi canlılığını sürdürmeye devam eder. Kamera ölülerin üzerinde gezer, ironik bir huzur sızar izleyiciye; aynı yerkürenin sakinleri olduğumuzu görürüz; kırılgan ve sınırlı.

