Magda Szabó Romanlarında Geçmişle Yaşamak: Sadakat mi, İhlal mi?

Elif Nur Aybaş

1987’de Macaristan’da yayımlanan ve 2003’te Femina Ödülü’nü kazanmasının ardından Magda Szabó’ya uluslararası bir bilinirlik kazandıran Kapı, yazarın en çok bilinen romanı sayılır. Bu görünürlük, eserin Szabó’nun mutlak ustalık noktası olduğu anlamına gelmese de, onu yazarın dünyasına açılan en elverişli metinlerden biri yapar. Ancak bu elverişlilik, romanın yazarın bütünüyle kişisel bir hikâyesini anlattığı anlamına gelmez. Kapı, birey olarak Magda Szabó’nun duygusal dünyasından çok, iki dünya savaşı yaşamış ve siyasal kırılmalara tanıklık etmiş bir entelektüel kuşağın iç dünyasına açılır. Burada söz konusu olan, tekil bir ben anlatısından çok bir karşılaşmanın tanıklığıdır; bu durum Szabó’nun anlatısal tercihlerinde de açıkça görülür. Anlatıcı, Emerenc’in hikâyesinin parçasıdır; ancak anlatının odağı baştan sona Emerenc’tir. Yazarın ismini yalnızca bir kez, romanın sonunda Emerenc’in ağzından duyarız. Onu Emerenc ile şu ya da bu şekilde ilintili olmayan bir bağlamda hiç görmeyiz.[1]

Kapı’yı, iki kadın arasında kurulan özel bir ilişkinin, gecikmiş bir yüzleşmenin hikâyesi olarak okuma girişimi ne ikincildir ne de azımsanabilir. Cynthia Zarin New Yoerker’daki denemesinde, birinin yazar olduğu iki kadının tutkulu, neredeyse mistik, zamana yayılan gizemli ilişkisi etrafında kurulmaları bakımından Kapı ile Napoli romanları arasındaki benzerliğe işaret eder. “Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım’ın Lila’sı gibi, Kapı’nın Emerenc’ı da yazar için bir muamma; sırlarının ardında, kilitli bir kapının gerisinde yaşayan, nüfuz edilemez bir figürdür”.[2]

Şükran Yiğit, romanı yazarın kendisiyle yaptığı vicdani bir hesaplaşma olarak okur.[3] Yazarın suçu, Emerenc’in yalnızca ona açılan kapısını başkalarına karşı korumakta evin sahibesi kadar kararlı olmamasıdır. Emerenc, onurunu ve sırrını korumak, zayıflıklarını göstermemek adına intiharı göze almışken Magduska onu hayatta tutmak için bunları ihlal etmeyi seçer. Yazdığı romanla Emerenc’in yalnız ona açtığı bu yanını kayda geçirmekle kalmaz onu hiç tanımayanların dahi gözleri önüne serer. Şükran Yiğit’e göre Magduska’nın vicdan yükü budur.

Peki romana hâkim olan duygu gerçekten nedir? Şükran Yiğit’e göre, giriş cümlesinden de anlaşılacağı üzere, utanç. Cynthia Zarin ise, denemesinin başlığıyla doğrudan işaret ettiği gibi buna “mutsuzluk” yanıtını veriyor. Yazarın cevabını ise, yokluğunda Emerenc’in işine talip olan ve mahallelinin gözünde bir ihanet sembolüne dönüşen Adelka’nın, aylar süren bir direncin ardından işe kabul edilmesinde buluyoruz. Emerenc’in hikâyesini yazma düşüncesi, kişisel utançtan doğmaz. O halde Şükran Yiğit’e “hayır,” yanıtını vermeliyiz.

Kapı’nın, bireysel olanın ardındaki toplumsalla ilgilendiği iddiası yazarın külliyatı bütünlüklü biçimde düşünüldüğünde daha iyi anlaşılır. Lila ve Lenu arasındaki ilişkiden farklı olarak Magduska ile Emerenc’in iki ayrı kuşağın, iki ayrı sınıfın, sosyal ve kültürel çevrelerin, bunlara bağlı olarak da travma ve değerlerin insanları olduğunu görmek gerekiyor. Bu nedenle romanın sonunda Emerenc’in büyük mirasının Magda’nın dokunuşuyla parçalandığı sahnenin sembolik yükü son derece güçlüdür. Magda, Emerenc’e sadakatini ancak onun isteğini ihlal ederek gösterebilir.

Magda Szabó, bu yıkıcı bağı, benzer çözümsüzlüğü aslında Kapı’dan çeyrek asır önce, İza’nın Şarkısı’nda da konu edinir. Roman, babasının ölümünün ardından yanına, Budapeşte’ye aldığı annesi Etelka’yla ilişkileri hakkındadır. Yaşlı kadının kentteki günleri, başarılı bir başhekim olan kızının hayatında kendine ait, kızı için lüzumlu hissedebileceği bir yer arayışıyla geçer. Oysa Etelka’nın ev içindeki varlığı, İza’nın kusursuz düzeninde yalnızca bir aksaklık üretir: ıslanan fayanslar, gaz kokulu kahveler, işlevsizleşen gündelik görevler. Sonuçta yaşlı kadın geldiğinden bambaşka bir halde Budapeşte’den ayrılır. Eski evinin, şehrinin ve tanıdıklarının ona iyi geleceğini sanırız ama hikâye umduğumuz gibi ilerlemez.

Romanın izleyen bölümlerinde iki kadın arasındaki ilişkiyi yavaş yavaş kavrarız. İza’nın babası, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra razı gelmediği bir usulsüzlük yüzünden görevinden uzaklaştırılmış, sosyal olarak izole edilmiş bir yargıçtır. Yaşlı kadının evliliği, bu izolasyonu ve maddi güçlükleri telafi etme çabasıyla geçmiştir. İza da bu şartlar altında başarılı, kararlı, becerikli, kontrollü, daima ileriye bakan bir genç kadın olarak yetişir. Öyle bir kendine yeterliktir ki bu başkasına gerek yoktur orada. Ne fakülte arkadaşı ve eski eşi Antal ne de Budapeşte’deki yazar sevgilisi onun yanında var olabilir. Etelka’nınsa sevgisinden vazgeçmesi söz konusu değildir ve bu sevginin bedeli kendisi olur. Romanın sonunda görürüz ki gerçekte İza da bu öz yeterlik hali içinde bir mahkumdur, onu çok ihtiyaç duyduğu şefkatten kaçınılmaz şekilde mahrum bırakan bir mahkûmiyet…

Etelka ile İza arasındaki uyuşmazlığın ardındaki kuşak çatışması çok belirgin şekilde resmedilir roman boyunca. Etelka’nın şahsında gözden düşen taşralı küçük burjuva sınıfını, İza şahsında ise yükselen sosyalist genç kuşağı okuruz. İza, üniversite yıllarında aktif olarak öğrenci hareketi içinde bulunmuştur. Bununla birlikte Etelka, taşralı bir memur eşinin tüm beklenti, duyarlık ve hassasiyetlerine sahiptir. Etelka daima bir nostaljiyle, İza ise şimdiyle kuşatılmıştır. Etelka ne kadar mütereddit ise İza bir o kadar kararlıdır. Etelka basit, gündelik inceliklerle, İza büyük hedeflerle örülü bir hayatın kahramanlarıdır. Etelka’ı çevreleyen objeler anılarla yüklüyken İza için işlevsellik daima önceliklidir. Ancak ikisi arasındaki bu uyumsuz ilişki o denli kemikleşmiştir ki artık onu koparmadan var olabilmek mümkün değildir.[4]

Her iki roman da, hikâyenin akışında yer yer geri dönüşler olsa da, aşağı yukarı yayınlandıkları tarihte, János Kádár iktidarında geçer. Etelka ile İza, Emerenc ile Magduska özelinde karşımıza çıkan kuşak ilişkilerini anlamak için bu dönemin politik ve sosyal iklimini göz önünde bulundurmak önemlidir. Macaristan’daki rejimin diğer doğu bloku ülkelerine kıyasla çok daha esnek olduğu yaygınlıkla dile getirilir. Bu siyasi trend, 1949’da kazandığı Baumgarten Edebiyat ödülü geri alınan, eserlerini yayınlaması yasaklanan, Din ve Eğitim Bakanlığı’ndaki görevinden uzaklaştırılan, bununla birlikte 1956’dan sonra aktif yazarlığa dönen Szabó’nun biyografisinden de izlenebilir. Eski ile yeni arasında Macaristan’dakine benzer uzlaşımlar, birleşimler ve karışımlar gerçekten de özgündür. Bunun hem sosyal hem de kültürel alanda doğrudan deneyimlenebilecek, kendine özgü sonuçları olduğu açıktır.

Bu dönemin ikliminin kaynağını yirminci yüzyılın ilk yarısında meydana gelen politik gelişmelerde buluruz. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dağılınca Macaristan bağımsızlığını kazanmış ancak bu sırada büyük toprak ve nüfus kayıpları yaşamıştı. Bu yenilgi ruhuyla ülke, mihver devletlerinin yanında İkinci Dünya Savaşı’na girdi. 1944’te hükümetin müttefik devletlerle yürüttüğü gizli temaslar dolayısıyla Almanya tarafından işgal edildi. Bu işgalden sonra Macaristan en kitlesel ve hızlı Yahudi katliamlarından birine sahne oldu. Savaş sonrası politik atmosferini işte bu travma, inkâr, yenilgi ve güvensizlik karakterize ediyordu. Takip eden on yıl boyunca Macaristan, komünizmin aşamalı konsolidasyonuna şahit oldu. Parti içindeki Stalinist ve reformist eğilimler arasındaki çekişmeler, tasviyeler, idamlar, tutuklamalar ve sürgünler bu dönemi karakterize etti. Bu uzun ve şiddetli siyasi gerginlik 1956’daki ayaklanmalar zirveye ulaştı. Başbakanın azline rağmen durdurulamayan ayaklanmalar ancak 4 Kasım’da, Sovyet askeri birliklerinin Budapeşte’ye ulaşmasıyla sona erdi.[5] İşte János Kádár döneminin siyasi ikliminin kaynağını eski ile yeni arasındaki on yıllık bu çekişme ve uzlaşma denemelerinin sonucudur. Bu yüzden bu dönem, belli bir yumuşama olduğu kadar öteleme ve bastırmadır da.

Emerenc’in hikayesinin, önce yanında çalıştığı Yahudi aile sonra da tek aşkı olarak tanıdığımız avukat üzerinden bütün bu toplu kıyım ve siyasi tasviyelere dramatik şekilde bağlandığını görürüz roman ilerledikçe. Toplama kamplarına götürüleceklerini anlayan Yahudi aile, kızlarını ve evlerini ona emanet eder. Emerenc, ailenin küçük kızını kendi gayrimeşru çocuğuymuş gibi köye götürdüğünde akrabalarından şiddet görür, köyden dışlanır. Siyasi sebeplerle gizlenen avukat ondan yardım istediğinde ona romantik olarak hepten bağlanır ancak bu aşk karşılık bulmayacaktır. Emerenc yalnız avukatı değil politik ilişkilerini önemsemeksizin birçok kişiyi saklar kapısının ardında. Onun gençliği gerçekten de zorunlu bir hayatta kalma, onurunu koruma pratiğidir baştan sona. Neredeyse bütün şahsi ilişkileri bu pratikle iç içe geçmiştir. Belki de duygusal ilişkilerindeki tutkunun kaynağını da burada, savaş yıllarının travmalarında aramak gerekir. Bu travmatik bağlanma biçimi, savaştan çok sonra evinde çalıştığı Magduska ile ilişkisinde de kendini gösterir. Öyle tutkulu bir bağdır ki bu, eve hediye olarak getirdiği kırık bir bibloyu evin beyi kabul etmek istemediğinden iki kadın haftalarca küs kalır.

Travmatik bağlar meselesinin en dokunaklı ve doğrudan ele alındığı Magda Szabó romanı herhalde Katalin Sokağı’dır. Bu romanda, 1930’ların ortalarından 1968’e dek uzanan bir dönemde Katalin Sokağı’nda yaşayan Held, Elekes ve Bíró ailelerinin hikayelerini okuruz. Binbaşı Bay Bíró, diş hekimi Bay Held ve okul müdürü Bay Elekes’in yalnızca tahta bir perde ile ayrılan evleri, aynı bahçenin içinde, yan yana yerleşmiştir. Okul müdürünün kızları Blanka ve İren, binbaşının tıp okuyan oğlu Balint ve aralarında yaşça en küçük Henriett çocukluk ve gençlik arkadaşlarıdır. 1944 senesinde Alman işgali altındaki büyük Yahudi kıyımı esnasında Bay ve Bayan Held askerler tarafından alıkonulurlar. Bundan sonra binbaşı ve Balint, Henriett’in gizlenip korunmasını üstlenecek ancak başarılı olamayacaklardır. Geri kalanlar için son derece travmatik olan bu kayıpla herkesin başa çıkma biçimi kendine özgüdür. Her biri savaş sonrası Macar toplumunda geçmişe ilişkin farklı yaklaşımları örneklendirirler.

Geçmişin şimdi üzerindeki gölgesini temsilen, bazen bir ses, bazen bir hayalet olarak Henriett tüm hikâyeye eşlik eder. Çocukluk arkadaşlarının, kapı komşularının karşısına çıkar durur. Bütün o eski tanıdıkları onu gördüklerinde bazen başını çevirir, bazen yanından geçip gider ama her defasında yüzlerinde iflah olmaz bir hüzün belirir. Henriett’in hayaleti ise ona yaşamını verecek şey buymuş gibi ismini seslenmelerini bekler ancak bu hiç gerçekleşmeyecektir. Bu geçmişle ne yapmak gerekir? Blanka, İren ve Balint Henriett’in anısını ne yapmalıdır? Magduska Emerenc’yle, İza Etelka’yla ne yapmalıdır? Yaşamlarını hangi biçimde sürdürmelidir bütün bu insanlar? Neleri yanlarına almalı ve neleri tümden koparıp atmalıdır? Bu, hem günlük hayatın nasıl inşa edileceğine hem etiğe hem de politikaya ilişkin bir meseledir.

Magda Szabó, hem Kapı romanından hem de hakkındaki biyografik bilgilerden belli belirsiz sezinlediğimiz kadarıyla sosyalist bir muhaliftir. İçinde yer aldığı küçük entelektüel gruplarda halkçılık ve kültürel faaliyet üzerine düşünür. Stalinist eğilimler döneminde iktidar tarafından açık sansüre maruz kalsa da sonraları resmî kurumlarla yakın temas içinde olur. Devlet televizyonunda programlara çıkar, kültür elçisi olarak hükümet tarafından yurtdışına gönderilir. Emerenc ile yaşadığı karşılaşma duygusal olduğu kadar ideolojik de bir güçlüktür onun için. Halkçılığı Emerenc için bayağı bir safdillikten başka şey değildir. Tüm dayanışmacı ve sosyal kişiliğine rağmen Emerenc aslında gayet pragmatik ve bireycidir. Yine de bu iki karakter gerçek ve çok uzun yıllara yayılan bir bağ ile birbirlerine bağlıdırlar ve bu ilişki her ikisi için de hayati gibi görünür. Tıpkı İza ve Etelka gibi… Sonuçta bu bir aradalığın sonuna dek götürülmesinin mümkün olmadığı ortaya çıkar.

Stalinizmi, durgun suya atılan ağır bir taş olarak hayal etmek uygun bir metafor gibi geliyor. Bu taş, düştüğü yerde suyu ne kadar bulandırırsa bulandırsın, ne denli derine inerse insan sebep olduğu dalgalanma alan genişledikçe zayıflıyor ve etkisini yitiriyor. 1930’lar ve 40’lar boyunca SSCB topraklarını alaşağı eden fırtına, hemen çeperdeki Varşova Paktı ülkelerine ulaştığında artık hızını epey yitirmiş oluyor. İtalya gibi görece geç kapitalistleşen ancak komünizmin çok partili sistem içinde köklü bir kanadı temsil ettiği bir ülkede ise yalnız hafif bir esinti olarak duyuluyor. Herkes savaş sonrasında kendi şimdisinin özgün koşullarıyla ilgilenmek zorunda. Kimileri için geçmiş şiddetli bir baskı ve unutuşun, kimileri için melankolik bir nostaljinin konusu. Szabó gibileri içinse, onlarca yıla yayılan külliyatından anladığımız kadarıyla, son derece işgalci ama o denli de içinden çıkılamayan, etiğe, şiddete, tahakküme ve meşruiyete ilişkin bir meseledir.

Kapı, bireysel bir suçluluk anlatısı olmaktan çok, geçmişle kurulan ilişkinin hangi noktada sadakatten yıkıcı bir ihlale dönüştüğünü sorgulayan bir romandır. Magduska’nın Emerenc’e duyduğu bağlılık, onu yaşatmak adına gizini ihlal ettiği anda, sadakatten çok tahakküme yaklaşır; tıpkı İza’nın annesine sunduğu korunaklı düzenin, şefkatten ziyade dışlayıcı bir öz-yeterlik rejimine dönüşmesi gibi. Magda Szabó’nun romanlarında geçmiş, ne idealize edilecek bir nostalji ne de tümüyle koparılabilecek bir yüktür; onunla yaşamanın bedeli, sürekli bir etik gerilimdir. Emerenc’in kapısının zorla açıldığı an, yalnızca iki kadın arasındaki ilişkinin değil, savaşlar, tasfiyeler ve uzlaşmalarla şekillenmiş bir kuşağın geçmişle kurduğu kırılgan uzlaşının da çöküş anıdır. Szabó’nun ısrarla sorduğu soru şudur: Geçmişi korumak mı gerekir, yoksa onunla yaşamak adına onu ihlal etmeyi mi göze almak? Kapı bu soruya rahatlatıcı bir yanıt vermez; ancak şunu açıkça gösterir ki, geçmişle kurulan her ilişki, ister bireysel ister toplumsal olsun, masumiyetini çoktan yitirmiştir.


[1] Magda Szabó. Kapı. Çev. Hilmi Ortaç, Yapı Kredi Yayınları, 2007.

[2] Cynthia Zarin. “The Hungarian Despair of Magda Szabó’s The Door.” The New Yorker, 29 Nisan 2016. https://www.newyorker.com/books/page-turner/magda-szabos-the-door

[3] Şükran Yiğit. “Magda ve Juliska’nın Hikâyesi: Kapı.” K24 Kitap, 13 Mayıs 2021. https://www.k24kitap.org/magda-ve-juliskanin-hikayesi-kapi-3084

[4] Magda Szabó. İza’nın Şarkısı. Çev. Hakan Tansel, 6. baskı, Yapı Kredi Yayınları, 2019.

[5] Ateş Uslu. “Ellinci yıldönümünde 1956 Macar devrimi.” Devrimci Marksizm 1.1 (2006): 130-154 https://www.devrimcimarksizm.net/sites/default/files/ates-uslu-ellinci-yildonumunde-1956-macar-devrimi.pdf