Philetairos Büstü üzerinden “Maziyi Korumak” Sorunsalı “Çalmışsın Gibi Sergile!”

Bihter Sabanoğlu

Türkiye’nin ilk özel müzesini oluşturan Sadberk Hanım koleksiyonundan bir seçki Meşher’de 11 Temmuz’a dek sergileniyor. “Maziyi Korumak” başlığı altında sunulan objeler arasından özellikle Philetairos büstü, tarih, arkeoloji ve korumacılık üzerine pek çok soruyu akla getiriyor.

Meşher’in İstiklal Caddesi’ne bakan cephesinde bir kaide üzerinden sokağı izleyen, sağ omuzundan tokayla tutturulmuş khlamys’i ve başında diadem’i ile serginin dış dünyaya açılan yüzü Philetairos’un büstü, maziyi korumanın ne demek olduğuna dair sorulabilecek soruların başlangıç noktası olarak tasavvur edilebilir. Ustaca düzenlenmiş ışıklandırma sayesinde galeri içinde üç ayrı surette zuhur eden heykel, adeta ait olduğu İmparator’un kurduğu Pergamon Krallığı’nın yıllar içinde sebebiyet vereceği arkeolojik miras tartışmalarının çok katmanlılığını yansıtır.

Günümüzün Bergama’sını merkez alan Pergamon Krallığı’nı yöneten Attalos hanedanının kurucusu İmparator Philetairos, tarihçi Strabon’un anlattığına göre çocukluğunda bir cenaze töreni esnasında bakıcısının ihmalkarlığı yüzünden kalabalık içinde kaybolup ezilmiş ve korkunç şekilde yaralanarak hadım kalmış bir hükümdardır.[1] M.Ö 3. yüzyılda kurulan hanedanın atasının bir hadım olması, onun inşa faaliyetlerinde güttüğü politikayı etkilemiş, imparator, krallığın istinat edeceği hanedanı oluşturma işini kült ve mimari ile desteklemeyi planlamıştır.[2] Soyunu biyolojik anlamda devam ettiremeyecek Philetairos’un kaderindeki bu ironi, bereket temsilcisi ve kutsal düzenin koruyucusu Demeter kültünün kullanımıyla aşılmış, İmparator, inşa ettirdiği Demeter tapınağını bir yandan aile bütünlüğünü temsil eden annesine adarken bir yandan Tanrıça Demeter’in de manevi desteğini aldığını vurgulayarak yeni bir idari gramer yaratmıştır. Üstelik Philetairos’un tapınak kompleksi Anadolu’ya özgü bir mimarinin meyvesidir; yapılardaki detaylar ve dekoratif öğeler tamamen Anadolu’nun çok kültürlü geleneğini yansıtır. Bergama’nın bu genç uygarlığının mimari programı coğrafi bir özgünlük, bir kültürel sentez üzerinde temellenir. Dahası, Attaloslar hanedan eserlerinde görsel dili oluşturmak için tamamen Bergama’nın doğasından esinlenir. Philetairos’un Akropolis’te gerçekleştirdiği inşa faaliyetleri çevreyle kopartılamaz bir bağ içindedir ve hanedana bölgesel bir kimlik kazandırmıştır. İmparatorun başlattığı bu Bergama menşeli yeni mimari dil, halefleri tarafından devam ettirilir ve Philetairos’tan üç kuşak sonra iktidara gelen 2. Eumenis’in yaptırdığı, Helenistik coğrafyanın Elgin mermerleriyle beraber belki de en fazla aidiyet tartışmasına yol açan eseri Bergama Zeus Sunağı ile zirveye ulaşır. Bilindiği üzere on dokuzuncu yüzyılda Alman arkeolog Karl Humann Bergama Akropolisi’nde kazı çalışmaları yapmış, neticesinde yaklaşık 36 metre genişliğinde ve 34 metre derinliğindeki, hanedan gücünün bu en görkemli tezahürü olan sunak ve beraberinde Philetairos’un kutsal tepesinden çeşitli eserler Berlin’e götürülmüş, bu “başarının” şerefine Berlin’de sırf bu eserlere ev sahipliği yapması adına Bergama Müzesi inşa edilmiştir.

Eserlerin bağlamlarından koparılıp başka coğrafyalarda birer sirk hayvanı gibi seyirci önüne çıkartılarak alkışlatılmaları ve “maziyi koruma” kavramı üzerine fikir yürütürken, Philateiros anıtları vesilesiyle yukarıda kısaca değinilen coğrafi bütünlük meselesini herhalde diğer tüm sorunsalların önüne koymak gerekir. Humann ile kazı çalışmalarına katılan Alman arkeolog Alexander Conze dahi, vicdan muhasebesini özellikle bu “konum” meselesi üzerinden yapar: 

Philetairos Büstü

“Böylesi büyük bir anıtın kalıntılarını orijinal konumundan kopartarak, içinde yaratılmış bulunduğu ve sayesinde tüm ihtişamını hissettirdiği doğal çevre ve ışığı kendisine asla sağlayamayacağımız bir mekâna getirmenin ne demek olduğu konusunda duyarsız değiliz. Ama biz onları gittikçe hızlanan bir yok oluş sürecinden kurtardık.” [3]

Elbette eseri coğrafyadan sökme sadece fiziksel boyutta analiz edilemez; bu bıçak gibi kesiş onun çevresiyle oluşturduğu dili de adeta koparır. Attaloslardan kalanların görsel söylemi soyutlanmış, ilettiği mesajlar havada kalmıştır. Hanedanın kültürel mirasının sergilendiği yeni coğrafyanın Berlin olmasının sebebi ise siyasidir; tıpkı tapınak kompleksinin inşasının Philetairos’un başlattığı politik kampanyanın bir bileşeni addedilmesi ve hanedanın kimliğini şekillendirme amacıyla gerçekleştirilmesi gibi, Berlin’e götürülen bu eserlerin, koleksiyonculukta British Museum ve Louvre Müzesi’ne bir rakip çıkarmak isteyen Alman başkentine arzu ettiği “muasır medeniyet” kimliğini vermesi amaç edinilmiştir. Sömürgeci güçler arasında yerini almaya heveslenen Almanya, İngiltere ve Fransa’ya kültürel alanda kafa tutmaya hazır olduğunu bir mecaz-ı mürsel hâlini alan Attalos kalıntıları üzerinden göstermiştir. Nazilerin içinde gövde gösterilerini yapacağı Zeppelinfeld stadyumunun planı olarak Zeus Sunağı’nın örnek alınması da herhalde tesadüfi değil, tersine sunağa izafe edilen politik gücün bir yansımasıdır.

Coğrafi yabancılaşmanın yanı sıra eserlerin yer değiştirmesindeki bir başka sorunsal, koruma argümanının ne derece geçerli kabul edilebileceğidir. Arkeolojinin ilk adımlarından itibaren başka ülkelerden eser toplama faaliyetini savunmada kullanılan saklama ve gözetme argümanları, 1943 yılında Tell Halaf Müzesi’nin başına gelen felaketle yara almıştır. O yılın kasım ayında, İngiltere’nin düzenlediği bir hava saldırısı sırasında müzeye bir bombanın isabet etmesiyle, Agatha Christie ve Beckett gibi yazarlara ilham veren, insan dışında akrep, aslan ve kuş figürlerini de ihtiva eden Tell Halaf koleksiyonundaki 3000 yıllık bazalt heykeller paramparça olmuştur. Max Freiherr von Oppenheim adındaki banker-arkeoloğun Türkiye-Suriye sınırındaki arkeolojik siteden çıkartarak Berlin’e götürdüğü bu heykeller, 1999’da başlayan ve 2009’da ancak tamamlanabilen restorasyon sonucunda Bergama Müzesi’nde düzenlenen bir sergide tuzla buzla olmuş gövdeleri yapıştırıcıyla tutturulmuş, birer yapbozdan farksız ve şahsi kanaatimce içler acısı yeni halleriyle beğeniye sunulmuştur. 2020 Ekim’inde Bergama Müzesi yeni bir saldırıya daha maruz kalmıştır. Özellikle komplo teorisyenleri ve aşırı sağcı grupların geceleri müze kapandıktan sonra Zeus Sunağı’nda Satanist ayinler yapıldığına dair söylemlerinden hemen sonra[4] müzeye bir saldırı düzenlenmiş, yetmişe yakın objenin üzerine yağlı bir sıvı atılmış, bazıları kolayca temizlenirken bazılarının üzerinden maddeyi çıkarmak mümkün olmamıştır. 

Arkeolog ve tarihçi Alain Schnapp’ın belirttiği üzere coğrafyacı, etnolog veya jeolog gibi arkeoloğun tanımı da hiçbir zaman sömürgeciden çok uzağa düşmez.[5] Schnapp’ın deyimiyle, Batı müzelerinin temelini oluşturan bu “sömürgeci bilim”in, Batı’nın üstünlük hissini perçinlemekten politik güç gösterisi yapmaya kadar pek çok amaca hizmet ettiği ve korumacılığın ise, eğer o his bir zamanlar var oldu ise bile, bunca siyasi ve ekonomik sâikin yanında oldukça arka planda kaldığı söylenilebilir. Bu alanda son yıllarda kısır aidiyet tartışmalarını aşan çözümler öne sürülmesi pozitif bir gelişmedir. Örneğin tam da “maziyi korumak” adına Schnapp, Sınır Tanımayan Doktorlar[6] gibi Sınır Tanımayan Arkeologlar tarzı bir organizasyonun kurulmasını, zengin ülkelerin kendi arkeolojik miraslarını koruyamayan, kimi savaş halinde bulunan kimi ise müzeciliğe bütçe ayıramayan ülkelere yardım etmesini önermiştir.[7] Pedagojik bir öneri de sanat tarihçisi Alice Procter’dan gelmiştir. İnsanları müzelerin koleksiyonlarını hangi yollarla elde ettikleri konusunda bilinçlendirmek isteyen Procter, “Çalmışsın Gibi Sergile”[8] adını verdiği hafifçe provokatör turlarla British Museum, Victoria & Albert Museum, Tate Britain, The National Gallery gibi Londra’nın en ünlü müzelerinde eğitimler düzenleyerek müzelerin koleksiyonları hangi imparatorluk politikalarıyla bir araya getirdiğini, bunlar için ne gibi bedeller ödendiğini anlatmaktadır.

Antropolog Jack Goody’nin “tarih hırsızlığı”[9] olarak ifade ettiği Batı eksenli tarih anlayışının müzeciliğe yansıdığı, “evrensel” arkeoloji bilimin meyvesi olan koleksiyonların da devletlerin öncelik verdiği bakış açıları, politikalar ve zevkler doğrultusunda şekillendiği aşikardır. Müzelerin tarihi miras ve sergiledikleri içerik konusunda daha dürüst ve bilgilendirici davranmaları, izleyicinin de gördüğü obje, anıt ya da kalıntının arka planındaki hikâye konusunda bilgi edinmesi kültürel dünyada organik bir ihtiyaç haline gelmiştir. Nasıl ki kaz ciğeri yiyen bir insanın o besinin hangi acımasız yöntemlerle elde edildiği konusunda bilgi sahibi olması vicdani bir sorumluluk ise, “koleksiyon oluşturmak” gibi naif sözcüklerle ifade edilen olgunun ne manaya geldiğinin bilincine varmak de müze ziyaretçileri için bir sorumluluktur. Maziyi korumanın en etkili yolu da herhalde budur.


[1] Strabon 13.4.1. http://www.perseus.tufts.edu/hopper/text?doc=Perseus%3Atext%3A1999.01.0198%3Abook%3D13%3Achapter%3D4%3Asection%3D1.

[2] Konuda detaylı bir tez için: http://d-scholarship.pitt.edu/6722/1/PiokZanonC_Dissertation_April2009.pdf.

[3] Conze’nin açıklamasının İngilizcesi: https://www.academia.edu/10617410/The_Disembodied_Object_The_Pergamon_Altar_and_Its_Appropriations.

[4] https://www.bbc.com/news/world-europe-54626632.

[5] Alain Schnapp, “La Crise de L’Archéologie, de ses lointaines origines à Aujourd’hui”, Les Nouvelles de l’archéologie, Haziran 2012, s.4.

[6] Médecins Sans Frontières.

[7] Alain Schnapp, “La Crise de L’Archéologie, de ses lointaines origines à Aujourd’hui”, Les Nouvelles de l’archéologie, Haziran 2012, s.4.

[8] Orijinal slogan “Display it like you stole it”. https://www.redbrick.me/decolonising-art-institutions-display-it-like-you-stole-it/

[9] “The theft of history”