Tanagra-mania: Bir Boeotia Köyünden Osman Hamdi’nin Yaradılış’ına Yolculuk

Bihter Sabanoğlu

Her şey, dönemin normlarına göre halkı cahil, kültürel mirası kısır, Yunan tarihine katkısı noksan addedilen[1] Boeotia’nın[2] bir köyündeki mezarlarda bulunan küçücük heykellere başlar. “Mutlu insanların tarihi yazılmaz” deyişini doğrularcasına pastoral bir yörede sessiz sedasız hayatlarını sürdüren halkın gündemine bir anda Avrupa’nın çeşitli bölgelerinden arkeologlar, etnologlar, araştırmacılar girer. Bir zamanlar nüfusta Thebes’i dahi geçmiş, iki nehir arasına kurulu yüksek tepelere hâkim köyün 1870’lerde edindiği ani ünün sebebi, keşfedildikleri yerden hareketle Tanagra adı verilen heykellerdir. Başlarda sadece o bölgeye ait bir imalatın ürünü olduğu varsayılan fakat daha sonra Atina’da başlayarak tüm Helenistik coğrafyada seri üretime tabii tutulduğu anlaşılan bu yeni ve farklı stilin alamet-i farikaları, işlediği günlük hayattan konular ve özellikle kadınlarının zarafeti kabul edilir. Üstelik heykellerde boya (polikromi) izine rastlandığından bu vesileyle Antik Yunan heykellerinin çarpıcı renklere boyanmış olduğu savı da bir kez daha kuvvetle savunulur[3]. Tanagra figürü, yüzünde Arkaik gülümsemesi veya korkutucu bakışıyla bir Tanrı ya da Tanrıça değildir; bu minyatür heykeller ellerinde yelpazelerle dans eden, kumaşlara ve şallara sarılmış şapkalı kadınlar, oyun oynayan çocuklar, bazen de ergenlik çağında erkeklerin oluşturduğu bir evrenden fırlamıştır. Genelde başları hafifçe eğik, bir dizleri kırık, himation adı verilen giysileri belden tutturulmuş, hareketleri ve oranlarındaki simetrinin dışında kompozisyonlarının sadeliğiyle de ünlü, en küçüğü sekiz, en büyüğü altmış santim büyüklüğünde[4], Meander’in Yeni Komedya’sından esinlendiği söylenen bu heykeller, dini amaçlarla kullanılmış gibi görünürler. Onların mezarlara ruhu korumak, bir Tanrı veya Tanrıçaya adak adamak amacıyla ya da yalnızca ölünün sevdiği objeler mahiyetinde yerleştirildiği varsayılır. Sonrasında, bu objelerin dekoratif gayelerle kendilerine evlerde yer buldukları hatta hediye olarak sevgiliye sunuldukları öne sürülse de son görüşler bir tür ergenliğe geçiş, bir olgunlaşma ritüelinin parçası şeklinde algılanabilecekleri doğrultusundadır.[5] Göze bu denli çekici gelmeleri yapılış tekniğinden de kaynaklanır; ateşe atılmadan önce bir kat emaye ile kaplanarak renkleri daha parlak hale getirilen heykeller dönemin diğer kil ürünlerinden farklı olarak çift taraflı çalışılır.

Sadberk Hanım koleksiyonundan iki örneği “Maziyi Korumak” sergisinde görülebilecek Tanagralar, 1878 yılında Paris Uluslararası Sergisi’nde ilk kez sergilenmelerinin ardından kendilerine adeta “Tanagra-mania”,[6] Tanagra çılgınlığı olarak adlandırılabilecek bir ilgi bahşedilir. Birkaç sene içinde edebiyatta, resimde hatta dansta bu heykellere atıflar, onlardan esinlenmeler görülmeye başlanır. Oscar Wilde, bu kültüre biri Dorian Gray’in Portresi’nde (1890) diğeri İdeal Bir Koca’da (1912) olmak üzere iki kez gönderme yapar. Dorian, sevgilisi Sibyl’ı, arkadaşı Basil’e “stüdyondaki şu Tanagra heykelciğinin tüm kırılgan zarafetini üzerini toplamış” ifadesiyle tasvir eder. İdeal Bir Koca’nın ilk sahnesinde ise, eğer bir Tanagra heykeline benzetildiğini duyarsa Mabel Chiltern’in canının sıkılacağı dile getirilir. Marcel Proust, 1913 senesinde yayımladığı Kayıp Zamanın İzinde eserinin ilk kitabı Swann’ların Tarafı’nda, Madam Swann’a bir kraliçe edası veren güzel elbiselerin yerini Tanagra plili Yunan tuniklerinin aldığını belirtir. Gerçekten de o dönem heykellerin giysileri de moda olmuştur. 1912 yılının ocak ayında The New York Times’da çıkan “Paris artık Yunan Modasına Uyuyor: Bahar Stilleri Tanagra Heykellerinin Uçuşan Kumaşlarını Taklit Ediyor”[7] başlıklı bir haber modacıların dar ve uzun eteklerden vazgeçerek ünlü Tanagra heykellerinin omuzdan bağlanan dökümlü modellerini tercih ettiklerini duyurur. Hatta bu Tanagra stilinin yalnız at yarışları ve kokteyl partilerinde mi giyileceği yoksa bir sokak uyarlamasının da ortaya çıkıp çıkmayacağı sorgulanır. The Saturday Evening Post’da yayımlanan Tanagra modasıyla ilgili bir başka haberde dar korselere, şişmiş boyunlara, sıkıştırılmış göğüslere bir son verildiği, kadınların Tanagra heykellerinde gözlemlenen kat kat kumaşlarla arz-ı endam edeceği müjdelenir.[8]

Heykellerin sergiledikleri figürler gerçek hayatta da yansıma bulur. 1900 yılında düzenlenecek Paris Uluslararası Sergisi için yüzyılları kapsayan bir dans tarihi gösterisi hazırlandığında, Yunan danslarının temsil edildiği bölümü tasarlamak için Louvre Müzesi’ndeki tüm Tanagra heykellerinin resimlerinin istendiği, pozlarının, hareketlerinin ve duruşlarının detaylı biçimde etüt edildiği belirtilir.[9] 1914 yılında ise Paris’teki Gaité Lyrique tiyatrosunda Tanagra Dansçısı adında bir opera sahneye konulur. Eser hakkında bir müzik dergisine eleştiri yazan Arthur Pougin,[10] yazısına gösteri esnasında yanında oturan, arkeolojik gelişmelerden bihaber hanımefendinin “bu güzel heykelleri yapan Tanagra da kim?” sorusuyla alay ederek başlar ve bir kez daha heykellerin zarafetine vurgu yapar. Tanagralı kadınların hareketleri dünyanın en başarılı kabul edilen dans sanatçılarından Isadora Duncan’a da ilham kaynağı olur; Duncan heykelleri baz alan bir kompozisyon yaratır.[11]

Tanagra çılgınlığı, dolaylı dahi olsa, Osman Hamdi Bey’e kadar uzanır. Osman Hamdi’nin Paris’teki atölyesinde beraber çalıştığı hocası Jean-Léon Gérôme, Tanagra fenomeninden hareketle bir seri yapıt ortaya koyar. 1890 yılında Paris’te sergilenen Tanagra ismindeki, ayakları altında arkeolojik kazılara gönderme yapan kazması ve toprak içinden seçilen iki küçük heykelciğiyle oturur vaziyette vücuda getirilmiş büyük ölçekli çıplak kadın heykeli[12] bunlardan en bilinenidir. Gérôme bu heykelden sonra Tanagra dizisine neredeyse takıntılı biçimde devam eder; Tanagra Atölyesi, Tanagra Heykelini Vücuda Getiren Sanatçı, Çemberli Dansçı gibi hepsi aynı temayı ele alan tablolar ve heykeller birbirini takip eder. Osman Hamdi Bey’in yoruma son derece açık Yaradılış tablosunun da Tanagra heykellerinden etkilendiği öne sürülmüştür.[13] Osman Hamdi Bey’in mihrap önüne yerleştirilmiş bir rahle üzerinde oturan sarı elbiseli, karnı şişkin modeli Gérôme’un yukarıda bahsedilen Tanagra heykeliyle yadsınamaz bir benzerlik göstermektedir. Edhem Eldem’in Osman Hamdi Bey Sözlüğü’nde aktardığına göre Gérôme’un Osman Hamdi Bey’e yolladığı bir mektupta “son seyahatinizde görmüş olduğunuz Tanagra heykelciği” ifadesini kullanması, Osman Hamdi Bey’in Paris ziyareti sırasında bu heykelinin hazırlık aşamasına tanık olduğu fikrini perçinlerken aralarında on sene bulunan iki eser arasındaki benzerliği de daha makul hale getirir. 

Tanagra buluntularının etki menzili sanat ile sınırlı değildir. Avrupa düşünce dünyasında da milattan önce dördüncü yüzyılda kilden yapılmış bir heykelden varılabilecek en beklenmedik sonuçlara ulaşılmış,  özellikle yirminci yüzyıl başlarında erkek yazarlar heykelleri harem benzetmelerinde ya da dönemin kadınlarının hal ve tavırlarını Tanagra heykellerinde gözlemlediklerini düşündükleri “ideal feminenlik” ile karşılaştırarak ulaştıkları, çelişkili fakat her daim kadınların aleyhine birtakım genellemelerde kullanmıştır.

Örneğin Bizans tarihçisi Charles Diehl 1897 yılında yayımladığı Yunanistan’da Arkeoloji Gezileri kitabının “Tanagra Kazıları” bölümünde Tanagra heykellerinde temsil edilen kadınlar ile Türk kadınlarını birbirine benzetir. Antik Yunan’daki gömülme adetlerine çok ağırbaşlı ve karamsar bir boyut yüklememek gerektiğini söyleyen yazar, dönemin Yunan mezarlıklarının, birbirinin üzerine nizamsız fakat pitoresk biçimde eğilmiş mezar taşlarıyla dolu, gölgeli ve yemyeşil Türk kabristanlarından farklı olmadığını söyler. Yazara göre, nasıl ki servilerin Boğaz suları üzerine aksettiği Üsküdar mezarlığında melankolik düşünceler bulunmaz, güneş ışınları dallarında kuşların şakıdığı ağaçlara vurur, ışığın geliş açısına göre renk değiştiren elbiseleri ile Türk kadınları mezar taşlarının beyazlığına canlılık katar ise Antik Çağ mezarlıkları da aynı çerçeve içinde tasavvur edilmelidir. Evlerin Gynaeceum bölümünde tüm gün kapalı yaşayan Yunan kadınlar için mezar ziyareti tıpkı Türk kadınlarında olduğu gibi bir gezinti bahanesidir. Buralarda sonsuz bir hüznün ve acının izlerini görmemek gerektiğini söyleyen Diehl, bu bağlamda Antik Yunanlıları, Batı tarafından ölüme kendileri gibi yaklaşmadığı düşünülen, hatta ölümle bağlarının daha organik olduğu öne sürülen Doğu halklarına, Osmanlılara yakınlaştırır. 

L’Abbé L. Grenon isimli bir yazar ise Tanagra’dan hareketle, uçuşan elbiseleriyle zeytin ağaçlarının gölgesinde veya sütunlu kolonlar arasında dans eden genç kızların ufkunu süslediği, ağustos böceklerinin şarkılarının dört bir yanında işitildiği, Longus’un Daphnis ve Chloé’de tarif ettiği türden bir Arcadia hayal eder.[14] Yüksek bir sanatsal bir zevke sahip Tanagralı kadınlar yumuşak ve estetik olan her şeye bayılır. Tüm gün güzel kokulu çiçekler toplarlar, bahçelerinde Afrodit’le özleşmiş kırmızı güller bulunur. Çiçek sepeti taşıyan eli belinde bir figür, ona göre bir bayram günü hülyalı yürüyüşüyle taç örmeye giderken zamanda donmuştur; bir diğerinde ise Tanagralı sanatçı, kendini kaplumbağaların aheste hareketlerini izlemeye kaptırmış sarışın bir genç kızı resmetmiştir. Bu cennette duyusal hazlar içinde yaşayan kadınların hayvanlardan tiksinmediğini enteresan biçimde yazısına ekleyen Grenon, muhtemelen bu yolla doğadan, hayvanlardan uzaklaşmış Fransız kadınlarına gönderme yapar. Onun ideal kadınları hayvanları iç içe yaşar, doğayı olduğu gibi kabul eder.

Erkekler tarafından gerçekleştirilen esas “feminenlik ölçümleri” ise Tanagra heykellerini tasvir ederken daimî surette kullanılan zarafet kavramından yola çıkar. Osman Hamdi Bey ile çalışmalar yapan, dönemin arkeoloji çevrelerinin tanınmış ismi Salomon Reinach’ın kardeşi Theodore Reinach, 1899 yılında bu heykeller için birkaç mısra bile yazar:

Her daim zarif fakat yapmacıksız,

Her daim diri fakat telaşsız hali

Tanagra hanımefendisi Antik çağın Parizyen’i![15].

11 Nisan 1880 tarihli bir makalede de, M.R baş harflerini kullanan yazar Louvre Müzesi’ndeki Tanagra heykellerinin klasik bir tasviri ile açılış yapıp birkaç bilgi verici paragraf iliştirdikten sonra kadınlar üzerinden karşılaştırmalara başlar. Mezarlıklara batıl inançlarla yerleştirildiğini söylediği heykelleri saygıdeğer bir ölünün gözlerini şenlendiren bir tür “adak haremi” olarak tanımlar. “Bu heykellerin model aldığı kadınlarla yaşaması kim bilir ne kolaydır! Bir ortamı süslemek, zarifçe ve basitçe eşlik etmek için yaratılmışlardır, namuslu bir erkeğin ayağına dolaşmak için değil!”[16] cümlesiyle başlayan fantezist tasvirine kadınların ev halleriyle devam eder. Ona göre Tanagralı kadınlar sokakta nasıllarsa yuvalarında da aynı şekilde davranırlar; neşeli ve şefkatlidirler. Onlarda gösteriş merakı bulunmaz, huysuzlukları, kaprisleri hele yapmacıklıkları kesinlikle yoktur. Saçlarını ellerinin bir hareketiyle toplayıverirler, vücutlarının etrafına sarılmış elbiselerinin renkleri bir gülücük kadar yumuşaktır. Fransız kadınlarının, o en güzel yüzü bile mahveden meşgul, kasıntı havaları, bastıramadıkları sabırsız halleri elbette bu kadınları ele geçirmiş değildir. Benlikleri balolar tarafından esir alınmamıştır, partiler, arkadaş ziyaretleri tüm meşgaleleri değildir. Onlara zamanın aktığını hatırlatan hiçbir unsur yoktur, onlar zamanın ötesindedir adeta. Pek de orijinal olmayan şekilde kadınları suyun yüzeyinde süzülen güzel kuğulara da benzeten yazar, Tanagralı heykeltıraşların, yeri geldiğinde zarif bir hanımefendi, yeri geldiğinde çocuk emziren bir anne olabilen bu kadınların mahreminin sırrını bize sunduğunu iddia eder.

Milattan önce beşinci yüzyılda yaşadığı söylenen Boeotia’lı kadın şair Korinna’nın, Tanagralı kadınların beyaz elbiselerinden özellikle söz etmesi[17] bu kadınların zarafetinin gerçekten bölgede sözü edilen bir fenomen olduğunu düşündürse de, Paris Uluslararası Sergisi’nden dünyaya yayılan Tanagra çılgınlığının bir patriarkal fantezi furyasının ortaya saçılması ile  sonuçlanması oldukça trajikomiktir.


[1] Charles Diehl. Excursions archéologiques en Grèce (Paris: Armand Colin et Cie, 1897), 362.

[2] Yunanistan’ın orta kısmında, Korint körfezinin kuzeydoğusunda yer alan coğrafi bölge.

[3] https://www.apollo-magazine.com/the-diminutive-dancing-girl-who-made-a-big-impression/.

[4] L’Abbé L. Grenon. Les Figurines de Tanagra. Mémoires de la Société d’émulation de Roubaix. 1 Ocak 1909. 49-174.

[5] Jeammet & Mathieux. “The Figurines as a Reflection of Beliefs and Rites”. Tanagras: Figurines for Life and Eternity (Valencia: Fundación Bancaja,2010), 160-177.

[6] Hans Beck. Localism and The Ancient Greek City-State (Chicago: The University of Chicago Press, 2020), 100.

[7] https://timesmachine.nytimes.com/timesmachine/1912/01/21/100347102.html?pageNumber=31

[8] http://www.saturdayeveningpost.com/wp-content/uploads/satevepost/fashion-20th-century.pdf

[9] Régis Delbeuf. La Turquie et L’Orient à l’Exposition (Constantinople: 1900), 28-29.

[10] Arthur Pougin. “Semaine Théâtrale”. Le Ménestrel: Journal de Musique. 14 Mart 1914. 83.

[11] https://www.youtube.com/watch?v=uEgxQGI6LuU&ab_channel=DickiMacy

[12] https://artsandculture.google.com/asset/tanagra-supplemental/uwHgi8oCk8Tz8A?childAssetId=pwGRzTm2ZcEUgg&hl=en-GB

[13] Edhem Eldem. Osman Hamdi Bey Sözlüğü (Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 2010), 493-495.

[14] L’Abbé L. Grenon. Les Figurines de Tanagra. Mémoires de la Société d’émulation de Roubaix. 1 Ocak 1909. 49-174.

[15] Always elegant but never affected / Always in motion but never in a hurry / The Tanagra lady is the Parisienne of antiquity. Philip Hardie. Ovid’s Poetics of Illusion. (Cambridge: Cambridge University Press, 2002). 217.

[16] “Les Terres Cuites de Tanagra”. Journal Officiel de la République Française. 11 Nisan 1880. 8.

[17] Terpsichore told me/ lovely old tales to sing / to the white-robed women of Tanagra.