Nihat Özdal: “Doğayı hiçbir zaman romantik bir dekor olarak düşünmedim.”

Orhan Aytuğ Tolu

Orhan Aytuğ Tolu, Nihat Özdal ile şairin Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan “Yük Yeri” adlı şiir kitabı ve şiir dünyası ekseninde söyleşi gerçekleştirdi.

İlk gençlik yıllarından itibaren şiirin içindesiniz ve üretken bir şairsiniz. Bazen bir “fanzin” ebadında, bazen “kitap” ebadında eserleriniz yayımlanıyor. Toplu şiirleriniz Yük Yeri adlı kitapta bir araya getirilerek okuyucuyla buluşturuldu.

Yaşamınız Halfeti’de başlıyor. Halfeti özelinde yaklaştığımızda anı, kültür ve bir bütün olarak insanın değerler sisteminin somut toplamı sayılan medeniyet; barajlar, resler, maden sahaları için yok ediliyor. Her mekân ve çevre aynı zamanda anıları, ilişkileri ve somut olmayan değerleri içinde barındırıyor. Özellikle günümüz Türk şiirinde ekolojik sorunların önemsendiğini düşünüyor musunuz, şiirinizi bu bağlamda nasıl değerliyorsunuz?

Ekolojik sorunlar, bu sorunlara yaklaşımımız “tanımlar” odağında uzun yıllar bocaladı. Okul sıralarında suyu H2O olarak öğrettiler. Kültürel yer ve zamanının anlamsal değerlerinden “arındırılmış” şeffaf, tatsız ve kokusuz bir madde olarak öğretilmeye devam ediliyor. Batının geç kapitalizm döneminde şekillenen tanımları şimdi yine aynı şiddette, doğa kaynaklarına bakarken yönetimsel söylemden öteye gitmeyen yaklaşım canımı yakıyor. Aynı eğitim sistemlerinden geçsem de sanırım Halfeti’de bir nehrin kıyısında doğarak biraz “şanslı” başladım.

Halfeti’de büyümek, insanın “yer” kavramını sabit bir şey gibi düşünmesini imkânsızlaştırıyor. Çünkü çocukluğumda mekân dediğim şeyin fiziksel olmaktan çok akışkan bir tarafı vardı. Su; sesleri, kokuları, taşların serinliğini, sabah nemini, hatta insanların konuşma biçimini taşıyordu. Sonra baraj geldi. Ve ben çok erken yaşta modernliğin “ilerleme” fikriyle tanışmış oldum. Modern dünya sürekli bir gelecek inşa ederken arkasında devasa bir kayıp alanı bırakıyor. Türkiye’de baraj meselesine çoğu zaman enerji politikası gibi bakılıyor ama aslında bu aynı zamanda ontolojik bir mesele. Çünkü bir nehri durdurduğunuzda suyun yönünü değiştirmekle kalmıyorsunuz; o coğrafyada yaşayan insanların zaman algısını, çocukluk biçimini, yas tutma imkânını da değiştiriyorsunuz. Buna balıklar ve diğer su canlıları da dahil!

İnsanın doğa karşısındaki yıkıcılığı yeni bir mesele değil. Kokusunun peşine düştüğüm antik dünyanın neredeyse efsanevi bitkilerinden “Silfium” mesela; Kyrene bölgesinde yetişen, baharat, ilaç, koku ve bedensel şifa için kullanılan bu bitki o kadar değerliydi ki sikkelerin üzerine işlendi. Sonra yok oldu ya da en azından tarihsel kayıtlardan silindi. Bugün onun tam olarak hangi bitki olduğu bile tartışmalı. Silfium’un hikâyesi, ekolojik yıkımın modern sanayiyle başlamadığını gösteren erken ve acı bir örnek. İnsan arzusu, ticaret, tıp, mutfak, şifa ve iktidar aynı bitkinin üzerinde birleşiyor; sonunda geriye bir ad, birkaç sikke, bazı metin parçaları ve yokluğun kendisi kalıyor.

Şiirle ilişkim biraz burada başlıyor sanırım. Doğayı hiçbir zaman romantik bir dekor olarak düşünmedim. Türk şiirinde doğa uzun süre pastoral bir güven alanıydı. Oysa bugün doğanın kendisi politik bir mesele hâline geldi. Bir kuş türünün kaybolması, bir maden sahasının açılması, gece karanlığının şehir ışıklarıyla silinmesi, bir bitkinin tarihsel kayıtlarda son kez görünmesi… Bunlar artık çevre haberlerinden ibaret değil. Bunlar insanın dünyada nasıl yaşadığına, neyi tüketilebilir gördüğüne, neyin yasını tutup neyin yokluğunu fark etmeden geçtiğine dair sorular.

İnsan doğaya karşı işlediği şiddeti çoğu zaman önce dilde normalleştiriyor. “Kaynak”, “rezerv”, “potansiyel”, “ıslah”, “verim” gibi kelimelerle dünyayı önce kullanılabilir hâle getiriyor, sonra yok ediyor.

Şiirlerinizde deneyim öne çıkıyor. Deneyimleyen ve hisseden özneyle karşılaşıyoruz. Sizin için poetik açıdan deneyim ve belleğin önemi nedir?

Manzaraya bakanlarla manzaranın içine girenler arasında çok temel bir fark var. Biri dünyayı bir görüntü olarak kurar, diğeri bir temas olarak. Benim şiirimde deneyim dediğimiz şey de tam burada başlıyor. Çünkü uzaktan bakılan bir manzara bellekte estetik bir yüzey olarak kalıyor; içine girilen şey ise bedene, zamana ve dile karışıyor.

Bir nehre bakmakla nehrin içinde olmak arasında yalnızca fiziksel bir mesafe yok. İçine girdiğinizde akıntıya ortak oluyorsunuz. Soğukluk, direnç, ses, dengenin kaybı… Bunların hepsi deneyimin parçası oluyor. Şiirde ilgilendiğim şey de bu: dışarıdan kurulan bir temsil değil, içeriden oluşan bir bilgi. Bu yüzden çoğu zaman özne sabit kalmıyor; bulunduğu yerin parçasına dönüşüyor.

Bellek de buna göre çalışıyor. Uzaktan bakılan şeyler daha kolay hatırlanıyor gibi görünür ama yüzeysel kalır. Oysa içine girilen deneyimler dağınık, parçalı ve bazen anlatılması zor izler bırakıyor. O dağınıklıkla uğraşıyorum…

Benim için yazmak biraz da bu yüzden hareketle ilgili. Bir dağ varsa oraya gitmek, bir yol varsa yürümek, bir ada varsa ulaşmaya çalışmak… Çünkü yerle kurulan ilişki ancak hareketle derinleşiyor. Bu, şiirin de ritmini belirliyor aslında. Durağan bir bakıştan çok, sürekli yer değiştiren, yaklaşan, uzaklaşan bir dil. Yani bakılan şeyle bakana ait olanın birbirine karışması. O noktada şiir artık bir anlatı değil; bir hâl oluyor. Ve o hâl çoğu zaman tamamlanmıyor, çünkü içinde olduğunuz şey bitmiyor.

Türk şiirinde Melih Cevdet’in poetikası için düşünce şiiri yönünde değerlendirme yapılıyor. İlk şiir kitaplarınızdan itibaren sembolik anlamlara ve çağrışımlara açık, hissetmeyi önemseyen şiir dili ortaya koyuyorsunuz. Geleneksel liriğin dışına çıktığınız yönünde eleştiri aldınız mı? Şiir düşünceden bağımsız yazılabilir mi, düşüncesi olmayan şiir mümkün müdür?

Şiirlerimde nesne ya da bir süreç (su, deri, kuş, kumaş…) çoğu zaman düşüncenin taşıyıcısına dönüşüyor. Düşünceyi hissettirmekten çok, düşüncenin kendisini deneyime dönüştürmekle ilgileniyor diyebilirim. Melih Cevdet’in “teknesi” gibi belki… Bu soru odağında Teknenin Ölümünü yeniden okuyunca tekne bir “fikir” değil; katranı, halatı, yağı, yükü olan bir varlık olduğunu hissettim. Ama aynı zamanda düşünmenin kendisi de. Tekne yanarken, parçalanırken, yükünü denize bırakırken aslında bir bilinç de çözülüyor. Yani düşünce burada soyut bir işlem değil; yanma, ağırlık, sürüklenme, yorgunluk gibi somut süreçlerin içinden geçiyor. Şiirde düşünce, bir varlığın nasıl çözüldüğü, nasıl dönüştüğü, nasıl yok olduğu ya da nasıl direndiğiyle ilgili sanırım.

Hayvan türlerine -özellikle kuşlara- özel bir yer ayırıyorsunuz. Ayrıca Deri kitabınıza yansıdığı gibi av-avcı geriliminde avın derisinin çalılıklara, balığın derisinin oltaya takılması insan varoluşunun temsillerine denk düşüyor. Bu bağlamda hayvan türleri hakkında şiir-yaşam bağlamındaki düşünceniz nedir?

Hayvanların şiirimdeki yeri, “doğayı anlatma” ya da bir imge repertuvarı kurma meselesi değil; insanın kendini konumlandırma biçimini sorgulamakla ilgili.

Batı düşüncesinde uzun süre hayvan, insanın karşısında tanımlandı. Aristoteles’ten itibaren “logos sahibi olan” ile “olmayan” ayrımı, daha sonra René Descartes’ın hayvanı bir tür otomata olarak görmesiyle keskinleşti. Bu çizgi, insanın doğadan ayrışmasını meşrulaştırdı. Oysa modern antropoloji ve doğa felsefesi bu hiyerarşiyi ciddi biçimde sorguluyor; insanın dünyayı tek başına kuran özne olmadığı, diğer canlılarla birlikte, karşılıklı ilişkiler içinde var olduğu giderek daha görünür hale geliyor.

Benim şiirimde hayvan bu yüzden temsil edilmez; insanın kurduğu mesafeyi bozan bir varlık olarak belirir. Çünkü hayvanla karşılaşma, insanın kendini merkezde tutma alışkanlığını sarsar. Bir kuşun yön bulması, bir balığın akıntıya karşı hareketi ya da bir sırtlanın uykusu, dünyayı yalnızca insanın bakışına göre düzenlenmiş bir yer olmaktan çıkarır. Bu karşılaşmalar, düşünceyi de dönüştürür; çünkü artık düşünce dışarıdan kurulan bir sistem değil, temasın içinden geçen bir şey haline gelir.

Deri’deki av–avcı gerilimini şiddet, ölüm ya da türler arası karşılaşma üzerinden okumak eksik kalır. Orada asıl mesele, derinin benliği kuran ilk yüzey oluşu. Deri, insanın ve diğer canlıların dünyayla temas ederken kendilerini kurduğu ilk sınır. Etki alma, iz taşıma, yaralanma ve bağlanma ile ilgili bir yüzeyden bahsediyoruz. Bu yüzden Deri’de balığın oltaya, geyiğin çalıya, böceğin kabuğa, kuşun kanada yakınlığı yalnızca hayvan imgeleri üretmiyor; benliğin dış dünyayla hangi noktalarda inceldiğini, nerelerde yırtıldığını da gösteriyor.

“Olta her zaman daha ağırdır dokunduğu parlaklıktan” dizesinde de avlanan yalnızca balık değil; avcı da temas ettiği şeyin ağırlığına yakalanır. “Av ya da avcı arasına uzanan ince yolun çelik halkalarına ilk takılan kim?” sorusu bu yüzden önemli: Şiirde av ile avcı birbirinden tamamen ayrılmış iki konum değil; aynı gerilimin iki ucu gibi. Deri burada sınırın ne kadar kırılgan olduğunu gösteren bir organ.

Hayvanla karşılaşma, insanın kendi derisine, kendi açıklığına, kendi yaralanabilirliğine dönmesi…

Düğmeler, Deri, Koordinatlar üçlemesi “parçalar” ortak paydası üzerine kuruluyor. Kalıp, şekil alma-verme, kopuş, göç kavramları ve parçalar temeli dikkate alındığında Makas kitabı bu “üçlemeye” dâhil edilebilir mi? Yeniden bir üçleme hazırlasaydınız Düğmeler, Kumaş, Makas bir bütünlüğün bileşenleri olabilir miydi ya da toplu şiirleriniz tekrar basılsaydı?

Bu soruya tekstil tarihi üzerinden bakmak aslında üçlemenin iç mantığını daha görünür kılabilir. Çünkü tekstil dediğimiz şey baştan beri bir parçalar sistemi:

lif → iplik → kumaş → kesim → dikiş → düğme…

Yani hiçbir zaman “bütün” olarak başlamıyor; hep bir araya getirilmiş, kesilmiş, bağlanmış ve yeniden kurulmuş bir yapı.

Düğmeler, Deri, Koordinatlar hattında yaptığım da buna benzer bir şeydi. Deri en ilkel yüzey; henüz kesilmemiş ama dünyayla temas eden ilk katman. Düğme ise parçalanmış olanı yeniden bir arada tutma çabası. Koordinatlar ise bu parçaların artık yer değiştirdiği, dağıldığı ve yeniden konumlandığı bir alan. Yani üçü birlikte düşünüldüğünde: yüzey, bağ, dağılım gibi bir hareket var.

Makas bu yapıya dışarıdan eklenen bir kitap değil aslında; tam tersine, tekstil mantığında bakarsak sürecin en kritik eşiği. Çünkü kesmeden biçim oluşmaz. Terzilikte kalıp dediğimiz şey, kumaşın kesilmesiyle başlar. Yani makas formun doğuşunu da temsil eder. Bu yüzden Makas, o üçlemenin içine rahatlıkla dâhil edilebilir; hatta geriye dönüp bakınca eksik halkayı tamamlayan bir araç gibi duruyor.

Ama sizin ikinci öneriniz —Düğmeler, Kumaş, Makas— tekstil tarihi açısından daha “sistemli” bir bütünlük kurabilir. Süreç de belki daha doğrudan okunabilir…

Toplu şiirler yeniden basılsa, kronolojik bir dizilim yerine bu tür maddesel ve işlemsel akışları görünür kılmak daha ilginç olurdu belki.

Şiirlerinizde “bütünleşik duyu” diye tarif edilen sinesteziyi kullandığınız örnekler mevcut. Kokular konusunda çalışmalarınız var. “Örneğin bir karanfil üstüne şiir yazılmışsa, karanfil de yenilenmiş, başka bir karanfil olmuştur.” der Sabahattin Kudret Aksal. Yapısından kaynaklı zorluklara sahip olan kokuyu şiire aktarmayı düşündünüz mü, kokular şiire aktarılabilir mi? Belki de ilerleyen teknolojide… Ayrıca sinestezi deneyimini merkeze alan atölye vb. biçimlerde çalışma yapma gibi bir düşünceniz var mı?

Benim için koku artık şiirin dışında duran bir alan değil. Uzun süredir yaptığım çalışmalarda kokuyu zaten şiirin başka bir formu gibi düşünüyorum, üretiyorum. “Kokular şiire aktarılabilir mi?” sorusunun cevabını arayan sergilerim de oldu. Elbette bir metnin ritmi, boşluğu, hafızası ya da kaybı kokusal bir karşılık üretebilir.

Şiirlerimdeki sinestezik yapı da biraz buradan geliyor sanırım. Sesin renk gibi davranması, kokunun dokunsal bir şeye dönüşmesi ya da bir gölgenin sıcaklık hissi yaratması… Bunlar bilinçli olarak kurulmuş süsler değil; dünyayı algılama biçimimle ilgili. Kokuyla çalışmaya başlayınca bunu daha net fark ettim. Çünkü koku zaten tek başına hareket etmiyor; belleği, sesi, bedeni, mekânı ve zamanı birlikte taşıyor.

Şiirlerinizi disiplinler arası şekilde inşa ediyorsunuz. Çağımızın bilimsel ve teknolojik düzlemde yaşadığı küreselleşmenin sonucu olarak şiirin evrimsel bir süreç yaşadığını düşünüyor musunuz?

 “Evrim” kelimesi şiir için biraz problemli; çünkü şiir doğrusal ilerleyen bir tür değil. Ama şiirin duyusal, teknik ve düşünsel araçlarının tarih boyunca değiştiği açık. Bu değişimi “ilerleme” olarak değil, yeni karşılaşmalar ve yeni malzemelerle genişleme olarak okumak daha doğru.

Antik dönemde şiir zaten disiplinler arasıydı; müzik, ritüel ve bedenle birlikte var oluyordu. Homer’in destanları yazılmadan önce söyleniyordu; ritim ve hafıza, metnin kendisinden daha belirleyiciydi. Yani şiir ilk halinde zaten bir “tekil tür” değil, bir performans sistemiydi.

On beşinci yüzyılda Johannes Gutenberg ile matbaanın yaygınlaşması şiiri kökten değiştirdi. Şiirin sayfadaki yeri belirginleşti, görsel düzen kazandı, tekrar üretilebilir hale geldi. Belki bu, şiirin “gözle okunur” bir sanat haline gelmesinin de başlangıcı.

On altıncı yüzyıla geldiğimizde teknoloji ve bilimle temas çok daha doğrudan hale geliyor. Guillaume Apollinaire’in kaligramları, Stéphane Mallarmé’nin sayfa boşluklarını anlamın parçası haline getirmesi ya da e. e. cummings’in tipografiyi bozması, şiirin artık yalnızca dil değil, mekân ve görsellik üzerinden de kurulduğunu gösteriyor.

Aynı yüzyılda Marcel Duchamp’ın “ready-made” yaklaşımı sanatın malzeme sınırlarını kırarken, şiir de bundan etkileniyor. Nesne, gündelik hayat, teknik dil şiirin içine giriyor. Ezra Pound’un “Make it new” çağrısı ya da T. S. Eliot’ın metinlerarası yapısı, şiirin artık bilgiyle, tarihle ve kültürel katmanlarla birlikte düşünülmesi gerektiğinigösteriyor.

Daha yakın dönemde ise teknoloji yalnızca bir araç değil, bir ortam haline geliyor. Kenneth Goldsmith’in “uncreative writing” yaklaşımı ya da Christian Bök’ün DNA içine şiir kodlama deneyi (Xenotext), şiirin artık biyoloji, veri ve algoritma ile temas kurduğu bir aşamaya işaret ediyor. Aynı şekilde dijital şiir, kod şiiri, yapay zekâ destekli metinler şiirin üretim ve okuma biçimlerini değiştiriyor.

Benim yaptığım disiplinler arası kurgu da bu tarihsel hattın içinden geçiyor ama doğrudan teknolojik bir heyecanla değil. Haritalar, koordinatlar, koku, tekstil, hafıza taşları, yenilebilir şiirler… Bunlar çağın dünyayı algılama biçimleri.

Örneğin bugün bir kuşun göçünü düşünürken yalnızca doğayı değil, GPS verisini, iklim krizini, sınır politikalarını da düşünmek zorundayız. Bu yüzden şiirde kuş artık romantik bir imge değil; çok katmanlı bir bilgi alanı. Bu bağlamda şiirin “evriminden” söz edeceksek, bu evrim türün kendisinde değil, şiirin temas ettiği dünyada gerçekleşiyor. Şiir de buna yanıt veriyor.

Ama önemli bir şey var: Şiir ne kadar değişirse değişsin, hâlâ en ilkel araçlarla çalışıyor, ses, ritim, tekrar, nefes, boşluk. Bu yüzden bir yandan DNA’ya yazılan şiir mümkün olurken, diğer yandan bir ağıt ya da destan aynı güçle var olabiliyor.

Koordinatlar kitabınızda şiirlerinizin başlığı dijital haritaya girilebilecek konum bilgisinden oluşuyor. Uzağın yakınlaştırıldığı dijital dönüşüm aşamasından geçiyoruz. Şiirde yaptığınız bu açılımla okuyucuyu şiirin yazıldığı mekâna davet ederek sürece dâhil mi etmek istediniz? Bu açılımla okuyucunun şiire yabancılaşması (bizim toplumumuz açısından) bir derece daha aşılabilir mi?

İnsan bir zamanı kaybedebilir; o günün ışığını, konuşmanın tonunu, rüzgârın yönünü, kendi içindeki duyguyu artık tam olarak geri çağıramaz. Bellek eksiltir, bozar, bazen koruduğunu sandığı şeyi bile başka bir şeye dönüştürür. Ama o zamanın yaşandığı yerin koordinatı elinizdeyse, kaybolduğu/bulanıklaştığı sanılan tamamen kaybolmaz. Çünkü koordinat, geçmişin kendisini saklayamasa da geçmişe açılan kapının yerini saklayabilir. Evim sular altında kalınca dalışa başlamıştım, yani bir yer ile bağlantılı kayıp duygusunun kökleri bende eski, o yeri/yerleri kaybetmeme kaygıları ile başladı koordinatlar.

Zaman akıp giderken, insanın dünyaya tutturduğu çok küçük ama kesin bir işaret. O işaret, “burada bir şey oldu” diyor. Ne olduğunu bütünüyle açıklamasa da, hatta bazen hiçbir şey açıklamasa da; dönüş ihtimalini açık bırakıyor. Şiirin başlığına koordinat koymak, okura hem mekân bilgisi vermek hem de “nostalji”yi haritada izlenebilir kılmaktı.

Zamanın telafisi yoktur ama yer, bazen telafinin imkânı gibi davranır. Aynı ana dönemezsiniz; fakat aynı yere dönebilirsiniz. Bu dönüş, geçmişi aynen geri getirmez. Belki daha acı bir şey yapar: kaybolan zamanı, yerin değişmeyen ya da değişmiş yüzü üzerinden yeniden hissettirir. Koordinatın şiirsel gücü belki buradan geliyor. Bu yüzden Koordinatlar’daki açılım “okuru mekâna davet etmek” olduğu kadar, okura ve belki bana da bir geri dönüş olanağı da bırakıyor. Böylece şiir, geri dönülebilen, yeniden yoklanabilen bir iz hâline geliyor.

Yabancılaşma meselesine gelince, koordinatlar deneyimle kurduğu bağlarla okuru şiire yaklaştırıyor. Bugün herkes harita kullanıyor, konum gönderiyor, yer bilgisiyle yaşıyor. Koordinat, aslında gündelik hayatın çok tanıdık bir dili. Bu dili şiire taşımak, okur için sık kullandığı bir alanla yakınlık da kurdu.

Çerçeve kitabınızda biçim değişikliği yapıyorsunuz. Her çerçevenin sınırını aşmayan şiirlere yer veriyorsunuz. Bu bağlamda günümüz şiirinde önemli bir yer tutan görsel-somut şiir hakkındaki düşünceleriniz nedir? Şiirin kulağa mı göze mi hitap ettiği (en temelde duyguya/hissetmeye) sorusundan hareketle somut-görsel şiir görme engelli bir insana hitap edebilir mi?

Çerçeve’de yaptığım şey, biçimsel bir oyun olmaktan çok görme ideolojisini sorgulamaktı. Bir kitabı bir manzaraya tuttuğumuzda -ya da bir manzarayı çerçevenin içine aldığımızda- aslında iki şey olur, içeride kalan görünürleşir, dışarıda kalan silinir. Bu silinme çoğu zaman fark edilmez. Oysa fotoğrafın, ekranın, hatta sayfanın kendisi bir seçme ve dışarıda bırakma makinesidir. Çerçeve bilginin nasıl eksik kurulduğunu dair bir itirazdı…

Çerçeve ile görsel şiir arasında doğrudan bir devamlılık yok. Görsel şiir sayfayı bir yüzey olarak genişletir; çerçeve ise yüzeyi daraltır. Biri yayılma, diğeri kısıtlanma üzerinden çalışır. Ama ikisinin kesiştiği yer şu, şiirin artık yalnızca dilsel bir akış değil, yerleştirilmiş bir varlık olduğunun kabulü.

Görsel şiirle kurduğum ilişki ise daha erken dönemde, Zinhar ve Poetikhars’ta başlayan başka bir hat. İlk şiirimin yurtdışında görsel şiir olarak yayımlanması ve sonrasında yaptığım Türkiye’nin ilk görsel şiir sergileri, şiiri sayfadan çıkarıp mekânın içine yerleştirme çabalarımın bir parçasıydı. Çünkü görsel şiirin asıl kırılma noktası tipografiyle oynamak değil; şiiri bir yüzeyden alıp başka yüzeylere -duvar, zemin, nesne, ekran- taşımak. Bu yüzden görsel şiiri hep bir tür “yer değiştirme pratiği” olarak düşündüm. Google’dan Sonra kitabını hâlâ tamamlayamadım. Görsel şiir, dijital çağla birlikte sürekli yer değiştiren bir şey. Ekran değiştikçe şiirin yüzeyi de değişiyor. Bu alanda kafa yormaya devam ediyorum…

Şiirin kulağa mı göze mi hitap ettiği meselesine gelirsek, bence bu soru artık yeterli değil. Çünkü şiir tarihsel olarak kulağa aitti, sonra göze taşındı, şimdi ise yeniden çok duyulu bir alana açılıyor. Görsel şiir bu geçişin bir aşaması. Ama tek başına yeterli değil. Çünkü görme duyusuna yaslanan her şey, kaçınılmaz olarak dışarıda bıraktıklarıyla birlikte çalışır. Dahası sadece burunla “okunan” şiirler de yapıyorum…

Bu yüzden benim için şiir ne kulağa ne göze ait, duyunun sınırında gerçekleşen bir hal.

Disiplinler arası ve müstakil disiplinlerde çalışmalar yürüten bir şair olarak günümüz insanını kuşatan, hızın etkisi altına aldığı özel ve kamusal alana ulaşan yabancılaşmanın yönü, boyutu ve mahiyeti hakkında neler söylemek isterseniz? Yabancılaşma gerçeğinin şiirinizle ilişkisi nedir?

Yabancılaşmayı hızın örgütlediği bir yaşam rejimi olarak düşünmek gerekiyor. Modernlik zaten zamanın ölçülmesiyle başladı; sanayiyle birlikte hız üretkenliğin ölçüsüne dönüştü, dijital çağda ise neredeyse varoluşun koşulu haline geldi. İnsan artık bir yerde durmadan başka bir yere geçiyor; bir duygu tamamlanmadan başka bir uyarana maruz kalıyor. Bu da hem özel alanda hem kamusal alanda derin bir yabancılaşma yaratıyor.

1980’lerin sonunda İtalya’da ortaya çıkan Slow Food hareketi önemli bir kırılma. Carlo Petrini’nin başlattığı bu yaklaşım, zamanın nasıl yaşandığına dair bir itirazdı. Ardından Cittaslow (Yavaş Şehir) hareketi geldi; kentlerin hızla değil, yerel ritimleriyle, hafızalarıyla ve ilişkileriyle var olabileceğini savundu. Bu hareketlerin Türkiye ayağında aktif olarak çalışmaya devam ediyorum.

Kendi yaptığım çalışmalarımda -özellikle koku, gastronomi, mimari ve ekolojiyle kurduğum ilişkilerde- bu hattın izleri var.

Şiir, hızın dayattığı tüketim mantığına direnen bir form. Yazdıklarımın toplamına “yavaş şiir” denilebilir mi, bilmiyorum. Günümüz insanı doğaya, zamana, bedene ve duyularına yabancılaşıyor. Görüntüye aşırı maruz kalırken dokunmayı, kokuyu, beklemeyi unutuyor. Benim şiirimde koku, su, deri, kumaş, kuş, taş gibi unsurların bu kadar yoğun yer almasının nedeni de belki bu. Bunlar hızla tüketilemeyen, ancak temasla ve zamanla açılan şeyler.

“Yavaş şiir” dediğim şey buralarla ilgili… Şiirin dünyayı yeniden yavaşlatma, bir anı genişletme, bir mekânda daha uzun kalmayı mümkün kılma gücü var… Günümüz insanı artık hiçbir yerde, hiçbir şeyde yeterince kalamıyor. Bir kalışın içinde olmadan, bunun farkında olmadan dünyayla ilişki kurabilmek ne kadar mümkün?

Göç, yolculuk ve yenilenmenin sizin ve şiiriniz için taşıdığı anlam nedir?

Göç ve yolculuk yazma biçimimin kendisi. Koordinatlar kitabı için Avustralya’dan Güney Afrika’ya yaptığım yolculuklar mesela; bir metnin nerede yazıldığı, hangi iklimde, hangi gerilimler içinde kurulduğu benim için metnin içeriği kadar belirleyiciydi. O yüzden çoğu zaman bir yeri yazmıyorum; o yerin içinden yazıyorum. Yolculuklarımda benzer bir izlek var. Su Seyahatnamesi’nde de geçtiğim nehirler, daldığım okyanuslar, iklim krizine dikkat çekmek için başladığım “Hafıza taşları” performans serimde farklı sulara bıraktığım mermere yazılı şiirler…

Göç meselesine de buradan bakıyorum. Göçü insan hareketi olarak okumuyorum. Kuşların rotası, suyun akışı, iklimin kayması… Bunların hepsi birlikte düşünüldüğünde göç, dünyadaki dengelerin yer değiştirmesi anlamına da geliyor. Şiirde bu hareketi romantize etmek yerine, onun yarattığı kırılmayı, gerilimi ve dönüşümü görünür kılmakla ilgileniyorum.

Yaşamınızda ve şiirinizde önem arz eden suyun taşıdığı anlam/lar hakkında neler söylemek istersiniz?

Bedenlerimizde taşıdığımız su oranını hesaba katınca toprağa bu kadar bağlı olmayı anlamıyorum. İnsan yaşamı da topraktan çok su gibi hareket ediyor. Nehirler gibi bir kaynaktan doğuyoruz, kimi yerlerde büyüyor, kimi yerlerde küçülüyoruz, kıvrımlar oluşturup, kimi yerler hızlanıp bazen yavaşlıyoruz ve en sonunda nehirler gibi kendimizden daha büyük bir döngüye katılıyoruz. Bedenlerimizde taşıdığımız sular, kan, lenf, göz yaşı bunların yakınlarımızda akan bir nehir ile bağları yok mu? Yukarılarda pek çok soruda bu soru bağlamında zaten çok cevap verdim sanırım…

Özellikle ilk kitaplarınızdan itibaren tematik şiirlerden oluşan kitaplarınız yayımlandı. Merkeze bir nesne, tema, belirli bir içeriği yerleştirip bütünlük kurmayı tercih etmenizin nedeni nedir?

Bu bir tematik tercih değil, bir zorunluluk gibi. Çünkü düşünceyi soyut bir yerden değil, çoğu zaman maddesel karşılaşmalardan kuruyorum. Elbette bir nesne seçip ona dolanık metinler kurmak gibi bir ısrarım da yok. Karşılaşmalar daha çok, çok tanıdık bir nesne bazen farklı katmanlarını açıyor gibi hissediyorum. Sonra o nesne düşünmenin başladığı yer oluyor. Nesneleri, kendi direnci, kendi zamanı, kendi etkisi olan bir varlıklar olarak görüyorum. Şeylerin bir tür “aklı” olduğunu düşünmek belki iddialı gelebilir ama insanın kurduğu anlamdan bağımsız olarak da dünyayı şekillendirdikleri de kesin.

Dahası nesnelerle ortak davranışlarımız da var, makasla, ütüyle, düğmeyle, haritayla daha pek çok nesnenin her biri insanın varoluş biçimiyle doğrudan ilişkili. Düğmeler kitabında “bellek sanrılarının, olayların akışını değiştirebilme ihtimalinden yapıl”dıklarını yazmıştım. Yani nesne olay üreten bir şey.

Bir nesnenin etrafında dolaşarak onun açtığı alanı genişletmeyi seviyorum. Nesne burada bir merkez değil; bir çekim alanı.

Şiirlerinizde zaman ve mekân önemli bir yere sahip. Mülkiyet kavramını dikkate alarak mekân tutma ve zaman konusunda ne düşünüyorsunuz?

Yılın önemli bir bölümü çocukluğumdan beri açık havada uyurum. Bu, benim için erken bir “gökyüzü tanışması” oldu. Yıldızlarla kurulan ilişki, insanın yeri nasıl algıladığını değiştiriyor. Çünkü gökyüzünden bakmayı öğreniyorsunuz; yalnızca fiziksel anlamda değil, düşünsel olarak da. O noktada “yer” dediğimiz şey sabit bir mülk olmaktan çıkıyor, daha çok geçici bir konaklama haline geliyor.

Zaman meselesi de burada değişiyor. Mülkiyet fikri zamanı sabitlemek ister; “burası benim” dediğiniz anda o yeri geleceğe doğru uzatmak istersiniz. Oysa açık bir alanda, gökyüzünün altında geçen zaman, ölçülebilir ama sahip olunamaz bir şey. Yıldızların hareketi, mevsimlerin kayması, geceyle gündüzün dönüşü… Bunlar size ait değildir ama sizi belirler.

Benim için mekân tutmak, o yerle belirli bir süre boyunca karşılıklı bir ilişki kurmak. Zaman da bu ilişkinin ölçüsü değil, sonucu. Orada ne kadar kaldığınız değil, oranın sizde ne kadar kaldığı önemli.

Nehirler gibi yaşıyorum. Yazdıklarım da bu hareketin içinden geçiyor. Çünkü ne tamamen sahip olabildiğimiz bir yer var, ne de tamamen elimizden çıkan bir zaman. İkisi de sürekli yeniden kuruluyor.

Son olarak, üretken ve çok yönlü bir şair olmanızdan hareketle yeni bir şiir dosyası/dosyaları çalışmanız var mı? Tekrar toplu şiir kitabınız yayımlansa ne gibi değişiklikler yapmak isterdiniz?

Günün önemli bir bölümünü yazarak geçiriyorum. Tamamlanmış, yayın sırası bekleyen kitaplar var; aynı anda üzerine çalıştığım, henüz yönü tam belirlenmemiş dosyalar da. Yük Yeri’nden sonra da bu akış kesilmedi; aksine çoğaldı. Ben hiçbir zaman tek bir dosya üzerine kapanarak çalışmadım. Yazı benim için hedefi önceden belirlenmiş bir yol değil; daha çok farklı yönlere açılan, birbirine değen, bazen ayrılan bir hareket.

Toplu şiirler meselesine gelince; eğer böyle bir kitap yeniden kurulacaksa, onu bu defa kronolojik bir arşiv olarak değil de daha çok yazdıklarımın kendi iç ilişkilerini açığa çıkaran bir kurgu ile düşünme hatlarını da bir araya getirecek şekilde “toplamak” isterim.

Sorularınız için teşekkür ederim.

Sorularımıza zaman ayırdığınız ve değerli yanıtlarınız için teşekkür ederim.