Korkma Oğlum, Ölmeye Gidiyoruz

Okan Çil

Asıl adı Andrei Platonovich Klimentov olan Andrey Platonov 28 Ağustos 1899’da dünyaya geldi. Babası demiryolu atölyelerinde çalışan bir işçi, annesi de ev hanımıydı. Yoksulluk içinde yaşıyorlardı. Platonov da bu yüzden eğitimine devam ederken birçok işte çalışmak durumunda kaldı. Bazen bir sigorta şirketinde, bazen bir fabrikada, bazen de demiryolu atölyelerinde ter döktü, ardından Voronezh Politeknik Enstitüsü’ne kaydoldu.

Platonov her ne kadar romanlarıyla ismini duyurmuş olsa da, edebi hayatına şiirle başladı. Bu şiirleri başta demiryolu işçilerinin dergisi olmak üzere, pek çok yerde yayınladı. Yavaş yavaş kendini bulmaya başladığında da düzyazılar yazmaya başladı. “Platonov” mahlasını da zaten bu yıllarda edindi.

İlerleyen yıllarda pek çok gazete ve dergide editörlük yapan Platonov, resmî parti üyesi olup siyasal olarak da yükselmeye başladı. Ancak Yeni Ekonomi Politikası (NEP) olarak bilinen ve “devlet kapitalizmi” olarak da adlandırılan geçici ekonomik dönemde Platonov’un çelişkileri arttı ve bu çelişkilerini farklı şekillerde dile getirdiği için partiden ihraç edildi. Bir de buna yazdığı kitaplar eklenince Platonov giderek “zararlı” biri olarak görülmeye başlandı.

Özellikle Stalin döneminde kitapları yasaklanan/sansürlenen Platonov ısrarla yazmaya, halkla yönetim arasındaki uçurumu farklı şekillerde anlatmaya devam ettiği için “hain, ajan” damgaları yedi. Bu kitaplardan biri da 1935’te yayınlanan Can’dı.

Ölüler Dirileri Gömmeli. Oysa Burada Diri Yok!

Bir grup Sovyet yazarın -ortak bir proje için bir araya gelerek- yaptıkları Asya seyahatlerine Platonov da katılmıştı. Platonov’un buradaki gözlemlerinden ilhamla kaleme aldığı Can, idealist bir Sovyet görevlisi olan Nazar Çağatayev’in doğduğu topraklara yaptığı yolculuğu ve oradaki varoluşsal çelişkilerini konu edinir.

Kitabın odak noktasında çaresiz ve göçebe bir halk vardır. Asya’nın içlerinde kendi halinde ve hayal dahi edilemeyecek bir yoksullukla yaşayan bu halkın bir adı bile yoktur. Çağatayev onları “Can” diye adlandırır. Türkmen inanışında “mutluluk arayan ruh” anlamına gelen “Can” bu topluluğu tanımlamak, onların içinde yaşadıkları çelişkileri göstermek için birebirdir.

Çağatayev da aslından onlardan biridir. Yıllar evvel annesi tarafından terk edilen ve rüzgârda savrulan bir çalıyı takip ederek çeşitli vesilelerle kendini Moskova’da bulan Çağatayev burada okur, iyi bir eğitim alır ve bir ekonomist olarak mezun olduğunda yeniden Canların yanına gider. Amacı onların daha iyi yaşamasına yardımcı olmaktır. Ancak onlar gerçekten yaşıyor mu, yoksa sadece ölmeyi mi bekliyor, bu biraz muallaktır.

Çağatayev bu dönüş yolculuğunda geçmişinden de pek çok şeyi bize sunar. İlk göze çarpan şey hiçbir şeyin değişmediğidir; yollar, çimenler, yoksulluk aynı bıraktığı gibidir. Değişen tek şey insanların sayısıdır. Bir de Çağatayev’den altı ay evvel gelen Nur-Muhammed adlı bir Sovyet görevlisi vardır. Nur-Muhammed, Canları gömmek üzere orada yaşamaktadır. Çağatayev’le yaptıkları tartışmada da görevinin önemini savunur. Son kişiyi de gömdüğümde işim bitecek ve Moskova’ya döneceğim, der.

Öyle Güçsüzüm Ki Artık Seni Sevemem

Kitabın en etkileyici yerlerinden biri de Canların ayaklanmasıdır sanıyorum. Eskiden kalabalık halinde yaşayan Canlar, yoksulluklarının yanında bir de Hivaların baskısından çekerler. Kaçırılıp öldürülme korkusu ilk başta hepsini etkiler, ancak zamanla bu o kadar normalleşir ki ölüm, çekilen acılar karşısında bir kurtuluş gibi algılanır. Bunun üzerine yaklaşık bin kişi Hiva’ya doğru yürür, önlerine gelen her şeyi yağmalarlar ve öldürülmek isterler. Hivalar bütün malları yağmalansa da bu insanlara tek bir şey bile söyleyemezler. Ölmek için gelen insanları neyle korkutabilirler ki?

Ayaklanmanın başında küçük Çağatayev’e, “Korkma oğlum, ölmeye gidiyoruz,” der annesi. Onca yağmanın ardından bir tepki görmediklerinde mızıkçılık yapar Çağatayev, “Ne zaman öleceğiz? Ölmek istiyorum!” der. Kendi yurtlarına geri dönerken anası da, “Hadi, gene yaşayalım; ölmedik!” der mecburen. (Hansen’in Evlatları’ndaki cüzzamlıların ayaklanmasını hatırlattı bu bana. Açlıktan ve kötü muameleden ayaklanan cüzzamlılar bir kasabayı ele geçirirler ve onlar da tıpkı Canlar gibi varlıklarını silah olarak kullanırlar.)

Çağatayev Asya’nın göbeğindeki Sarıkamış’a geldiğinde Canları dağılmış halde bulur. Olmayan yemeklerini paylaşmamak ve ölülerin arkasından ağlamamak için ayrıldıklarını anlar sonra. Başta annesi olmak üzere diğerlerini aramaya başlar. Ona bu yolculukta yaşlı bir deve, Sufyan isimli yaşlı bir adam ve Aydım adlı küçük bir kız eşlik eder.

İnsanları Kaybetmeye Alışkınım Ben

Çağatayev’in idealleriyle gerçek hayatın çelişkisi onu varoluşsal krizlere sokar. Ancak Platonov ne onu ne de diğer karakterleri büyük duygu patlamalarına, bağırtılı çılgınlıklara teslim eder. O kadar sakin, o kadar soğukkanlı bir depresyon söz konusudur ki, hiçbir şeyin anlamı kalmaz.

Platonov’u Beckett’le, Ionesco’ya yaklaştıran şey de zaten bu tutumudur. Canların büyük ayaklanmasında bile değişmez bu. Savaşa değil, öldürülmeye giderler. Onca şeyi yağmalamaları da öldürülmek içindir. Ancak mecburen yaşamaya devam ederler.

Varlık krizi sadece insanlarda da görünmez bu arada. Çağatayev’in yolda karşılaştığı deve bile Canlar gibidir. Çok yaşlıdır deve, ölmeyi beklemektedir. Çağatayev koşup onun önüne otlar, sular getirir ve deveyi ayağa kaldırır. Ancak ölüm hiç beklenmedik yerden gelir.

Bir de Vera vardır tabii… Bütün bu bozkırdan ayrı bir yerde, Moskova’nın göbeğinde yaşayan genç bir kadındır Vera. Çağatayev’in eşidir: İlk eşi onu terk eder, kızından ayrı yaşar, ikinci kocası ölmüştür, üstelik karnında bir bebek vardır ve üçüncü kocası Çağatayev de Asya’ya gitmiştir. Nihayetinde, bu bebeği doğurmak istemiyorum, der Vera. Doğurursam o da beni terk etmiş olacak…

Sovyetler döneminde sansürlenerek yayınlanan Can’ın, tam metin olarak ilk kez 1999’da yayınlandığını da ekleyelim. Geçtiğimiz günlerdeyse Can, yine Platonov’un Çevengur ve Çukur kitaplarıyla beraber İthaki Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Üç kitabı Rusça aslından çeviren isimse Hazal Yalın.

Dipnot: Can’ı Béla Tarr’ın yönettiğini bir düşünsenize.