BAHR: “Bağımsız müzik herkesin kendi meselesini ortaya koyabildiği bir alan ve kendin olabilmek yaratıcı cesaret istiyor.”

Esin Hamamcı, bağımsız müzik grubu Bahr’ın üyeleri Ceren Bettemir, Nihal Saruhanlı ve Yusuf Bahar ile grubun yolculuğu, yeni albümlerinin ilk teklisi Papillon ve indie müzik üzerine konuştu.

esin.hamamci@sanatkritik.com

Esin Hamamcı: İstanbullu indie folk grubu BAHR’ın oluşum sürecini anlatmak ister misiniz? Sizi bir araya getiren motivasyon neydi?

Yusuf Bahar: Bir süredir yazdığım şarkıları artık yayınlamak istediğim bir döneme girmiştim. Çok sevdiğim, eski bir arkadaşım olan müzisyen dostum Zeyn’el’den kayıtlar ve altyapı konusunda destek istedim fakat şarkılar hiç hayal ettiğimiz gibi olmuyordu. Zeyn’el de benim aslında canlı çalabileceğim bir gruba ihtiyacım olduğu fikrini öne sürdü. Yıllar önce de başka bir arkadaşım Nihal’den bahsederek; ¨Birbirinizi çok seversiniz, keşke beraber müzik yapsanız.¨ demişti. Bir şekilde arkadaşımın önerisi beni etkilemiş olmalı ki Nihal’i o zamana kadar tanımamama rağmen 3-4 yıl sonra ilk aklıma gelen isim o oldu. İletişime geçtik, buluştuk, çaldık, birbirimizi pek sevdik ve bir yolculuk daha ilk günden başlamış oldu. Kısa süre sonra Bahr’a bas gitarda eşlik etmek için bir arkadaşımız daha dahil fakat işlerinden dolayı vakit bulamadığımız için çok üretken geçen bir yılın sonunda yine Nihal ve ben olarak kaldık. Ceren’i aslında yıllardır tanıyordum ve arada sırada kendisine ¨Ya, bizimle çalsan ne güzel olur.¨ diye yanaşıyordum. Ceren de o dönem yoğun olduğu için bir türlü denk gelemiyorduk. 2019’da bütün yıldızlar, gezegenler hizaya girdi ve sonunda Bahr’a Ceren de katılmış oldu. Minik bir aile, heyecanlı bir topluluk, çok sıkı dostlar olarak müzik yapmanın ayrıcalığını yaşıyoruz.

Ceren Bettemir: Riot grrl grubumuz Secondhand Underpants’te bas çalarken yurt dışı festivallere nasıl gidebiliriz diye düşünüyorduk ve eski iş arkadaşım beni “müzisyen bir arkadaşım var ve festivalleri çok yakından takip eder,” diyerek fikir danışmanı Yusuf ile tanıştırdı, arkadaşlığımız o gün başladı. Provalarda kaydettikleri şarkılarını dinledikten sonra içten içe bu özgünlükteki bir müziğin parçası olmak istedim ve Yusuf sorduğunda mutlulukla kabul ettim. Seneler evvel Peyote orta katta Ars Longa konserinde davulda bir kadın görmüştüm ve ruhunu davul ile bütünlüğüne hayran kalmıştım, sahneden inince hemen tanıştım. Normalinde huyum değil, ilk defa yaptım. Bahr grubuna basçı olarak girdiğimde kimi göreyim, 3 sene önce yanına gidip hayranlıkla tanıştığım davulcu Nihal!

Esin Hamamcı: Neden Bahr? Sizin için anlamı nedir?

Yusuf Bahar: Aslında Bahr’ın çok tatlı iki anlamı var; hem Arapça’da “deniz, göl, nehir” gibi büyük su kütlelerinin genel adı, hem de eski Almanca’da ¨Ayıya benzeyen kişi.¨ anlamına geliyor. Bir yandan da benim soyadım Bahar olduğu için de üçüncü bir anlamı daha doğuyor. Biz açıkçası görsel ve işitsel karakterini anlamından daha çok seviyoruz. Ama tabii ki -ayıyı andıran kişi- ismini şahsen gururla taşıdığımı söyleyebilirim. 🐻

Ceren Bettemir: Bahriye kelimesinin “iye” sini atın, oldu mu size “Bahr” diye anlatıyorum. Deniz demekmiş ben de sonradan öğrendim. Mahatma Gandhi’nin “İnsanlık bir okyanustur,” sözünü anımsatıyor.

BAHR
(Soldan sağa: Yusuf Bahar, Ceren Bettemir, Nihal Saruhanlı)

Esin Hamamcı: 2019’da Radyo Boğaziçi’nin düzenlediği “19. Battle of The Bands” yarışmasını kazandınız. Bu ödülün sizin için önemi nedir?

Yusuf Bahar: Elbette bizim için çok heyecanlı bir deneyim oldu. Açıkçası, yarışmaya katılırken pek bir beklentimiz olmadan, daha ziyade güzel bir sahne şansını yakalarsak ne güzel olur diye düşünerek başvurmuştuk. Takdir edilmek çok güzel bir his. Biz sahnede çok eğlendik. Yarışmada yer alan diğer müzisyenlerle vakit geçirmek, onların performanslarını izlemek de ayrı bir keyif oldu bizim için. Ödülden ziyade, bu tecrübe bizde daha özel bir yere sahip.

Ceren Bettemir: O gün doğum günümdü, adeta bir daha doğdum. Liseden takip ettiğim rock müzik sunucusu ve müzisyenlerinin de olduğu sağlam bir jüri vardı. Onlarla da müziğimizi sahnemizi paylaşmak ve takdir edilmesi heyecanlıydı.

Esin Hamamcı: Yeni tekliniz Papillon, yeni yayınlanacak olan yeni albümünüz Cursed Home’un yayınlanan ilk şarkısı. Papillon’nun vokalinde Yusuf Bahar ve Londra’da yaşayan müzisyen Glasxs (Melis Uslu) eşlik ediyor. Bas gitarda Ceren Bettemir, davul, perküsyon ve synthesizer’da Nihal Saruhanlı yer alıyor. Şarkıya, Hamburg’da yaşayan genç müzisyen Mercan Demirkanlı flütle eşlik ediyor. Bu albümün hikâyesini biraz anlatmak ister misiniz? Londra’dan Glasxs ve Hamburg’dan Mercan Demirkanlı projeye nasıl dahil oldu?

Yusuf Bahar: Papillon en başından beri bizi çok etkileyen bir çalışmamız oldu. Bahr olarak aramızda şaka yaparak konuştuğumuz bir konu var; henüz yayınladığımız şarkı sayımız fazla olmasa da biz fazlasıyla üretken bir ekibiz ve daha sırada bekleyen bir dolu şarkımız var. Papillon ekip olarak yazdığımız en son şarkılardan bir tanesi olmasına rağmen daha ilk günlerden itibaren bizi kendine aşık ettiği için ilk yayınlamak istediğimiz şarkıya dönüştü. Fakat, şarkının sözlerinde de fark edebileceğiniz gibi nakarattan önceki kısımlarda ana karakterimiz kelebek ve onun sığınak, sevgili, aile, koruyucu gibi gördüğü çiçek arasında bir diyalog geçiyor. Buradan yola çıkarak da bu şarkının düet için ne kadar uygun olacağını düşünmeye başladık. 2014 yılından bu yana severek takip ettiğim ve çalışmalarını çok takdir ettiğim Glasxs’e böyle bir teklifle gitme fikrini arkadaşlarıma önerdim. Kendisiyle henüz hiç tanışmamız olmamıza rağmen -bir hayranı olarak, Instagram üzerinden mesaj attım. Melis hem çok kısa zamanda hem de çok sevecen ve istekli bir mesajla geri döndü. Kendisi muhteşem yetenekli bir müzisyen olmasının yanı sıra teknik konularda da bir deha olduğu için bize çok kısa zamanda kayıtlarını gönderdi. Neredeyse gözyaşları içinde, tüylerimiz diken diken dinledik. Tatlı bir düet hikayesinin yanında, uzun mesafeli, içten bir arkadaşlık da başlamış oldu.

Melis’ten gelen kayıtlarla beraber, miksaj ve matering için önceki albümümüzde de bize destek olan Barkın Engin’e gittik. Kendisinin önerisiyle beraber şarkıda renk katacak bir enstrüman solosunun çok iyi olabileceğini düşünmeye başladık. Ben de Mercan’dan rica ettim. Çünkü Mercan müthiş bir müzisyen ve harika bir insan olmasının yanı sıra benim de yeğenim. Tüm bu bir araya gelmeler, kesişen yollar ve ortaklıklar ile Papillon’un bütün o nostaljik, sevecen ve hüzünlü buluşmaları şarkının içinde olduğu kadar dışında da yaşanmış oldu.

Esin Hamamcı: İndie folk’da sizi çeken nedir? “İndie” müzik kavramının çerçevelerinin biraz dışına taştığını düşünüyor musunuz?

Yusuf Bahar: Her ne kadar müziğe grup kurarak başlamış olsam da 4-5 yıl kadar süren bir dönemin sonunda Bahr’a kadar hep tek başıma müzik yaptım. Kendi bestelerimin yanında uyarlamalar da çalıyordum. Bunların arasında ise kimi zaman türkülerin uyarlamaları da oluyordu. Bir yandan Leonard Cohen, PJ Harvey, Deus, Tom Waits gibi isimlerin şarkılarını çalıp söylerken, diğer yandan da Pir Sultan Abdal, Aşık Veysel, Nesîmî gibi isimlerin türkülerini çalıp söylüyordum. İster istemez bu ikisinin birbirine geçmeye başladığını düşünmeye başladım. Bu dönemde de alternative country, indie folk gibi türlere olan ilgim de artmaya başlamıştı. Sonuç olarak kendi yazdığım şarkılarda bunların hepsi buluşmaya başladı ve aslında Indie Folk’ta bir şeylerin bizi çekmesinden ziyade kendi kendine oraya doğru yöneldi diyebilirim.

Nihal Saruhanlı: Bence bugün bütün müzik tarzları hiç olmadığı kadar birbirleri ile etkileşim içindeler. Bu bana biraz multidisipliner çalışmaları da hatırlatıyor. Her tarz bir ya da birkaç tarz ile etkileşime girip yeni soundlar ortaya çıkartıyor. Aslında Bahr’ın müziğinde türlerin ötesinde Yusuf, Nihal ve Ceren olarak geçmişten getirdiklerimiz, kulaklarımızın aşina olduğu sesler ve ilgi duyduğumuz müziklerin bir toplamını var. Tüm bunları en yakın bulduğumuz türe dahil etmeye çalışıyoruz. O nedenle bizden çıkan sesler indie folk’a yakın düşüyor ve kesinlikle bu çerçevenin dışına çıkıyor.

Ceren Bettemir: Yusuf çok güzel türkü söylüyor, arada ev provası yaparken de çalıp söylüyor. Ben de türkü seven bir ailede yetiştim, annemle babam koroda tanışmışlar ve beni zorla 9 yaşında bağlama kursuna gönderdiler. Folk müziğin güzelliğini liseden sonra daha iyi anladım çünkü bir şey dayatılınca ergenliğin isyan gücü ile itme isteği oluşuyor. Hikâye anlatıcılığını ve ozanlığı hem tarihsel hem sanatsal anlamda daha gerçekçi buluyorum. Bob Dylan, Joni Mittchell, Ruhi Su ya da Neil Young’ın sözlerine baktığımda yaşadığı çağı ve olayları haksızlıkları dillendirme halleri gerçekçi geliyor. Özlem duyulan doğayı ve onun doğallığını hatırlatan müzik beni rahatlatıyor

Esin Hamamcı: Sizin için “indie”nin karşılığı nedir?

Yusuf Bahar: Benim için “Indie” insanların dinleyip de “Alternatif rock gibi ama değil, hatta pop gibi ama değil, bazen de punk gibi ama değil, ne ki bu?” dediği müziği tanımlıyor. Biraz ortaya karışık gibi ama bol rock’lı bir tür.

Nihal Saruhanlı: Benim için Indie’nin karşılığı olabildiğince özgür hareket edebilmektir. Ticari kararlardan, müziğin nasıl bir hal alacağına, sahnede ne giyeceğine hep beraber karar verdiğin, esas kaygının o grubun içini dışını seyirciye yansıtması ya da tercihen bunu hiç önemsememektir. Kesinlikle yatay bir hiyerarşiye sahip olmaktır.

Ceren Bettemir: Indie benim için kendi müzik tarzını ve şiirini yaratmaya çalışan müzisyenlerin buluştuğu dinlenilmesi kulağa rahat olan bir rock janrası.

Esin Hamamcı: Şarkı, sizi çocukluk yıllarınıza götürüyor. Biraz şarkının temasından bahsetmek ister misiniz? Çocukluk duygusu nasıl oluştu?

Yusuf Bahar: Papillon’un sözlerinin şarkının temasını çok da sakınmadan ele verdiğini düşünüyorum. Daha ilk satırından aslında bir “dönüşüm değerlendirmesi/güzellemesi” diyebiliriz. Çocukluğumuza baktığımızda geride bıraktığımız hayallerin, unutmaya başladığımız eğlencelerin, vaz geçmeye başladığımız kahkahaların bir değerlendirmesi. Bin bir zorlukla geldiğimiz yetişkinlik yaşlarımızın çocukluğumuza kıyasla ne kadar da güvensiz ve kırılgan olduğunu paylaşıyor. Papillon çocukluktan ziyade yetişkinlik yaşlarına adanmış bir şarkı. Hayatta gelinen noktada çocukluğumuzda sahip olduğumuz hayallerden, hedeflerden, güdülerden ne kadar uzaklaştığımızı ve ne kadar çoğunu yarı yolda terk ettiğimizi anlatıyor. Gayri ciddi bir şekilde özetlemek gerekirse “Çocukken çok iyiymişiz yaa..” diye hayıflanan bir şarkı.

Ceren Bettemir: Çocukken açan bir çiçekken, büyüdükçe başarısızlık, yalnızlık, dışlanma ve oyun oynayamama, saçmalama korkusu ile taşın altına saklanan bir böcek gibi kendi olmaktan korkan bir büyümenin şarkısı gibi benim için. Yusuf özetlemiş benim özetim de: “Ben neydim ne oldum,” herkes çocukluk fotoğraflarına baktığında biraz bunu yaşar sanırım.

Esin Hamamcı: Şarkının klibi, sizin çocukluk yıllarınızda çekilen videolardan oluşuyor. Bu kolaj fikri nasıl oluştu?

Yusuf Bahar: Fikir Nihal’den çıktı 🙂 Beraber arabayla İzmir’e gidiyorduk. Tatlı ve sakin bir yolculuk yapmıştık. Sanırım uzun yolların, güzel havanın da etkisiyle şarkımızda hissettiğimiz nostalji giderek arttı ve bu fikir ortaya çıktı.

Nihal Saruhanlı: Uzun yol seyahatlerinin yeni fikirlerde kesinlikle pozitif bir katkısı var :))

Ceren Bettemir: Çocukluk döneminden bir tane videom varmış, o da abimin sünneti. Video kurgumuzu yapan lise arkadaşım Hazal Bayar, Yusuf, Nihal, Melis ve benim gönderdiğimiz videolardan şarkının tınısını iyi birleştiren bir kolaj yaptı.

Esin Hamamcı: Türkiye’de İngilizce söz yazmak ve dinleyiciye sunmanın sizce zorlu veya çekici yanları nelerdir?

Yusuf Bahar: Ben açıkçası bu konunun fazla gündemleştirildiğini düşünüyorum. Türkiye’de İngilizce sözlü müzik yapan çok sayıda grup var ve çoğunun muazzam müzik yaptığına inanıyorum. Elbette, çok geniş kitlelere ulaşmak istiyorsanız dil önünüze bir engel olarak çıkıyor ancak bunun da yıkılabileceğini ve değişebileceğini düşünüyorum. Dil kültürün en değerli ve güçlü parçalarından biri olmakla beraber kurumların ve bireylerin en katı, en gelenekselci ve sahiplenici yaklaştığı alanlardan da biri. Dil farklılığına karşı insanların katılığı ve önyargıları azaldıkça müziğin ve sanatın çok daha güçleneceğini düşünüyorum. Dürüst olmak gerekirse İngilizce müzik yapmayı tercih etmenin şımarık ve sınıfsal ayrıcalıklı bir tarafı da var. Türkiye’de kitlelerin Kürtçe, Zazaca, Ermenice, Rumca ve birçok anadilde müzik ve sanat icra etmeye çalıştıklarında karşılaştıkları ayrımcılığı, zorlukları, öfkeyi ve nefreti düşününce; İngilizce müzik yapan bir grubun herhangi bir şeyden şikâyet etmeye o kadar da hakkı yok gibi geliyor.

Nihal Saruhanlı: Bence hangi dilde müzik yaptığın tamamen o müziği yapanların meselesidir. Çünkü bu bir ifade yoludur, tercih edilen yol herhangi bir dil olabilir, bir dil bile olmayabilir.

Esin Hamamcı: Türkiye’deki bağımsız müziği nasıl değerlendirirsiniz?

Yusuf Bahar: Uzuun uzun konuşmayı isteyeceğim bir konu ama kısa tutmaya çalışacağım 🙂 Türkiye’de muhteşem bir potansiyel ve çeşitlilik olduğunu düşünüyorum. Sadece birkaç isimi aynı cümlede kullanınca bile; Gevende, Art Dictator, Nova Norda, Sunset Stream, Nilipek, Emaskulator, Ponza, Hedonutopia, Ağaçkakan gibi isimleri düşününce bile, Türkiye’de aslında ne kadar çeşitli bir bağımsız müzik sahnesi olduğu ortaya çıkıyor. Ancak, maalesef ki, ekonomik kaygılar başta olmak üzere yaşam kavgası her zaman ilk sanatı vuruyor. 2013 sonrası Türkiye’nin içine girdiği ekonomik ve kültürel çöküşün sanatı korkunç derecede yaraladığı kanısındayım. Taksim’in dönüşümü ve kültürel merkez konumuzu yitirmeye başlaması bağımsız müzik konusunda da büyük etkiler yarattı. Müzik dünyasında çok daha aktif bir merkez haline gelen Kadıköy, Taksim’in 80’lerin sonundan itibaren ev sahipliği yaptığı kapsayıcı, çeşitli ve “daha bağımsız” müzik sahnesi karakterinden çok daha uzak “Kadköycülük” temelli bir yerde konumlu. Elbette bağımsız müzik sahnesi sadece müzisyenlerle sınırlı değil; sahneler, mekanlar, fanzinler, bağımsız plak şirketleri, stüdyolar ve topluluk mekanları da yavaş yavaş ya kapandı ya karakter değiştirdi ya da etkisini yitirmeye başladı. Bir diğer beni üzen konu ise 90’ların sonunda ve 2000’lerin ilk yarısında İstanbul’da bir konser düzenlendiğinde İzmir’den, Ankara’dan, Bursa’dan, Tekirdağ’dan, Adana’dan ve birçok başka illerden de gruplar olurdu. Müzik ve kültürel hayat fazlasıyla İstanbul merkezli olmaya başladı. Belki bu konuda yatırımlar yapılmalı ve projeler geliştirilmelidir. Eminim ki Türkiye’nin dört bir yanında müzik üreten fakat paylaşmaya, yayınlamaya ve icra etmeye şans bulamayan çok sayıda bağımsız müzisyen vardır.

Nihal Saruhanlı: Yusuf’un dediklerine tamamen katılıyorum, fakat olaya başka bir açıdan da bakmak isterim. Aslında dijitalleşme ve müzik yayınlamanın kolaylaşması bireysel daha sahneye bile çıkma fırsatı yakalayamamış birçok müzisyeni Youtube, Spotify ve benzeri platformlar ile tüm dünyaya açtı. Bu arada Yusuf’un dediği gibi mekân kültürü, kolektif hareketler, kapsayıcılık adına bunlar büyük değişimler. Yaşadığımız yıllarda radikal değişimlerin çoğu ilk müziği ve müzisyeni gelip buluyor sanki. Eskiye özlemim var, ama geleceğe de inanıyorum. Değişimler hep sancılı oluyor, o yüzden şu an canımızın yanması doğal. Bağımsız müziğin ve müziğin, işleyişin, çevrelerin değişimini içeriden gözlemleyip adapte olmaya çalışıyoruz. Geleceğin bilinmezliği korkutucu ama heyecanlı.

Ceren Bettemir: Bağımsız müzik herkesin kendi meselesini ortaya koyabildiği bir alan ve kendin olabilmek yaratıcı cesaret istiyor. Meselesi zaten bol olan bir ülkedeyiz, yaratıcı malzeme bol diye düşünüyorum. Bağımsız müzisyenleri ve müzik kolektiflerinin bu zor ekonomik düzlemde bir etkinlik düzenleme çabalarını takdir ediyorum. Internete de teşekkür ederek bireysel yayınlama ve kendi bireysel kanalını oluşturabilme durumu bağımsız müzik yapan insanlara da bir platform oldu. Eskiye özlemle bakanlar bunu kültürün banalleşmesi olarak görebilir ama bunca bağımsız müzisyenin de bir söyleyeceği varmış (yokmuş gibi davranmadan) ve sadece kısıtlı şeylerin olduğu TV ye ihtiyacı yokmuş. Müzik paylaşmak için yapılıyor ve artık daha fazla duygu ifade paylaşılabiliyor.

Esin Hamamcı: Sizinle bir müzik seçkisi yapsak hangi müzisyen ve hangi müzikleri seçerdiniz?

Yusuf Bahar: Belki son zamanlardaki favorilerimi sayabilirim. Son birkaç yıldır en severek dinlediğim sanatçılar; Fontaines D.C, Wet Leg, Peter Kernel, Nilüfer Yanya, Amyl and the Sniffers, Jenny Hval, Baxter Dury, Arab Strap ve Jade Bird.  

Nihal Saruhanlı: Damon Albarn’ın yaptıkları bana hep ilham veriyor. Lars Danielsson’un Liberetto serisini dönüp dönüp dinliyorum. Jim Black kendime yakın hissettiğim bir davulcu, onun hem kendi albümlerini hem içinde bulunduğu diğer çalışmaları takip ediyorum. Yine davulcular aleminde Nate Smith’in Kinfolk albümlerini seviyorum. Robert Glasper, Henri Texier, Radiohead, Ozan Tekin, Şevket Akıncı, Khruangbin, Tuğçe Şenoğul, St Vincent, Portico Quartet…say say bitmez.

Ceren Bettemir: Metal ve punk müzik dinledim hayatımın çoğunda, son 10 yıldır kadın sanatçıları daha çok dinliyorum. Riot grrrl ve deneysel kadın müzisyenler, Bikini Kill, Warpaint, (Primavera’da dinleyeceğim umarım) PJ Harvey, Hole. Vazgeçilmezler arasında Red Hot Chilli Peppers var sanırım. Aralık’tan beri Radyo Modyan’da 2 haftada 1 math-rock programı yapıyorum, pandemi zamanında bu müziği daha çok dinledim çünkü hareket halinde hissettiriyor. Slint, Karate, Tricot, Unwound, Faraquet, Ruins, Morphine.

BAHR & Glasxs’ın “Papillon”unu buradan dinleyebilirsiniz.