Yahya Doğan
Yelina Tayfur, öykülerinin yer aldığı Dünyadan Sonra Bir Yer kitabında insan ilişkilerinin tekinsiz yanını odağına alıyor. Dünya sanki çok uzun bir zaman önce kapısını kilitlediğimiz ve bir daha girmediğimiz bir yermiş gibi. Güzel şeylerin hepsini burada unutmuşuz da dünya birden büyüsünü yitirmiş ve sıkıcı bir sessizliğe bürünmüş. Bir gün anahtarını bulana kadar sanki anahtar deliği flu bir zamanmış da oradan dünyayı seyretmeye çalışıyormuşuz gibi. İşte Yelina Tayfur, öykülerini bu esrarlı odanın keşfiyle açıyor. Belki de Peter Handke’yi görüyoruz o masalda; karanlık bir gecede sessiz evinden çıkıyor. Seçemiyoruz. Kitaptan, farklı öykülerden alıntıladığım cümlelerden de görüleceği gibi burası uzun zamandır tekinsiz bir yer.
“Burada yeni birine yer yok.” (s.67)
“İçeride başka kimse yok ama ‘siz de onlara katılın.’ diyor.” (s.52)
“Burada her şey geçici.” (s.46)
“Bir ihtiyacın olursa buradayım.” (s.50)
“Kimse burada değildi.” (s.110)
Sonlara doğruyu başlangıç yapıp “Masaldaki Yabancı” öyküsüne baktığımızda diğer öykülerde de farklı şekillerde olduğu üzere “dayı” en yakınlarının içinde bile bir paylaşımda bulunmaktan ne kadar uzaktır. Bir kız çocuğunun ağzından okuruz. Onun anlattığı bir masalda, bir yabancı sırrını çocuğa açar. Sadece yedi gün sonra büyüyüp bu sırrı unutacağından bahseder. Kız çocuğunun aklında bu döner durur: sır neydi? Ayda yılda bir gelmesi, sabahın erken ve sessiz karanlığında evden ayrılışıyla, hatta battaniyesini pelerin gibi sürüklemesiyle kendisi de masal kahramanına benzer dayının.
Herkes sızar, rüyalara dalar, sabahleyin aynı hayata yeniden başlamak için bir şeyleri unutur. Yorganı başıma kadar çektiğim sabahın körlerinde dayımın yattığı odanın kapısının gıcırdamasını beklerim. Aşağı inen sessiz adımlarını sayarım. Battaniyesini arkasından bir pelerin gibi sürünür. (…) Masal kahramanlarının, uykudan önce hayalimden gitgide uzaklaşması gibi, dayım da sokağın sonuna doğru küçülür, gözden kaybolur. Arkasından bakakalırım. (s.137.)
Dayının ülkeyi neden terk ettiği, polise mukavemetinin olduğu gibi tam olarak herkesçe aydınlığa kavuşmamış yönleri vardır. Çocuğun gözünde çok katmanlıdır dayı, “hayatının başkaları tarafından fark edilmeyen” katlarını görür. Komşular ve evdekiler bir hastalığı olduğu, onun için ülkeden ayrıldığını söyler. Tahmin ederler daha doğrusu. “İçine attı hep” derler. Tam olarak anlatamadığı neydi, masalda bahsedip de kimselere açmadığı sırrı neydi anlaşılmaz. “Tek tük evleri, dumanı, karanlığa rağmen renkleri gördüm. Annem dayımı ayağa kaldırıyordu. Dışarısı zifiri karanlıktı, düzdü, çukurdu, sanki dünyadan sonra bir yer.” (s.138) Masal diye anlattığı kendisidir aslında, dünyadan sonra bir yerin, o yer tam olarak neresiyse, karanlığı da her bir öyküdeki anlatıcının çıkmazlarına gönderme yapar. Her şey bu zifiri karanlığa benzer. Her öykü kişisi sanki gecenin bu karanlığında evinden çıkmış gibidir. Yaşamları sabahleyin aynı hayata yeniden başlamak için unuttukları bir şeyden ibaret gibi hissederler.
Böylesi zifiri karanlıkta bağlar çok zayıf, yeni bağlar kurmak olanaksızdır. İlişkiler sırtımızdan atıp kurtulmak, bizi sıkan düğümü gevşetip nefes almak ihtiyacı hissettirir. “Kostümlü Ruhlar Merkezi” öyküsünde anlatıcı, kocasıyla zamanla gevşeyen ilişkisini konu alır. Bununla birlikte parmağına taktığı yüzük zamanla parmağını sıkar, kurtulmak ister. Yüzükte kocasının adı Kerim’in baş harfi zamanla silinir, “ERİM” yazısı kalır. Adamın bir akşam kendisinin yüzüne hiç bakmadan önemsiz bir şey söylüyormuş gibi “çocuk yapalım” demesiyle yüzükteki yazının silinmesinde ayrı ayrı absürtlükler bulunur. Kadının bir günlük rutini içerisinde kafasında döner dolanır bu sorunlar. Kadın trafik kazası geçirir. Hastanede narkozlu bilinciyle kaza öncesi durum öykünün anlatısında iç içe geçer. Asıl absürtlük buradan sonra başlar. Öykünün en başındaki arama, narkoz etkisi bilinçte de devam eder örneğin. “İnternetsiz ev kalmasın diye her şey dahil 29.90 TL’lik fırsat!” Kötü geçen zamanlarda içten içe beklediğimiz şey içten bir hâl hatır sorulmasıyken, bunun yerine iş arkadaşlarının sırf meraktan büyüyen gözlerle olayın her detayını birinci ağızdan duymak arzusuyla karşılaşır. Bu da yetmezmiş gibi gelen telefon içten bir merhabadan uzak ve sadece bir reklamdır. Bu haliyle zamane ilişkilerinin ne kadar güvensiz bir zeminde olduğu kendisini en baştan ele verir.
Kadının kaza esnasında gelen aramadan en son duyduğu şey bu internet reklamı olduğu için muhtemelen zihni narkoz etkisinde de bu anı devam ettirir. Gelen reklam aramasını tuşlayıp öykünün merkezine gelir. “‘Adınızı, doğum tarihinizi ve kurtulmak istediğiniz yükünüzü yazın.’ ‘Yüzükten kurtulmak istiyorum,’ diyorum heyecanla.” (s.52.) Bir rüya atmosferinin absürtlüğü içinde kadının karı koca ve genel olarak çevresiyle ilişkisindeki güvensizliğin parodisini okuruz. “Karanlık koridorda beyazlı adama tutunarak yürüyorum. ‘Geçiş Odası’ yazılı kapının önünde duruyoruz. ‘İşte geldik.’ diyor. Kapıyı açıyor. İçeride başka kimse yok ama ‘Siz de onlara katılın,’ diyor.” (s.52.) Narkoz etkisinden bağımsız yaşamındaki ilişkiler de bundan farklı değildir aslında. “Ne zaman istersen buradayım.” diyen eşinin istediği zaman yanında bulamaz ya da yanındaki insanlar gerçekten yanında değil de tesadüfen orada gibidir. Bu sahneden sonra uyanır ama rüya etkisi devam eder. Merkezde çantasını kaybeder, bulamayınca bu mağduriyetini ve başına gelenleri arkadaşlarına anlatırken bulur kendini. Üzerinde hastane kıyafeti kâğıt gecelikle çay bahçesindedir. Çaycı meselenin bir numarayı aramakla çözüleceğini söyler, tam numarayı verecekken narkoz etkisi geçer gibi olur. Burada rüya etkisi kesintiye uğrar. Çaycı numarayı verecekken arkadaşları da bir anda ortadan kaybolur. En son narkoz etkisi tamamen geçip hastanede kendine geldiğinde parmağını sıkan yüzüğün artık olmadığını görür. Bu büyük bir sevinçtir.
“Bekleyenleri Bekleyenler” bir başka hastane öyküsüdür. Çeşitli sebeplerle birkaç insanın, hayati tehlikesi olan yakınlarına refakat etmelerini konu alır. “Bunca zamandır aynı alanı paylaşıyorduk. Bir pıhtı, bir tümör ve bir silah yüzünden. (…) Kimse kimseye belli bir mesafeden çok yaklaşmıyordu. Boş koridor aramızdaki sınırları belirliyordu. Sonra iyi dileklere geliyordu sıra.” (s.42.) Hastanenin koridorlarındaki karşılaşmalar ve beklemeler, anlatıcıyla aynı durumdaki insanların yan yana geldiği, anlatıcının onları anladığı ama oysa göz göze geldiğinde bile ne yapacağını bilemediği durumda bırakır. Bu karşılaşmada herkes birbirini anlar, herkes birbirine gayet yakındır benzer durumu paylaştıkları için. Ne var ki tam da bu sebeple herkes kendi derdiyle öylesine boğulmuştur ki, kimse ötekine yardım edemez. Ne yapacağını şaşırır bu yüzden. İlişkilerin ağır aksaklığını yoğun bir biçimde duyarız. Yorgundur bu insanlar. “Basmakalıp nezaket sözcüklerinden fazlasına halimiz yoktu.” (s. 43.) Herkes birbiri için güzel dilekleri sıralamakla yetinip yanındakine yardımcı olamadıkları kendi köşelerine çekilirler.
Hastanede bir yakınını beklemek, burada başkalarıyla olan karşılaşmalar, her şeyin gelip geçici olması, bir yatağın boşalıp dolması son derece tekinsiz hissettirir. Buradan bakınca dünya güvenilmez bir yerdir. En sıradan eylemler, bir kafede oturup kahve içmek, dışarı çıkıp sigara tüttürmek, bir mekânın kendine ait sesleri ve hareketleri başka bir ortamda çok olağan olabilecekken burada en basit şeyler kaygı verici gelir. Sanki biraz tuhaftır veya ortamın tüm bu sesleri, zamanın geçişi anlaşılmaz şeylerdir. Bir an dışarı çıkıp bir sigara yakar. Büyük şehrin kaldırımında hayatı izler.
“Burada her şey geçici. Kaldırımın üzerinde biriken insanları, binanın farkında bile olmadan yoluna devam edenleri izledim. Duvarda asılı devasa saat sayıları atladı. Saniyelerin sesi şehrin uğultusu içinde yitip gitti. Arabalar, taksiler, otobüsler geçti; öğleden sonralar, ikindiler ve akşamüstleri birbirine eklendi. Sigarayı yere attım, ayağımla ezdim, yola fırlattım. (…) Annemin eşyalarının olduğu koltuğa yaklaştım. Oturdum. Poşeti kucağıma yerleştirdim. Şeffaf kıvrımların üzerinde parmağımı gezdirdim. Kafamı kaldırınca karşıdaki kadınla göz göze geldik. İkimiz de aynı yöne baktık. Kapı kapalıydı. Etraf sessizdi. Burada biz bizeydik.”
Buradan bakınca bekleyenler için hayatın daha farklı algılandığı görülür. Askıya alınmış bir zamanın içinde, benzer durumlarda kendi başlarına yaşarlar. Dışarıdan bakıldığında farkına bile varılmayan binada bir bakışa sığınırlar. En ufak şeylerin bile sıradanlık taşımadığı görülür. Sıradan şeylerin rahatlığından uzak, belirsiz bir süre dünyayı askıya alınmışken tecrübe etmenin kaygısı öykünün her tarafına nüfuz etmiştir.
Zamanın nasıl geçtiği bakımından bir hastane koridorunda olmakla, bir misafir odasında olmak arasında fark yok. “Yol Yorgunu” öyküsünde anlatıcı yıllar önce tanıdığı ama çok sık görüşmediği bir arkadaşının evinde kalacaktır. Dünyadaki en rahatsız edici gecesini geçirir belki de. Necdet, arkadaşı Kemal’in evine bir gece kalmak için gelir. Uzun yıllar olmuştur görüşmeyeli yine de samimiyeti koruduğunu düşünürler. Yurt dışından dönmüştür Necdet. “Necdet camdan baktı: sisli peronlar, hızlı adımlar, boş tarlalar, kasaba evleri, fabrikalar, tenha yollar, gece ışıkları… Her yer, daha önce oradan geçmiş gibi bir his veriyordu ve yol hep devam ediyordu.” (s.64) Kasabaya indiğinde gördüğü tenhalık kendisini öylece bırakılmış, pek çok gözün değip geçtiği ama durmadığı biri gibi hissettirir. Arkadaşının evine gidince de bu hissin dağıldığı söylenemez. Geçen zaman izleri silip süpürmüş arkadaşının yüzünde tanıdık bir şeylere ve aynı geçmişe rastlama ihtimalini ortadan kaldırmıştır. Zaten iki odalı evdir; birinde Kemal, eşi ve çocuğuyla kalır. Necdet için de salonda bir yer hazırlanır. Ne var ki her an yerinden kalkacak gibidir. Her an toparlanıp gidecek gibi. Yurt dışına gittiğinde hep tamamlanmayı bekleyen bir form, hep bir ayağıyla kapıdan çıkacakmış gibi gitmeye hazır yaşadığı öğrenci yurdu. Buraya geldiğinde de yeni birisi için alan olmadığını düşünür. Banyoda bir aile evinde olması gerektiği gibi her şey yerli yerinde. Yeni fayansla döşeli, yan yana diş fırçaları, kat kat havlular, beyaz sabun (s.69) Bir aile evinden beklenecek düzendedir her şey, bir tek duş perdesi oraya sırıtan bir şekilde eskimişliği ve sararmışlığıyla yerini yadırgar gibidir. Naylon perde o yeni banyoyla uyum içinde değildir. Belki de en çok bu etekleri ıslak, kıvrık ve kirli naylon perdeyle benzer bir şeyler görür kendinde. Koltuğun üzerine onun için serilen çarşafı katlar ve sokağı izler. Gecenin ıssızlığında yeni adıyla pek kimselerin bilmediği bir sokak tabelasıyla özdeşlik kuruyor.

Dünyadan Sonra Bir Yer sanki bilinmeyen insanlar ülkesini anlatmaktadır. Aynı adla bir öykü de yer alıyor kitapta: “Bilinmeyen İnsanlar Ülkesi”. En yakınları tarafından bile tanınmayan, anlaşılmamış öykü kişileri. Bir de büyük kentin söz gelimi bir vapur yolcuğunda tesadüfen bir araya gelen sakinlerini düşünürsek daha büyük bir kayıtsızlığı okuyacağız demektir. Teğet geçen bakışlardan yorulan insanlar arasında geçen başka bir öykü. Gerçek anlamda birbirine temas etmeyen, ötekine dokunmayan insanların durup bekleyen, birbirine yaklaşan ayakları, birbirine çarpan omuzları. Başını eğen, gözünü kapayan halsizleri. Öykü, Nazlı’yla birlikte yanından geçip gidilen evsiz bir kadına odaklanır. Daha yakından bakarız. Evsiz toplum dışına itilmiş, bir kadının hikayesine dikkat kesiliriz; “varlığıyla ortada ve tam o sebeple görülmez.” (s.103.) Nazlı’nın evdekilerle sağlıklı bir iletişim içinde olmadığı öykünün başında verilir. Aynı evi paylaşan başka insanlar tarafından bilinmeyen başka birisidir o da. Evsiz kadınla polis aracında yolları kesişir ve bu karşılaşmanın sonucunda iki gecedir gitmediği evine o geceyi de dışarda Melo’yla beraber geçirir.
Melo’nun varlığında görülen şudur: onun ATM, park, otobüs duraklarında kalması diğer insanları kendi konfor alanıyla yüzleştirdiği için görmezden gelinir. Diğer taraftan evsiz ve kadın olmanın daha dezavantajlı olması durumu vardır. Aklı yarı kayıp bir kadın Melo, “Deli Kadın” da denir kendisine. Daha önce altgeçitte kaldığında başına gelenleri, şiddete ve tecavüze uğradığını kendince anlatır. Hem bu öyküde hem de diğer öykülerde kadınlar için tekinsizliğin daha şiddetli hissedildiği söylenebilir. Nazlı geceyi Melo’yla beraber geçirir ve sabaha doğru vapura binerler. Aynı kayıtsızlık, birbirini teğet geçen gözler anlatılır ve öylece kapanır öykü. “Geniş Siyah” öyküsünde kocasından şiddet gören kadın, eski evinden ayrılıp başka eve yerleşir. Mahalle tekinsiz bir yer olarak, yatırlı şeklinde tasvir edilir. Kadının içindeki huzursuzlukla açılan öyküde esas huzur kaçıran ve tehdit oluşturan durum kapısının “aç” diye tekmelenmesidir. Tıpkı “Bekleyenleri Bekleyenler” öyküsünde olduğu gibi komşular iyi dilek temenni etmekten başka bir şey yapmazlar. Her ne kadar yanındayız deseler de onu hayatındaki tehdit unsuruyla baş başa bırakırlar. Kendileri de başka bir koridorda bekliyormuş gibi. Maruz kaldığı öfkeyi, hıncı görmeyip “Nasıl katlandın bu adama?” sorusunun boş hayretini tekrarlar herkes.
“Tekgöz” öyküsünde kafede kısa bir anda dahi bakışa, sözlü tacize maruz kalan bir kadının yaşadığı şok vardır. “Acil Durumda Camı Kırınız” öyküsünde yabancı bir ülkede otobüs yolculuğu esnasında yanına oturan adamdan yol boyunca tedirgin olan bir kadın anlatılır. “Güzel Atlar Diyarı”nda çocuğunu alıp eşinden kaçan bir kadın ve hayatı konusunda duyulan endişe. Çocuğun gözünden bir rüya atmosferi içinde yine kapıya gelen bir adam vardır. Hayal meyal babası ya da tehdit unsuru olan başka bir adam gibi anlatılır. Annesi yanından ayırmadığı çantasından çıkardığı silahla vurur adamı. Bir yanıyla da henüz gerçekleşmemiş bir olayın önsezisi gibidir bu anlatılan. Annenin duyduğu endişe ve tekinsizlik hali çocuğunun gözünden aktarılır böylece. O tedirginlik kadın ve çocuk tarafından paylaşılmış ama daha çok anneye ait bir şeydir. “Bilinmeyen İnsanlar Ülkesi”nde olduğu gibi görmezden gelinen hikâyeler her taraftadır. “Tekgöz” öyküsünde mesela anlatıya gömülü, görmezden gelinen başka bir hikâye vardır. “Köşeyi döndünüz. Sokağı hatırladın. Kırmızı tabelayı işaret ettin. ‘Eskiden terzi dükkanıydı, önünde çiçekçi kadın vardı,’ dedin. Anlattın: Kadını ve kızı, yoldan geçen bir arabanın içinden fırlayan arka arkaya üç kurşunla vurmuşlardı. Selim hikâyeyle ilgilenmedi. Başını salladı.” (s.125.) Başka öykülerde de görmezden gelinen, bilinmeyen hikâyeler gömülü şekilde yer alır. “Asil” öyküsünde bir mezar kazıcı olarak çalışan anlatıcının gözünden verilir kimi: “‘Niye öldü?’ ne nafile bir soru. Mezarlıkta önemli olan ne zaman öldüğün. Dünyada kaç yıl kaldın? Dicle. 1998-2015. Burada günlerin önemi yok. Ve kadınların ve annelerin de.” (s.88.) kimi öyküde de iç içe geçen sesler arasından anlatılır bilinmeyen insanların bilinmeyen öyküleri. “Kanunda atlara ve kadınlara yer yok.” (s.143.) Vapurda temas etmeyen insanlar, baş sallamakla geçirilen hınç ya da iyi dileklere sığınmakla yetinen tanıdıklar gibi, saydığım öykülerin hepsinde olduğu gibi her bir öykü kişisi kendi kaygıları ve hikâyeleriyle tek başına bırakılır.
Sonuç olarak Yelina Tayfur’un Dünyadan Sonra Bir Yer kitabındaki öykülere bütüncül bakılırsa görülür ki anlatıcıların her biri adına içinde bulunduğu durumda kaygı verici olmayan yerler veya kişiler yoktur. Carlos Fuentes’in Kaygı Veren Dostluklar kitabında “Dostlar” öyküsü de okuyanlar için benzer bir atmosferi akla getirecektir. Teyzelerinin evine konaklamak için giden bir genç bir süre vakit geçirir. Zaman geçtikçe tekinsizlik artar. Farklı şehirde gittiği bu yere alışmaya çalışırken her şey flu bir hal alır. Bir gün verdikleri bir yemeği yemez, kediye verir. Ertesi gün kedinin zehirlendiğini görür. Bunun kendisi için bir tuzak olup olmadığı kafasında dönerken öykü ilerledikçe aslında öldüğünü ve gittiği yer ölümden sonra bir yer gibi hissettirir. Yaşamla ölüm arasında, tanıdıkların yakınlığının çok yanıltıcı olduğu bir atmosfer hakimdir orada. Bu bakımdan Dünyadan Sonra Bir Yer ile çok tanıdıktır. Yakın hissettiren ve güven veren bir şey bulmak zordur. Hemen hemen her öykünün rüya, geçmiş, hafıza, koma gibi flu zeminde yazılmış olması benzer tekinsizlikte oldukça işe yarar bir şeydir. Yerini yadırgayan öykü kişileri benzerdir ve bir aralıktan bakar gibi hissettirir.
Yelina Tayfur’un; tedirgin eden halleri, insanlar arasındaki iletişimsizliği, gerçek yakınlıkların bir yanılsama olduğu ortamları, öykü kişilerini kimi zaman bir öyküdeki detayı başka bir öykü içine gömerek görmezden gelinenlerin, bilinmeyenlerin öykülerini aktararak anlatmak yolunu izlediği söylenebilir. Öyle kuvvetli bilinmeyenler vardır ki yaşayanların dünyasında her an böyle şeylerin olduğu hiç akıllardan çıkmaz. Aile, eş, arkadaş gibi tanıdık olanlar yabancı gelip yadırganırken, bir mekânda hiç ait değilmiş hissi veren ufak bir detay bile tanıdık gelebiliyor. Bazen bir koku, bazen bir duş perdesi, bazen bir sigara. Öyküler bilinmeyenleri, görüp geçilenleri basit birer olgu niteliğinde aktarmıyor. Sosyal meselelerden kaynağını alırlar ama atmosfer ve işleniş şeklinden dolayı askıya alınan şeyler var gibi hissedilir. Judith Hermann’ın, Birbirimize Her Şeyi Söyleyebilirdik[1] kitabında öykü türünün yazımıyla ilgili pratik şeylerden bahseder. Öykülerinin kaynağını birinin söylediği bir şey oluşturur. “Birinin bir başkasına söylediği şey.” der. (s.32.) Sonra söylenen şeyi olduğu gibi almak değildir asıl iş. Söylenenin dışında kalan çifte zemin oluşturan ve söylenmeyen şeyler vardır. Birisi bir şeyi söyler ama söylenmeyen, ima edilen, söylenenin altında ya da dışında olan bir şeyler vardır ve bunlar öykünün başlatıcısı olur. Fakat asıl önemli olan nokta şudur: “Bizi bir öykünün içine sokan cümleler ara dünyadan gelirler, güvenilmezdirler, yoruma açıktırlar, değiştirilebilirler, bunun anlamı dünyanın da değiştirilebilir olduğudur. Ben dünyayı, benim dünyamı bir öyküyle değiştirebilirim. İki sayfa. Yedi sayfa.” (s.56.) Dünyadan Sonra Bir Yer kitabındaki öykülerin de tümüyle her şeyin geçici, tümüyle flu olan bir zeminde yazıldığı ilk bakışta fark edilen bir şeydir. Burada da son derece askıya alınmış zamanda, çifte zeminde, ara dünyanın varlığı kendisini hissettirir. “Bekleyenleri Beklemek” öyküsündeki geçiş odasını bu açıdan tekrar hatırlamakta fayda var. Tam da bu sebeple geçiş odaları, ara dünyalar bir yanıyla çok tekinsiz olsalar da bir yanıyla son öyküdeki adama benzerler: Tamamen kolayca çekip gidemez ama askıya astığı ceketinin cebindeki veda mektubundadır hep aklının bir tarafı. Bir gün o mektubun cebinde olduğunu unutma ihtimali vardır. Bizi bir öykünün içine sokan ihtimalle aynı şeydir bu. Anahtar deliğinden bakarsak hemen içeri giriverecek gibi hissettirir. O kadar da uzak değildir. Yahut bahçedeki yenidünya ne zaman turuncuya dönmeye başlasa, evi terk edip karanlığa karışan o masaldaki yabancı tekrar çıkıp gelecekmiş gibi.
[1] Judith Hermann, Birbirimize Her Şeyi Söyleyebilirdik, İstanbul: Sia Kitap, 2025.

