Gölgelerin Gücü Adına!

Ayça Ceylan

Hani bazı şeyler vardır, sadece isimleri bile sizde büyük titreşimler yaratıp kendine çeker. O şeyi gözlemlemek, anlamlandırmak, anlaşılmak ve onunla diyalog kurmak istersiniz. İşte benim için de bu şeylerden bir tanesi “gölge”. Gölge ile ister fiziksel, ister yazınsal, ister işitsel alanların herhangi birinde karşılaştığımda şu soruyu tekrarlamaktan kendimi alıkoyamam: Gölgenin gücü nereden gelir? Elbette ışık olmadan gölgeden bahsedemeyiz. “O zaman gölgenin gücü ışıktan gelir,” demek, kulağa hoş gelse de gölge ile yıllara dayanan pratiklerim bana şunu gösterdi. Asıl olan tek bir kaynak ya da tek merkezden düşünmek değilmiş. Şeylerin kendi doğalarında barındırdıklarını ortaya çıkaracak ya da başka bir deyişle bize kendilerini açmalarına vesile olacak şekilde yaşamaya devam etmekmiş. Hal böyle olunca da birinin iyisi diğerinin kötüsü, birinin güzeli diğerinin çirkini, birinin doğrusu diğerinin yanlışı olabiliyor. Oysaki hücrelerimize kadar nüfus eden plastik dünya algısına (metaforik anlatının yanında insanda da ortaya çıkan mikroplastiklerden bahsediyorum) “bana bir süreliğine müsaade” diyerek, yolculuğumuza başlarsak, her birimizi mucizelerle dolu bir rota bekliyor. O rotanın materyalist gündeliğe yansıması ise adeta bir şölen gibi. Sizin içinizdekilerle dış dünyayı dengeleyen bir tasarım. Ve bu tasarım her türlü karşılaşmalara da müsait.

Geçtiğimiz hafta kimilerine göre bir muhafazakâr, kimilerine göre bir modernist, kimilerine göre de kimse olan yazar Çuniçiro Tanizaki’nin Burcu Erol çevirisiyle İthaki Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan Gölgeye Övgü kitabını okudum. 140 binden fazla can kaybına neden olan 1923 Tokyo Depremi sonrasında yazılan kitap, 2011 yılında Japonya’nın güney kıyılarını vuran depremin ardından gölge üzerine sıkça düşünen mimar Kengo Kuma’nın kısa ön sözü ile başlıyor. Kengo Kuma’nın da ön sözünde belirttiği gibi Tanizaki’nin Gölgeye Övgü kitabı mimari bir söylev olarak da akıllarda yer ediyor. Minik bir parantez, Kengo Kuma gölge konseptiyle 2021 Tokyo Olimpiyatları’na ev sahipliği yapan Ulusal Stadyum’un da mimari. Geçtiğimiz sene Japonya’da davet edildiğim bir konuk sanatçı programı nedeniyle olimpiyatlara ve Japon kültürüne dair ilk elden bilgiler edinme imkânım oldu. Gölgeye Övgü’ye dönecek olursam; evlerden tuvaletlere, kağıttan gastrokültüre, altın renginden “no” tiyatrosuna kadar birçok konuya değinen denemeleri zevkle okuduğum kitapta biraz mesafeli olduğum cümleler de vardı.


Gelelim “bu kitabı kimlere tavsiye edersiniz” kısmına. Bu kısım önemli. Yaşamda sıkıştırılmış bilgiyi seviyoruz. Zamanımız az ve zamanımızı doğru yönetmek adına 10 maddelik bilgileri kimimiz tercih edilebiliyor. Tercihler çeşitlidir elbette! Nasıl ki John Berger’in Görme Biçimleri kitabı sanat, tasarım ve mimarlık öğrencilerine okutuluyorsa bu kitap da o okuma listelere eklenebilir. Bu grubun dışında “şiirsel olanın alanı beni cezbeder” diyenler, gölgenin psikolojisi üzerine çalışanlar, ruhani çalışmalarında gölge metodunu deneyimleyenler ve “alışılagelmiş düşüncelerin dışında bir şeyler duymak istiyorum” diyenler de okuyabilir.

Gölgeye Övgü Tanizaki’nin 1933 tarihli denemesi. Kırklı yaşlarında ortaya çıkardığı bu kitabı okurken, bazı bazı daha yaş almış birinin dışavurumunu okuyor gibi hissetmek mümkün. Ancak bugünden geçmişe bakarken kendisine haksızlık da yapmayalım!

“Hangi ülkeye gidersek gidelim yaşlıların aynı şeyi söylemesi şaşırtıcı. Sanırım insan yaşlandıkça geçmişin her konuda şu andan daha iyi olduğunu düşünmeye başlıyor. Bir yüzyıl önceki yaşlılar iki yüzyıl öncesini özlüyor, iki yüzyıl öncekiler üç yüzyıl öncesini özlüyor. Her dönemde bir ‘andan memnuniyetsizlik’ var.” satırlarıyla Tanizaki yer yer öz eleştiri vermekten de çekinmemiş diyebilirim.



Gelelim nostaljinin büyülü dünyasının kültürler ötesi bir hâl oluşuna! Biz gençken, 5 yıl önce, nerede o eski dostluklar, bugünün gençleri gibi kelimelerle başlayan cümleler ile hayatımıza nüfus eden nostalji duygulanımı, Gölgeye Övgü kitabında da baskın bir hissiyat ile okuyucuyla buluşuyor. Bazı bölümlerde yazar ile benzer bir görüşü paylaşmama rağmen, bazı bölümlerde kendisinin görüşlerini esnemeye müsaade etmeyen bir biçimde yansıtması “gölge” kavramı ile tezat gibi. Gölgeler sabit değildir, uzar-kısalır, koyulaşır-açılır ve formunu değiştirir. Bedenimizin gün içinde hep aynı yapıda olduğunu biliriz. Başımıza bir şey gelmedikçe işte orada öylece duruyordur. Gölgesi için ise aynı şeyden bahsedemeyiz. Gölge bize her şeyin eş zamanlı bir parçalanma ve birleşme içinde olduğunu hatırlatır.

Gölgeye Övgü kitabının en güçlü yanlarından bir tanesi estetik kuramı üzerine sorgulamalara neden olması. Miso çorbasının içildiği koyu renkli ahşap kaseden tuvaletlerin ışıklandırmasının loş olmasına kadar birçok örnek, güzele eşlediğimiz nesneleri sorgulamamıza neden olabilir. En azından Batılı ya da kendini Batılı olarak konumlamayı tercih eden okurlar için bilinmezin kapısını aralıyor.

Tanizaki Batı-Doğu dualitesi ile beraber inşa ettiği denemelerinde, Japon kültürünün insanın bedensel ihtiyaçları yanında ruhani ihtiyaçlarını da karşıladığı yönünde ifadeler kullanmış:

“Japon tuvaletleri tam anlamıyla ruhun dinlenmesi için tasarlanmıştır. Tuvaletler mutlaka ana binadan uzağa, taze yaprak ve yosun kokusu alabileceğiniz yere yapılır. Koridoru geçer, o loş ışığın içinde oturur, belli belirsiz parlayan kapının yansımasına bakarken derin düşüncelere dalar ya da dışarıdaki manzarayı izleyebilirsiniz. Yarattığı his tarifsizdir.”

Kitapta yazar “abject”in alanına giren dışkılama ve idrar ile içli dışlı bir alan olan tuvalet tasarımına olan ilgisinin yanında “zamanın pırıltısı” diye nitelendirdiği insan elinin kiri ile ilgili düşüncelerine yer vermesiyle Batı-Doğu topluluklarında farklılık gösteren temiz, saf ve lekesiz olma gibi kavramları sorgulamaya açıyor. Batının her şeyi fiziksel olarak berraklaştırma çabasının karşısında, peki ya ruhun berraklaşması nasıl olur?

Çuniçiro Tanizaki’nin 69 sayfalık Gölgeye Övgü kitabı gün içinde kendi gölgenizle daha çok iletişim kurmanızı sağlayabilecek, harekete geçirici ve dönüştürme potansiyeli bir hayli yüksek bir anlatı. Umuyorum gölgelerinizle daha iyi anlaşırsınız!