Erkeğin Ölümü, Kadının Kavga ve Dönüşümleri Tiyatro Sahnesinde

Aynur Kulak

Moda Sahnesi Edouard Louıs’in Babamı Kim Öldürdü romanının uyarlamasını beş sezondur sahnelemeye devam ederken, yazarın Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri romanının uyarlamasını da sahneye taşımasıyla çağdaş Fransız edebiyatının önemli yazarlarından Edouard Louıs’in otobiyografisine dair en önemli iki metin tiyatro seyircisi ile buluşturulmuş oldu. 33 yaşındaki genç yazarın tamamıyla otobiyografik (bir diğer tanımıyla; oto-kurmaca) unsurlar içeren romanlarıyla ilgili, bu romanların çevrilme süreçleri, Moda Sahnesi’nin dilimize çevrilmiş bu edebiyat metinleriyle nasıl buluşup neden sahnelemeyi seçtikleri, kapitalist düzenin erkeklere ayrı, kadınlara ayrı neler yaptığını ve dahası çocukların yoksul aileler içinde büyürken -özellikle cinsel kimlikleri ile tanışırken- neler yaşadıklarıyla ilgili yazacak çok şey var. Bir de yazarın metinleri ile ilgili oto-kurmacaların edebiyata içkin olup olmadığı tartışmalarının konuyu alevlendirdiği noktada uyarlamaları ele almak konunun önemine dikkat çekmek adına önemli olacak. Bu yüzden en güzeli hikâyeye en başından başlamak.

Hikâye 2020 yılında, pandemi koşullarının yüksek durağanlık dönemlerinde Kemal Aydoğan’ın Babamı Kim Öldürdü romanının sadece on sayfalık kısmını Almanca çevirisinden okumasıyla başlıyor. Kemal Aydoğan romandan Ayberk Erkay’a bahsediyor ve böylece Edouard Louıs’in tüm kitapları dilimize Ayberk Erkay tarafından kazandırılıp basılmaya başlıyor. Yani henüz ne edebiyat okurları tanıyor Edouard Louıs’i ne de tiyatro seyircileri. Bu basit, mikro minimalist düzeyde başlayan hareket edebiyat ve tiyatro disiplinleri arasında domino taşı etkisi yaratarak bugün çok okunan, çok seyredilen ve üzerine çok tartışılan bir sürecin gidişatını başlatıyor. Can Yayınları tarafından basılan ilk kitap Babamı Kim Öldürdü; yayım tarihi Ekim 2020; pandeminin etkilerinin henüz yüksek düzeyde devam ettiği bir tarih bu. Fakat romanın okurla buluşması öncesinde kader ağlarını bir tiyatro oyunu olabileceği yönünde örmüş oluyor aslında; metnin tiyatro seyircisiyle buluşma tarihi Eylül 2020 çünkü. Şu önemli bilgiyi de vermek gerekiyor: Edouard Louıs’in Babamı Kim Öldürdü metnini bir roman olmakla birlikte bir tiyatro metni niteliğiyle de düşünüp yazdığını kendi söylemlerinden biliyoruz.

Romanlarını çevirmeye başlarken Edouard Louıs’in hayalini ilk olarak tiyatroda sahnelemek üzere yola çıkan Ayberk Erkay, Kemal Aydoğan’a Babamı Kim Öldürdü metninin çevirisini götürürken kafasındaki ismin Onur Ünsal olması tüm parçaların yerine oturmasında çok etkili. Onu ona -yani Edouard Louıs’i Edouard Louıs’e- oynayan Onur Ünsal’ın sahnedeki performansı o kadar etkileyici ki böyle bir otobiyografinin işlevselliği adına birçok önemli nüveyi iki disiplin adına bir araya getiren en önemli unsur.

Nasıl bir otobiyografi bu ya da nasıl bir oto-kurmaca? Oto-kurmaca adına işlevselliği neler veya işlevsel olmalı mı?

Çağdaş Fransız Edebiyatı içerisinden çıkan kurgu anlatımların ezberlerini ters düz edecek bir oto-kurmaca ile karşı karşıyayız. Bu elbette ilk defa olmuyor. Yine Fransız çağdaş edebiyatı içerisinden Nobel ödüllü Annie Ernaux kitaplarını, İngiliz çağdaş edebiyatının önemli ismi Rachel Cusk kitaplarını, Alman edebiyatının mihenk taşı Thomas Bernhard’ın otobiyografik beşlemesini örnek verebiliriz. Edouard Louıs hikâyenin bir yerinde annesinin ve aslında dünyadaki kadınların durumunu anlatmak için Peter Handke’nin otobiyografik romanlarından birinde annesi ile ilgili yazdıklarının tıpkısını kendi annesinin de yaşamasını hayretle anlatıyor. Çünkü biri Almanya’da diğeri Fransa’da yaşıyor. Nasıl bu kadar aynı olabilir ki yaşanılanlar?(!)

Ortak özellikleri, tamamı Avrupa edebiyatı içerisinde yer alan bu yazarların edebiyat içerisindeki anlatı perspektiflerini nerdeyse tamamen değiştirmeleriyle diğer disiplinlere yansıyan etkisini artık daha net görüyor olmamız. Tiyatro sahnelerinde gördüğümüz bu güçlü yansımada klasik otobiyografik romanlardaki anlatı, kurgu, dram, komedi unsurlarından ziyade ne olup bittiğine tam odaklanarak anlayan ve çözüm üreten süreçlerin peşinde yeni rotalar oluşturmaları anlatı perspektiflerinin sınırlarını genişletiyor.

Babamı Kim Öldürdü romanında ataerki, aile, işçi sınıfı, politika, şiddet, homofobi, queer yaşam ve söylemler ile bu zeminde şekillenen baba oğul ilişkisi yer alıyor. Bir Kadının Kavga ve Dönüşümleri’nde ise bir anne olarak kadın, bir eş olarak kadın, toplumsal ve siyasal ve bireysel temsillerde kadın olma hali üzerinden eril şiddet, tahakküm, ev içi her tür angarya ve yük, yoksulluk kıskacı, imkansız özgürlük, mücadele, kavga ve isyanların kadına düşmesi ve bir kadın olarak bunu başarabilirseniz eğer kapitalizmin bizlerden esirgediği ve sanki bizler (kadınlar) olmayı beceremiyormuşuz gibi çokça önerdiği, dillerimize pelesenk olan ama nasıl bulacağımızı ve yaşayacağımızı bilmediğimiz “mutluluğu” gerçekten hakkını vererek yaşamak isteyen bir kadının dönüşen hayatı yer alıyor.

Sahneye uyarlanan her iki oyunda da alt sınıfta yoksulluğa mahkûm edilmiş kadına ve erkeğe – babaya ve anneye ve onların büyüyen queer çocukları Edouard Louıs’e dair yaşanılan tüm gerçekliğin somutlaştığını çırılçıplak halde anlatıldığını görüyoruz. Romanlarda somut değil miydi; somuttu elbet. Neoliberalizmi hiç bu kadar çıplak, yani olduğu gibi görmedik ve alışık olmadığımız bir çıplaklıkla yüz yüze gelmek oto-kurmacanın edebiyata içkin olmadığı tartışmasının zeminini hazırlamış olabilir. Bu anlamda metinlere son derece sadık kalınmış iki uyarlama izliyor olmamız daha da önemli. Sahnelenen hikayelerde somutluk kavramsallıktan veya kendi gerçeklik algımızda çıkarak ete kemiğe bürünüyor, anlatılanların anlam derinliği böyle bir çıplaklığa alışık olmayan bizler, yani neoliberal dünyada mücadele eden insanlar için korkutucu şekilde pekişiyor. Sahnede tam anlamıyla bize neler yapıldığını ve ne hale getirildiğimizi izliyoruz.

Kemal Aydoğan iki romanı sahneye uyarlarken ilk anda dikkatimizi çeken unsur sahne tasarımı oluyor. Aydoğan çağdaş batı tiyatrosu örneklerinin tam tersi bir istikamette ilerleyerek sahne tasarımı konusunda minimalist mekân unsurlarına hiç takılmıyor. Bir Kadının Kavga ve Dönüşümleri’nden örneklendirirsek eğer sahnede tavası, tenceresi, ocağı, tezgahı, bulaşık leğenleri ve tezgah altı perdeleri dahil tüm eşyaları ile bir mutfak; sandalyeleri, tabureleri, tabağı, bardağı, sürahisi, ekmek sepetiyle bir yemek masası; tüplü televizyonu, çekmeceli dolabı, koltuğu, koltuk battaniyesi, sehpası, perdeleri, ütü masası ve evin babasının ütülenecek gömlekleri, pantolonları ile oturma odası; ip gerilmiş üstünde çamaşırların kuruduğu balkonuyla 90’lı yıllarda hangi işçi evine giderseniz gidin karşılaşacağınız bir manzara var. Bunca kalabalığa rağmen hiçbir detay veya eşya fazlalık değil. Yoksullaştırılmış işçi emeği, yoksulluğa mahkûm edilmiş bir ev, yoksul bir erkek, yoksul bir kadın ve yoksul bir çocuğun hikayesine hizmet ediyor her biride.

Eşya detayı içerisinde şöyle bir şeyle de karşı karşıyayız: Kemal Aydoğan mini bir el kamerası ile sistemin insanlara neler yaptığını arka fondaki beyaz panoya yansıtarak daha da belirgin kılmasıyla; neoliberal sistemin ana odak noktasının ne olduğunu göstermesi -zaten sahnede olanı büyütmesi- anlatılmak istenen gerçeklere dair sahne tasarımının en önemli mizanseni. 2000’li yılların başlamasıyla telaffuz edilen sermayenin büyük ölçüde el değiştirmesini hedefleyen minimal kapital uygulamaların 90’lardan itibaren gelen ayak sesleri bunlar. Sahnede izlediğimiz ev içi çalışma durumlarının, 2025 yılı itibariyle yaşam alanları evlerimiz ve ofislerin küçülmesine, mutfak eşyalarının daha da pratikleşmesine, uzaktan kumandalı, zaman ayarlı temizlik robotlarının çıkmasına, son teknoloji cep bilgisayarlarının işlerimizi kolaylaştırmasına rağmen hiçbir şeyin değişmediği hissinin içimize çöreklenmesi normal mi? Yenilenerek bizlere çağ atlatan neoliberalizmin algı illüzyonu bizim düşünüp anlayabileceğimizden daha fazla olabilir mi?

2025 yılı itibariyle dünyada kadına uygulanan şiddet, mobing, sözlü, yazılı, psikolojik veya direkt uygulanan cinsel taciz, geçmiş dönemlere nazaran dört katı artmış durumda. Sosyal medya aracılığıyla artık çok paylaşılıyor, dolayısıyla artık üstü örtülemiyor diyebilirsiniz; yani bir cep kamerası ile beyaz panoya yansıtılan büyütülmüş görüntülerin işlevi gibi; aslında ne olduğunu, üstüne basarak görünür kılındığında anlıyor olmamız insanın neoliberalizm karşısındaki büyük çaresizliğinin yansıması değil de nedir?

Onur Ünsal’ın hem hikâyeyi anlatan hem de bu yoksul evde olup bitenleri gerçekleştirirken yaşanılanları bize duygu ve düşünce olarak geçirmedeki rolü çok önemli. Zira karşımızdaki sahnede yalnızca kapitalizm tarafından ezilip ezilip artık çıkarılacak suyunun dahi kalmadığı işçi sınıfı bir ailenin yoksulluğu, ev içi angaryalardan kafasını dışarı bir an olsun çıkaramayacak denli çaresiz bir anne temsili üzerinden tüm kadınlara bu durumun nasıl yüklendiği ve layık görüldüğü değil, eşcinsel bir erkek çocuğunun bu yoksulluk kıskacında yaşarken kendi kimliğiyle mütemadiyen çatışmasının anlatıldığı gerçekler var. Böyle bir girdap içinde evle, anneyle, babayla, kardeşlerle, okuldaki zorbalıklarla, psikolojik ve cinsel istismarla çatışmaları sürerken kendi dilini, kelimelerini, ifade biçimlerini oluşturma ve tüm bu kavgaların zamanla nasıl dönüşüp değişerek kendi ifade rotasını oluşturma serüveni var.

Onur Ünsal, bir kadının yirmi beş yılına ve eşcinsel bir erkeğin çocukluk ve ilk gençlik yıllarına tekabül eden süreyi tek perdelik bir oyunda, tek kişilik bir performansla gerçekten hamur açıp, pişirirken, sofra kurup, sofra kaldırarak, bulaşıkları yıkadıktan sonra, yerleri silip, birikmiş ütüleri yapıp çamaşır asarken anlatıyor bizlere. Seyrederken bir buçuk saat içinde yoruluyoruz, ki tüm bunları bir kadının yirmi beş yıla (ve çoğu kadının ömürleri boyunca) tekabül eden sürede mütemadiyen yaptığını düşünelim lütfen. Onur Ünsal kapitalizme karşı verilen bu kavgayı ve mücadeleyi neredeyse her detayıyla zor olan kusursuz bir performansla sergiliyor.

Ve dönüşüm gerçekleşiyor. Sahnede bir kadının, bir annenin dönüşümü capcanlı şekilde yaşanıyor. Hikayeye Babamı Kim Öldürdü kıyafetleri içerisinde anlatmaya kaldığı yerden devam eden Onur Ünsal, yani erkek queer birey, yani Edouard Louıs’in kendisi annesinin ev temizliği yaparken giydiği basmadan eteği giyip baştan itibaren olup biten ne varsa bize anlattıktan sonra şık elbisesiyle son derece bakımlı, güler yüzlü, iyi yerlere gidip, iyi yemekler yemeyi seven, yani layık görülerek, mahkum edildiği, ezildiği, yok sayıldığı, her tür şiddetin istismarını yaşadığı yerden çıkmış bir kadına dönüşüyor. Baba ve oğulun ölümüne karşılık anneyle oğulun dönüşümü gerçekleşiyor böylece. Erkekler devlet erki tarafından “erkekliğin” tüm olanaklarından ailelerini ezerek geçici güç zehirlenmeleriyle faydalanıp nihayetinde ölürken, kadınlar hiçbir garantiye yaslanmaksızın devlete, kapitalizme, babalara, kocalara rağmen gücü içlerinde büyüterek yaşam süreçlerinin kavgasından dönüşüp sağ çıkıyorlar.

Edouard Louis, queer yaşamlara, feminist söylemlere, kadın haklarına, erk egemenliğe ve erkekliğe dair dayatılan doğrulara, siyasi yapılanma ve politik işleyişe dair şimdiye kadar oluşturulmuş damarlardaki eşikleri değiştirme zorunluluğuna işaret ediyor. Burada sanırım en dikkat çekilmesi gereken, politik unsurlar olmalı. Çünkü otobiyografiler/oto-kurmacalar devlet politikalarının kişisel olana karşılığıdır ya da daha doğru ifade etmek gerekirse; son derece yoksul bırakılmış, işçi alt sınıflar için otobiyografiler politik yaptırımlardan bağımsız düşünülemez.

Babamı Kim Öldürdü ve Bir Kadının Kavga ve Dönüşümleri edebiyat ve tiyatronun ayrılmazlık ilkesine ve disiplinlerlarası rotasının nasıl oluşabileceğine dair çok güzel örnekler olarak var artık. Neoliberalizm bizi yine dikkat çekilmesi gereken üretime değil de doğrunun ve yanlışın ne olduğuna dair keskin normların pençesinde kıvrandırıyor. Bu alanda her şey son derece çıplak; bu çıplaklık itiraza ve bu itiraz da edebiyata içkin olmadığı tartışmasına sebebiyet veriyor olabilir. Neolibarelizmi böylesine bir çıplaklıkta ilk defa görmüyoruz belki ama, illüzyona alışığız, çıplaklığa değil.

Bahsetmeden geçemeyeceğim, tüm bu önemli ayrıntılarla çevrelenmiş metinlerin ve oyunların umudumuzu yeşerten, hatta kışkırtan müzikleri var. Babamı Kim Öldürdü’de baba için Celine Dion müzikleriydi bu; Bir Kadının Kavga ve Dönüşümleri’nde The Scorpions. Annenin dinlediği The Scorpions parçaları Wind Of Chang, Still Loving You, Send Me an Angel çalmaya başladığı an hikâye öyle bir yükseklik kazanıyor ki; kavga etmek ve direnmek, umut ve özgürlüğe doğru bizi götürecek yolda önem kazanıyor; çünkü inanıyoruz bir şeylerin bir gün kesinlikle değişeceğine. Şarkıların tamamını Onur Ünsal’ın sesinden dinliyor olmamız, sahne üzerinde seyrettiğimiz yüksek performansı ritim, hareket ve isyan adına da yükseğe taşıyor.