“Eleştirinin Yeni Yasaları” Üzerine Bir Müddet Düşünüş

Zeynep Karaca

Genel eleştirel bakışa göre; şiir eleştirisinin iki temel görevi vardır. Birincisi, yeni şiirin nasıl okunması gerektiğini göstermek; ikincisi, söz konusu şiirin, ulusal poetika bütünü içindeki yerinin ne olduğunu irdelemek. İlki güncele ilişkin bir görevdir, ikincisi ise, tarihsel bir görev. Hayriye Ünal’ın Eleştirinin Yeni Yasaları kitabı da tam olarak bize böyle bir bilinç veriyor.

Kitabın girişinde uzunca bir bölümde; topolojik eleştiriden söz ediliyor. Ünal’ın yaklaşımına göre bu durum: “Çoksesli poetikanın birbirine köprüler ve geçitlerle bağlanan mekânsal dinamikleri, bir metro ağı bütünlüğü gibi bilinçler arasında kopukluk olmayan bir yerleşkeye benzer. Şair zihinleri, dilin yerleşkesinde geçitlerle birbirine bağlanır. Bu, soyut bir eğretileme değildir. Gösterilebilir, gözlemlenebilir ve topolojik yöntemlerle haritası çizilebilir bir olgular ağıdır.” Eleştiriye yeni bir bakış getiren bu yönteme göre; konum analizi, kompaktlık analizi ve etki analizi gerekir. Konum analizinde; şairin poetik uzaydaki topografik konumu, adresi, komşulukları saptanır. Kompaktlık analizinde; şairin evreleri, değişimleri, içsel sürekliliği, atıfları, bağlantıları saptanır. Son olarak etki analizinde de şairin ağırlık merkezi, çekim gücü, metninin alt metinleri, temasları saptanır.

Ardından sayfalarca güncel şiirin bize ne söylediğine dair metinlerle muhatap oluyoruz. Şair personasının artık günümüzde; online olanla birlikte şekil alması, oradan dünyaya bir şeyler söylemesi üzerine metinlerle muhatabız. Sahi günümüzde özellikle internetin çok yaygın kullanıldığı on beş yılı baz alırsak; bu sanat üretimine yansımıyor mu? Şiir dilimize sosyal medya aygıtlarının trendleri girmiyor mu? Şiir evrenimizi sosyal medya uygulamalarının parçalarından bir bütüne dönüştürmüyor muyuz? Bunlar hepimizin artık yeni gerçeği. Bu yeni gerçeğin de bir teorisi olması gerekiyor. Online oluş, dediğimiz bu durum karşısında poetikamız da dönüşürken ilişki biçimlerimizde dönüşüyor. Bunun dışında değinilen konulardan biri de linçlenmek, bilerek emeğimizin görünmez olması gibi mevzular. Bunlara dair metinleri okuduğumuz Eleştirel ve Poetik Yeni Kavramlar bölümünde, Ünal; melez dil, poetik akıl, dijital poetika, siber-bilişsel poetika, siberglif, şiir tarih treni, üretken sanat, çoksesli bir metot olarak nesneyle birlikte düşünmek, CV şiir ve montaj şiir gibi birçok konuya değiniyor.

Eleştiride temel ilke şudur: Gerçeklikten ve olgulardan ayrılmamak. Bugünkü düşüncemiz angajmanlara göre bir geçmiş inşa etmek değil tam tersine olgular, yani gerçeklik ne ise ona bağlı kalarak, onu bozmadan onu tanımlamak… Bu durum da bize, aynı zamanda bir başka şeyle mücadele içinde olmayı, mücadele etmemiz gereken şeye karşı, Althusser’in terimiyle söylersek, “dekapaj” içinde olmamızı gerekli kılar. Althusser’e göre ideoloji, insanlar ile onların gerçek varoluş koşulları arasındaki hayali ilişkiyi temsil eder. Sözgelimi, mevcut sistemin üst yapı kurumlarında rekabetçi ve tüketimci bir yaşam tarzının doğallığı ve meşruluğu vurgusu yapılır. Böylece, birey ile onu sömüren koşullar arasında gerçek olmayan bir ilişkinin kurulması sağlanır.

Hayriye Ünal ise “Yeni Şiirin Felsefesi” yazısında; konuyu detaylıca açıyor. Geçmişte yaşayan bazı düşünce kalıplarının geleceği ipotek etme isteklerinin olduğu, bunu da şiir alanında açıkça savundukları gerçeğini hatırlatan Ünal, bugün geldiğimiz noktada bu bakış açılarına yer kalmadığı vurgusunu yapıyor. Bu tehlikenin savurulmasının ardından gelen süreçte ise, nispeten daha genç şairlerin geçmişten habersiz yaşamalarını da şiir için bir tehlike olarak görüyor yazar. Ünal’ın kendi ifadesiyle: “Şiirin bitişiyle (sonu) ilgili soncul söylemlerde (şiir tarihi treninin raydan çıkmış olması), doğan/doğacak şiirin felsefi/düşünsel karakterinin de bir öncülü, bir belirtisidir. Bugün şair, insanoğlunun doğası gereği gayritarihsel olamazken tarihsel bağlamından kopmuş olmakla nasıl başa çıkacak? Düşünelim.”

Heterodoksluklar bölümünün dikkat çeken yazılarından biri olan “Büyük Şair Miti” üzerine; belki şiir geleneğimizin tamamını düşüneceğimiz bir alan açıyor bize. Öncelikle büyük şairin “erkek” olması, konuya bakışımızı belirleyecek bir işlev. Erkek olması ve bunun üzerinden yüceltme gibi kavramların devreye girmesi de meselenin bir diğer boyutu. Bütün büyük şairlerimizin erkek olması gerçeği karşısında Hayriye Ünal’ın yaklaşımının gerçekçiliği bir kez daha ortaya çıkıyor. Ünal’a göre büyük şair (bir erkek olarak) yaratılırken, iktidar ilişkileri yoluyla, ideolojik eylemler yoluyla, kalabalıklar ve insan toplulukların onayıyla var ediliyor. Büyük şair mitini besleyen on iki yapıyı da inceleyen Ünal, bunları; tarih, sanat, roman, folklor, dil, mimari, meydan, onanma, giysi, alet, ses, iffet ve arzu başlıkları altında derliyor. Bugün 2025 yılında olmamız, kadınlara nispeten sanatta alan açılmış olması, sanırım bu gerçeği değiştirmeye henüz yetmeyecek güçte. “Dişil Yazın Perspektifinden Türk Şiirinin Serüveni” başlıklı yazı da kadınlar açısından meseleyi ele alması bakımından bu konuyla bağlantılı. Öyle bir gerçekle karşı karşıyayız ki tarih erkek sanatçılarla dolu, sadece sanat alanında değil tabii, hayatın her alanında tüm “başarıların” ardında erkek isimleri var. Bu bizim şiirimizde de böyle, Ünal ise sorularını Linda Nochlin’in meşhur metni “Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok?” ve Hélène Cixous ile Anne Carson görüşleri ekseninde soruyor. Bu bölümün incelenen şairleri; Şükûfe Nihal, Gülten Akın, Sennur Sezer, Melisa Gürpınar, Arife Kalender, Gülseli İnal, Lale Müldür, Nilgün Marmara. Tarihin ataerkil düzen üzerinden ilerlemesi ve bizim gibi toplumlarda kadının ikincil varlık olması üzerine düşünürken bunun edebiyata yansıması da bu şekilde oluyor. Konuyu İtalyan feminist yazar Mariarosa Dalla Costa’nın bir ifadesiyle bağlamak istiyorum: “Öyle görünüyor ki, az da olsa dahi kadınlar vardır. Fakat toplumsal süreçten koparıldıkları için, hangi alanlarda bu yeteneklerini ortaya koyabileceklerini bilemiyoruz. Ama artık yeteneklerini ortaya koyabilecekleri bir alan var, mücadelenin kendisi.” Günümüzde bile kadın olarak edebi alanda bir noktaya gelmek için, abilerin onayından geçmeyi gerektiriyor. Bu onaydan geçemiyorsanız yalnız kalıyorsunuz ve sesiniz duyulmaz oluyor. Hal böyleyken, bu konularda yazmak ve üzerine düşünmek de bir kadın olarak bir hayli meşakkatli bir uğraşa dönüşebiliyor.

Kitabın dikkat çeken yazılarından biri de “Şairin Yurdu Dildir” yazısı. Malum güncelde çok tartışılan bir konu. Türk şiiri mi, Türkçe şiir mi. Türk şiiri dediğimizde herkesi kapsadığını iddia edenlerle ben farklı bir ırktan ve milettenim bu ülkede yaşıyorum Türkçe şiir beni daha iyi ifade ediyor arasında uzun yıllardır bir kavga sürmekte. Ünal’ın tercihi ise, mesele eğer ırkçı bir söylemle ele alınmadığı sürece Türk şiirinden yana. Fakat bazen de Türkçe şiir demeyi gerektiren durumlar olabileceğine inanıyor. Elbette bu sadece edebiyatın konusu değil, siyasetin ve toplumsal barışın konusu. Önümüzdeki süreçlerde ülkede yaşanan gelişmelerde bu tartışmanın yeniden adlandırmasına katkı sağlayacaktır diye düşünüyorum.

Kitabın “Eleştirenler” bölümünde; Ahmet Haşim, Attilâ İlhan, Necmiye Alpay, Oğuz Demiralp, Yalçın Armağan gibi isimlere yer veriliyor.

Meraklısı için bizi güncel şiirin alanında yeni mecra açma düşüncesine sevk eden Eleştirinin Yeni Yasaları; birden fazla konuyla ilgilenen ama son noktada derdi şiir olan metinler. Bu yolculuğa siz de çıkın.

Hayriye Ünal, Eleştirinin Yeni Yasaları, A7 Kitap, 2025.