Abdullah Ezik
Müzisyen ve sinema sanatçısı Dario Moreno’nun yaşamına odaklanan Bayanlar Baylar Dario Moreno: Bir Gazino Hikâyesi, izleyicilere Moreno’nun gazinosunda yaşanacak unutulmaz bir gece üzerinden özel bir hikâye anlatıyor. Gazino ışıkları altında yeniden doğan bir efsane, seyircilerini ışıltılar içindeki sahnede hikâyenin ortağı olmaya davet ediyor.
Kosta Kortidis’in Moreno’nun yaşam öyküsünden ilhamla geliştirdiği, yönettiği ve rol aldığı oyun hem Kortidis’in performansıyla hem de dekoru ve müzikleriyle dikkat çekiyor. Sanatçının hayatını, yapay zekâ destekli dönemsel görseller ve nostaljik sahne tasarımıyla yeniden canlandıran Bayanlar Baylar Dario Moreno: Bir Gazino Hikâyesi, duygusal ve çağdaş bir sahne deneyimi sunuyor. Müzik direktörlüğünü Altuğ Akınsel’in üstlendiği dört kişilik canlı orkestra eşliğinde Moreno’yu sahneye taşıyan Kortidis, hikâyesini bu defa doğrudan seyircisine anlatıyor.
Abdullah Ezik, Kosta Kortidis ile oyunun hikâyesi ve Dario Moreno üzerine konuştu.
“Bayanlar Baylar Dario Moreno: Bir Gazino Hikâyesi” ile Dario Moreno gibi önemli bir ismi sahneye taşıyorsunuz. Moreno üzerine çalışmaya yönelten temel motivasyon ne oldu?
Dario Moreno, benim için yalnızca bir şarkıcı değil; Türkiye’nin çok-kültürlü hafızasında unutulmaya yüz tutmuş bir neşe, bir temas biçimi, bir yaşam coşkusudur. Onun sesinde hem İzmir’in rüzgârı hem Levanten bir çocuğun dünyaya karışmış hikâyesi vardır. Bu çok katmanlı yaşamı, bugünün sahnesine taşıma isteği aslında bir tür hafıza tazeleme ihtiyacından doğdu: Bir toplumun geçmişindeki renklerin, seslerin, kimliklerin silikleşmesine seyirci kalmak istemedim. Dario’nun dünyası, bir “insan coğrafyası” olarak beni çağırdı.
Ama bu çağrı yalnızca nostaljik bir yönelim değildi; aksine, Moreno’nun enerjisinin bugün hâlâ ne kadar canlı olduğunu göstermekti. Akın Kaplan ile ve Teatro Rudius olarak bu oyunu ona yaraşır biçimde yapmak istedik. İtiraf edeyim yaptık da. Başkası daha da iyisini yapabilir miydi? Belki yapabilirdi, evet ama bizim gibi yapamazdı. İşin sırrı burada. Ben Dario’yu anladım. Her anlamda. Zaten ben Dario’yu oynamıyorum! Dario Moreno benim! O bir star değil, bir hayat biçimiydi: Sahnede kendine yer açan bir çocuksu hırs, bir şehir çocuğunun yorgunluğuyla karışan bir kahkaha, biraz hüzün, çokça samimiyet… Bu ritmi yeniden kurmak, günümüz seyircisine güncel bir yorumla sunmak benim için hem sanatsal hem de insani bir gereklilikti.
Fakat belki de beni en çok etkileyen, Dario’nun sahnede attığı kahkahanın ardındaki derin yalnızlıktı. O gülüşün içinde, hayatın ona sunduğu tüm eksikliklere rağmen hayata tutunma çabası vardı. Bazen insanları güldürenler, en çok susanlardır; en büyük alkışları alanlar, gecenin sonunda en sessiz köşeye çekilenler… İşte tam da bu çelişki bana çok tanıdık geldi. Sahne ışıkları söndükten sonra adamın içinde kalan karanlık, beni onun hikâyesine daha sıkı bağladı. Dario Moreno’yu sahneye taşımak böylece yalnızca bir sanat eylemi değil, sessiz bir adama duyduğum borcun ödenmesi oldu — görmezden gelinen bir ruhu tekrar görünür kılma arzusu.

Metni ve performansı biyografi olmaktan uzaklaştırıp kurguya taşıyan süreç nasıl gelişti?
Ben biyografinin sınırlarını her zaman dar bulmuşumdur; bir insanı yalnızca yaşadıklarıyla çerçevelemek, onun ruhunu eksiltmek gibi gelir bana. Dario Moreno’yu sahneye taşırken öncelikle kendimi şu soruyla karşı karşıya buldum: “Gerçeği yeniden yaratmak mı, yoksa gerçeğin ruhunu bugüne taşımak mı?” Ben ikincisini seçtim. Dario’nun hayatından hareketle bir “bellek atmosferi” kurmak, onu birebir anlatmaktan çok daha güçlü geldi. Böylece gerçek olaylar birer iskele olarak kaldı, oyun ise onların üzerine kurulan özgün bir dünya oldu. Bana ne belgesel ayrıntıdan. Bana ne hayat panoramasından! Evet bunlar da var ama başka şeyler anlatmam gerekiyordu da…
Kurguya kayış, Moreno’nun “sahnede yeniden doğabilme” özelliğinden ilham aldı. Oyun, Dario’nun yaşamını birebir anlatmak yerine, Dario’nun kendisinin de yeniden içine doğacağı bir alan yaratıyor. Gerçekle hayalin iç içe geçmesi bu nedenle bilinçli bir tercih — sahnede yarattığım Moreno, ne tamamen gerçek ne de tamamen kurgusal; tam da bu aradaki “titreşim” benim dramaturjik merkezim oldu.
Ve tüm bu gerçek–kurgu oyununda fark ettim ki, Dario’yu sahneye taşımak aslında biraz da kendi hafızamın karanlık koridorlarında yürümekmiş. İnsan bazen anlatmak istediği karakterin aynasında kendisini görür; ben de Dario’nun eksik yanlarıyla, büyük gülüşlerinin ardına gizlediği kırılganlıklarla yüzleştim. Belki de kurguyu bu kadar özgür bırakmamın nedeni buydu: Dario’nun hayatını yeniden yaratırken, kendi içimde yıllardır sessizce dolaşan hikâyeleri de sahneye çağırmış oldum. Bu yüzden oyundaki Dario, yalnızca Dario değildir; sahnede gerçek olanla hayal olanın birbirine karıştığı o anlarda, belki de hepimizin biraz taşıdığı o “eksik insan”dır.
Oyunun metni, yönetimi ve oyunculuğu size ait. Bu çok yönlü yapı sizin için ne ifade ediyor?
Bir oyunu aynı anda yazmak, yönetmek ve oynamak aslında üç ayrı benliğin aynı bedende buluşması gibi. Yazarken daha içe dönük, daha hesaplı bir kafam vardır; yönetirken dışarıdan bakan göz keskinleşir; oynarken ise tüm bunları unutup sezgiyle hareket etmeye çalışırım. Bu üç yolculuk bir araya geldiğinde, ortaya yalnızca bir oyun değil, bütünlüklü bir sanat deneyimi çıkıyor. “Dario Moreno” bu bütünlüğün en somut örneklerinden biri oldu. bir de şu var ki metin işliyorsa, iyiyse, gerçek ve etkili ise onun da nedeni var. Habibe Kortidis. Karım. Ben onun için yazıyorum. Bunu da onun için yazdım!
Elbette bu çoklu sorumluluk büyük bir emek, büyük bir disiplin gerektiriyor. Ancak Dario’nun sahnedeki özgürlüğü, benim yaratıcı sürecimde de bir özgürlük alanı açtı. Yazar olarak kurduğum dünyayı yönetmen olarak sahnelemem, oyuncu olarak yeniden yaratmam bir tür döngüsel süreç. Bu döngü, oyunun ruhunu daha organik, daha sıcak ve daha samimi kılıyor.

Seyirciyi “gazinoya davet eden” masa düzeni nasıl ortaya çıktı? Kurmak istediğiniz atmosfere dair neler söylersiniz?
Gazinonun ruhu, yalnızca bir sahne estetiği değil; insanları aynı masaya, aynı hikâyeye davet eden bir sosyalliktir. Ben bu oyunda tiyatronun klasik “seyirci–sahne” ayrımının ötesine geçmek istedim. Dario’nun dünyasında izleyici pasif bir göz değil, gecenin bir parçasıdır. Masa düzeni bu fikrin en doğal uzantısı oldu: Seyirciyi “davetli” kılmak, oyunu bir hatıraya değil bir deneyime dönüştürdü. Ben o gazinoda yaşıyorum. Her akşam yeniden doğuyorum. Dario da benimle birlikte her akşam orada tekrar doğuyor.
Bu düzen sayesinde oyun, bir gazino gecesinin coşkusunu ve hüzünlü parıltısını birebir yaşatıyor. Seyirci masaya oturduğu anda hikâyeye dokunuyor; ışıklar, müzikler, sahnedeki enerji bir anda onların da bedenine geçiyor. Bu yakınlık, Moreno’nun hayatındaki sıcaklığı yeniden kuran temel unsur oldu.
Ama belki de bu masa düzeninin ardındaki en büyük neden, seyirciyi gecenin kırılganlığında yalnız bırakmamaktı. Çünkü her gazino gecesi, dışarıdan parıltılı görünse de aslında içimizdeki en derin boşluklara dokunur; alkışların ortasında bile insan kendini bir anlığına yapayalnız hissedebilir. Seyircinin birbirine yakın oturduğu, nefeslerinin birbirine karıştığı bu düzen, tam da bu yalnızlığı bölmek içindir. Dario’nun hikâyesi zaten böyle bir birlikte-yalnızlık hâlidir: masaların kalabalığına rağmen içte duyulan o ince ürperti… Bu nedenle seyirciyi masaya oturtmak, yalnızca bir sahneleme tercihi değil, oyunun duygusal kalbine açılan bir kapı oldu — hepimizi aynı gecede, aynı kırılganlıkta buluşturan bir cümle gibi.
Kişisel yaşamındaki Moreno ile sahnedeki Moreno arasında nasıl bir ilişki var?
Dario’nun gerçek yaşamı her zaman bir meydan okuma ile bir kırılganlık arasındaydı. Bir yanda muazzam sahne enerjisi, diğer yanda çocukluğundan beri taşıdığı yalnızlığı… Bu ikilik, sahnedeki Moreno’yu anlamak için anahtar bir unsur oldu. Sahnede büyüyen, abartılı, neşeli figür ile gerçek hayatta yaralarını saklayan sessiz taraf birbirine hem çok uzak hem de çok yakın.
Oyunda bu ikiliği dramatik bir eksen olarak ele aldım. Sahnedeki Dario, bir yıldızın parıltısını taşıyor; ama o parıltının ardında, yorgun bir çocuğun gülümsemeye mecbur kalmış hali var. Bu iç içe geçmişlik, oyunun en insani, en kırılgan damarını oluşturdu. Seyircinin hissedebildiği şey de tam olarak bu “iç çatlama.”
Ve belki de bu iki Moreno’nun arasındaki en keskin çizgi, en sonunda aynı noktaya dokunuyor: sahnenin insanı özgürleştirirken aynı zamanda tüketen tarafı. Kişisel hayatında yaralarını saklayan o çocuk, sahneye çıktığında birden devleşiyor; fakat ışıklar söndüğünde yine o kırılgan hâline dönüyor. Bu dönüşüm, insanın kendi maskesiyle kurduğu en eski ilişki aslında. Ben oyunda tam da bu “maskenin çatladığı” anı aradım. Çünkü Dario’nun gerçekliği, ne sahnedeki parlaklıkta ne de özel hayatındaki sessizlikte tam olarak bulunuyor; asıl gerçek, bu iki hâlin birbirine değdiği o ince çizgide saklı. İşte bu çizgi, oyunun kalbi oldu — insanın hem kendini saklama hem de görünmek için yanıp tutuşma hâlinin dramatik yankısı.

Neşe, hüzün ve nostalji oyunun dramaturjisini nasıl şekillendirdi?
Moreno’nun dünyasını tek bir duyguyla açıklamak mümkün değil; onun hayatı bir duygu salınımıydı. Bu nedenle dramaturji, tek bir tonda değil, duyguların sürekli birbirini kesip geçtiği bir ritim üzerine kuruldu. Neşe kısa, parlak bir çakım gibi sahneyi aydınlatırken hemen ardından gelen hüzün seyircinin içine ince bir sızı bırakıyor. Bu anlık geçişler, oyunun dramatik dokusunu belirledi. Bir de şunu söylemem lazım. Akın Kaplan faktörü. O bir insan değil sadece bir fizik kanunu ya da kimya formülü aslında. Bu lazım. Dünyam bu şekilde kurulacak. Buraya şu atmosferi istiyorum dedikten sonra var oluyor her şey onun sayesinde. Onsuz yapamazdım. Onla yapabildim. O bir formül. Akın Kaplan hayatımdaki tek formül.
Nostalji ise oyunun omurgası. Çünkü Moreno’yu anlamak, yalnızca geçmişi hatırlamak değil; geçmişin bugünle nasıl konuştuğunu fark etmektir. Bu nedenle oyun boyunca neşe, hüzün ve nostalji birbirlerini tamamlayan üç ses gibi çalışıyor — tıpkı bir orkestranın farklı enstrümanları gibi.
Gerçek ve kurgunun iç içe geçtiği anlatıda Moreno’nun hangi yönlerini öne çıkardınız?
Moreno’nun “çok sesliliğini” öne çıkarmak en önemli hedefimdi. O yalnızca bir yıldız değildi; aynı zamanda köksüz, sevgiye aç, yaşamın her anını sahneye dönüştürebilen biriydi. Ben özellikle onun insani tarafını — başarısızlıklarını, kırgınlıklarını, çocuksuluğunu — daha çok görünür kılmak istedim. Çünkü yıldızların parlaklığı ancak gölgeleriyle anlam kazanır.
Öte yandan kurgunun sağladığı özgürlükle Moreno’nun “mitik” tarafını da büyütme fırsatı doğdu. Böylece sahnedeki Dario, hem gerçek bir insan hem de sahnenin yarattığı bir figür olarak varlık gösteriyor. Bu çift yönlülük, oyunun atmosferini güçlendiren temel bir dramaturjik tercihti.

Canlı orkestra ve özgün müziklerde hangi dönem veya tarzlardan ilham aldınız?
Müzikal atmosferi kurarken Altuğ Akınsel ile birlikte Dario’nun yaşamını kişisel bir müzik tarihi olarak ele aldık. Altuğ’u içine dahi etmediğim hiçbir çalışmam yok galiba. Nereye gitsem onu da beraberimde götürüyorum. Kent Tiyatrosu’na, Şehir Tiyatrosu’na, Devlet Tiyatrosu’na rejisör olarak ne zaman oyun koymaya gitsem Altuğ’u da yanıma alıyorum. Müzik yoksa da yanıma alıyorum! Neden mi? Çünkü müzik her zaman vardır da ondan! Yok sandığınız yerde doğru müziği ortaya çıkarmak için alıyorum onu da… Tüm sözleri ben yazıyorum, Atuğ Akınsel besteliyor. Sahneyi anlatıyorum Altuğ besteliyor. Dünyamı anlatıyorum Altuğ besteliyor. Bu şekilde… 1950’lerin ve 60’ların Batı etkili Türk müziği, Ege’nin hafif rüzgârını taşıyan melodiler, Akdeniz estetiği… Tüm bunlar oyunun temel ses dünyasını oluşturdu. Ancak bu yalnızca dönemsel bir taklit değil; o dönemin ruhunu bugünün duyarlılığıyla yeniden kuran bir yaklaşım.
Orkestra, Dario’nun hayatındaki iniş çıkışları ritmik bir haritaya dönüştürüyor. Kimi zaman bir tango, kimi zaman bir rumba, kimi zaman da klasik bir Türk şarkısının duygusu sahneyi sarıyor. Müzik, oyunda yalnızca eşlik eden değil, hikâyeyi taşıyan bir karaktere dönüşüyor; tam da Dario’nun hayatında olduğu gibi.
Yazan ve Yöneten: Kosta Kortidis
Dekor Tasarımı: Batuhan Bozcaada
Işık Tasarımı: Kosta Kortidis
Kostüm Tasarımı: Ayşegül Kaplan Bağcık
Kostüm Uygulama: Zehra Ahmat
Koreografi: Arda Alpkıray
Müzik Direktörü: Altuğ Akınsel
Ses & Efekt Tasarımı ve Fotoğraflar: Gülay Oktar
Dış Sesler: Gülay Oktar, Yeşim Kopan, Oğuz Toydemir, İffet Diler, Füsun Ünsal, Tülay Tüzün, Gökhan Özer, Ömer Faruk Zora
Afiş ve Görsel Tasarım: Barış Çantay

