Burcu Alkan
Polonya asıllı İngiliz yazar Joseph Conrad’ın Karanlığın Kalbi (1899) romanı Thames nehrinde demirlemiş akıntının yönünün değişmesini bekleyen Nellie’nin güvertesinde açılır. Anlatıcı ve diğerleri hikâyenin ana karakteri olan Marlow’u dinlemektedir ve Marlow Belçika Kongosu’ndaki maceralarının başını ve sonunu birbirine bağlamak için anlatısına çocukluğundan başlar:
“Halbuki ufak bir oğlanken haritalara tutkundum. Saatlerce Güney Amerika’ya, yahut Afrika’ya, yahut Avusturalya’ya bakar ve keşiflerin ihtişamında kaybolurdum. O zamanlar dünya üzerinde bir sürü boş alan vardı…”[1]

Marlow’un bu satırların öncesinde ve sonrasında söyledikleri romanın temel meselesinin, “emperyal bir proje olarak sömürgecilik” mevzuunun çetrefilliğine dikkat çekecek kadar muğlak ve girifttir. Küçük bir çocuğun gözünde haritalarda kocaman görünen dünyanın keşfi karşısında duyulan heyecan küçük bir çocuğun hayallerinden öte bir karanlığın kalbine doğru açılır. Merak ve tutku, hırs ve açgözlülüğe evril(ebil)ir.
Marlow’un çocukluk anısı bazılarımıza çok tanıdıktır aslında. Mesela, kendi adıma diyebilirim ki, belki ilk okuduğum yazar değil ama ilk okurluğumda en çok okuduğum yazar Jules Verne’di. 80 Günde Devr-i Alem’i (1872) okuduktan sonra evdeki öğrenci atlasına dadandığımı hatırlıyorum. Velhasıl, haritaya bakıp dünyayı hayal etmek insani bir merak, o meraktan bir iç dünya yaratmak da yaratıcılık alametidir. Yazarlar ve çocuklar ellerindeki bir avuç malzemeyle sadece yeni dünyalar keşfetmez, yeni evrenler yaratırlar. Jules Verne ve benzeri yazarların dünyası işte bu iddianın üzerinde yükseldiği yapıtaşıdır. Demek ki, haritaya bakıp, hikayelere dalıp keşiflere heyecanlanmak doğaldır ama sonrasında neye dönüşmeyi tercih ettiğiniz bir yetişkinlik sorunsalıdır.

Jül Vern Seyahat Acentesi
İlhami Algör son romanı Jül Vern Seyahat Acentesi’nde (2024) Jül Vern (ve Jules Verne) ve saz arkadaşlarının peşine takılırken benzer bir anlatı dünyasına dalmış. Daha doğrusu -yetişkin ve çocuk- iki kanadı bir çoklu olasılıklar anlatısında harmanlamış. Okuyucuya notunda “edebi eskiz” ifadesini kullanmayı tercih etmiş olsa da metin teknik olarak bir postmodern roman. Farklı zaman ve anlatı çatılarının bir çocuğun oynarken edindiği tonla bir araya geldiği, Seksen Günde Devrialem’in dünyasında dolanan bir anlatı. Metinlerarasılık ve pastiş/parodiyle bezeli, kurguyla gerçeğin bir arada verildiği ve anlatının anlatı olma halinden haberdar olduğu, varsayılan yazar ile anlatıcının iç içe geçtiği ve anlatıcın (yer yer çok) konuştuğu tempolu bir hikâye.
Bir yanda Seksen Günde Devrialem’in kahramanı Phileas Fogg diğer yanda yazarı Jules Verne. Farklı edebiyat metinlerinden ve tarihin içinden karakterler. Mary Higgins gibi bilene göndermeli yeni icatlar, Nellie Bly gibi sahte isminin kurgusunda gerçek kişilikler. 19. yüzyılın İstanbul’undan ziyaretçiler, hepsinin peşinde şehirden şehre gezen okur. Ve tüm bunları birbirine bağlayan anlatıcı/varsayılan yazar ile “zamanda seyahat” edip kitabın varsayılan editöründen notlar taşıyan “zamanda tozuyan karakter.” Biraz deli işi bir anlatı, ki deli işi severiz.
Yazar kitabın başında okurdan bir harita hayal etmesini istiyor. Madem 80 günde dünyayı gezeceğiz, yetmeyecek tarihin farklı anlarında da turlayacağız elimizde bir rehber olsun. Belki kitaba böylesi bir harita konulabilirdi ama o zaman “hayal etme” kısmından mahrum kalırdık. Eh zaten metnin tonunun da desteğiyle bu romanı bir çocuğun merakına dönmeye davet olarak da okuyabiliriz istersek. İsteyelim, çoğumuz için Jules Verne ismi çocukluktan zihinde kalmış bir köşeyi dürter ve yetişkinlik de zaten çok matah bir şey değildir.

Jül Vern Seyahat Acentesi sadece postmodern bir tür macera anlatısı uyarlaması değil elbette. Önce Platform 24’te tefrika edilmek suretiyle özgün türün çıkışını da yeniden üreten, mizahi anlatımının kostümü altında oryantalizmden emperyalizme dünya siyasi tarihini ele alan, Marx-Engels hattından kuzey İngiltere sanayi ekonomisini ve komünüyle Paris entelektüel çevresini dolaşarak komünizme değinen bir metin aslında. Kibar beyefendilerin ve siyasi faydacılığın eril dünyasında varlıklarını inatla ileri süren “deli fişek” -ya da değil- güçlü kadın karakterlerin sesine de kulak veren bir roman. Terry Eagleton’ın dediği gibi “bir tür değil anti-tür” olarak roman bünyesinde her türü barındırabilen, tüm farklı olasılıkları kendine uyarlayarak potasında eritebilen, “yam yam” bir iştahla ve tüm esnekliğiyle kendini yenileyen ve yeniden yaratan bir paket.[2] İşte bu nedenle, Jül Vern Seyahat Acentesi sadece bir “edebi eskiz” değil tamtamına bir roman.
***
Sanat Kritik’teki bu köşeyi tasarlarken benim de zihnimde haritalardan bir ilham vardı. Atlasa bakıp edebiyatı düşlemek, edebiyat metinlerindeki yerlerin harita üzerinde izlerini sürmek ve dünyayı hikâye anlatma haliyle hayal etmek “Dünya Edebiyat Atlası”nı ortaya çıkarmıştı. Çünkü edebiyatın kendisi bir dünyadır…
[1] Romanın 1994 Penguin baskısından esnekçe çevirdim (s.11).
[2] Terry Eagleton, The English Novel: An Introduction. Oxford: Blackwell, 2006, s. 1.


İlk yorum yapan olun