Burcu Alkan
Vladimir Nabokov’un kısa romanı The Eye / Göz Berlin’de yaşayan Rus anlatıcının kiraladığı odada intiharı üzerine kuruludur. Anlatıcı Rusya’daki iç savaşla beraber Berlin’e yerleşen farklı sınıftan birçok Rus’tan biridir. Hayatını zenginlerin çocuklarına ders vererek kazanmaktadır. Hayatından pek memnun olduğu söylenemez. Hem kişisel hem profesyonel olarak mutsuzdur. Çocuklara ders vermeyi sevmez, hatta onlara okuduğu satırlara onlara olduğundan daha şefkatlidir. Sevgilileri olmuştur ama hiçbirinden tatmin olmamıştır. Hikâyenin başında ders verdiği çocuklardan ikisinin annesiyle gayrimeşru bir ilişki yaşamaktadır ve aslında ondan da çoktan sıkılmıştır. Kadının kocası durumun farkına varınca karakteri tartaklar. O da utançla ve aşağılanmışlığın yüküyle odasına döner. Kalbine silahı dayar ve tetiği çeker. Buraya kadar klasik bir Rus romanı içindesinizdir ve bu açıdan Göz belki de Nabokov’un en “Rus” romanlarından biridir.

Anlatıcının tetiği çekmeden önce aynada gördüğü yansıması “zavallı, titreyen bir adam”a (s. 17) aittir ve bu kendiyle karşılaşma anı bir çeşit kritik eşiktir.[1] Bu sahne romanın hikayesini oluşturacak olan bölünmenin sinyalini neredeyse sinematik olarak vermektedir. Hayatına dair tatminsizliğiyle yaşamında kopukluk yaşayan karakter aynaya bakar, gördüğü kendine yabancılaşır, yabancılaştığı kendini beğenmez. Tetiği çektiğinde bu yabancılaşma somut bir ifade biçimi kazanır. Anlatıcının intiharı sonrası ölüp ölmediği -biraz da fantastik bir yerden- tartışılsa da meseleyi “güvenilmez anlatıcı” ekseninden değerlendirmek yeterli olabilir. Aslında karakterin ölmediği, betimlemelerden ve dahası hikâyenin geri kalanının gidişatından bellidir, fakat anlatıcının kendisi güvenilmezliğinde “ölümden sonrası”ndan bahsetmekte ısrar etmektedir. Hatta Freudyen bir yerden ölüm dürtüsünü müteakip ana rahmine dönüş arzusuyla “artık endişe edecek bir şey” kalmamıştır ve özgürleşen bilinci dünyayı ve yaşamı temiz (?) bir netlikte görmektedir (s. 20-21). Berlin sokaklarında yürürken gözlem, düşünce ve deneyimlerinin “ölüm sonrası ivme” (posthumous momentum) oluşu yahut “varoluş sonrası vehim” (postexistent chimera) olmayışı (s. 22-23) üzerinden anlatısını kurgulasa da anlatıcının yaşadığı benlik kırılması açıktır. Artık kendisi hakkında söylenenler aşağılanmışlık hissi yaratmamaktadır, çünkü güncel “varoluşunun hayaletimsi doğası” benliğiyle, benlik algısıyla ötekinin bakışı (gaze) arasında koruyucu bir mesafe oluşturmuştur.

Anlatıcının Berlin’deki Rus göçmen sosyal hayatına tekrar katılmasıyla birlikte insanların birbirleri hakkındaki görüşleri hikâyenin önemli bir unsuru haline gelir. “Göz” (gaze) bu sosyal çevrenin kişilerine ve kişiliklerine yönelerek anlatıcının göz’leniyor, izleniyor oluşunu tersine çevirir. Göz’ün bakışı bununla da kalmaz. Nabokov yine biçimsel bir el çabukluğuyla 3. tekil kişi anlatıcıyı da devreye sokarak Smurov isimli “yeni gelmiş” denebilecek bir karakter tanıtır (s. 32). Smurov’un, özellikle romantik arzu nesnesi olarak Vanya’nın hikâyeye katıldığı yerlerde, anlatıcı “ben”le aynı kişi olduğu bellidir. Anlatıcı ötekinin bakışı altında parçalardan ibaret bir kompozisyon olarak kurulan benliğine tanıklık etmek ama aslında o benliğin ötekinin bakışı altında küçülmesiyle baş edebilmek için Smurov’u piyasaya sürer ve kendinden geri çekilir. İntihar teşebbüsüyle aslen gerçekleşmeyen fiziksel ve dönüşsüz kendinden çekilme olay sonrası anlatıcının yaşadığı bölünmeyle benliğin dağılışı olarak, temsili olarak ölüme evrilir. Bir yandan Freudyen bir Ichspaltung’dur. Sevgilisinin kocasından dayak yemiş ve fakat intiharı da becerememiştir, ki sonra Vanya’dan ret alacak, onu başka bir adama kaptıracaktır. Diğer yandan başkalarının gözünde narsistik bir yok oluşla dans etmektedir:
“Çünkü ben yokum: sadece beni yansıtan binlerce ayna var.” (s. 103)
Tanıştığı her insanla birlikte kendine benzeyen hayaletlerin sayısı artmaktadır. “Ben tek başıma yokum” diyerek ötekinin bakışının etkisini kimliğin ötesinde bir benlik algısına taşır. Anlatıcıya göre ötekinin gözünde oluşan imge öz-benliğin yapıtaşıdır. Bu vurgunun elbette felsefi yankıları vardır. “Ben” öteki’nden önce ve bağımsız olarak var mıdır (hatta “olarak mı vardır”)? Bilinç içeriden dışarı bir hareketle mi “ben”i inşa eder? Hakiki “ben” bu içerlek ben midir? Yoksa, “ben” ilişkisel midir? İlişki’den, dil’den, öteki’nden önce bağımsız bir “ben” yok mudur? Nabokov bu kısa romanıyla öz’den göz’e uzanan benlik algısı olasılıklarında göz’den yana yüklenmiş gibi görünüyor. Ama bunu postyapısalcılığın benlik tanımlarını güzelleme amaçlı değil, ötekinin gözünde dağılan benliğin güvenilmez anlatıcıyla eleştirisi yönünde kullandığı söylenebilir. Nabokov’un yaratıcı arzusu postmodern bir istikrarsızlığı benimseyip kucaklamak değil, modernist bir bütünlük arayışı olarak dikkat çekmektedir.

Nabokov asıl metni 1930’da eşiyle birlikte Berlin’deyken yazıyor. Daha sonra oğlu Dmitri, yazarın desteğiyle, İngilizceye çeviriyor ve hikâye 1965 yılında Playboy -evet Playboy– dergisinde tefrika ediliyor.[2] Metnin başlığının çevirisine dair dikkat çekici değerlendirmeler var ve çevirinin yazarın rehberliğinde yapıldığı düşünüldüğünde edebiyat çevirisi ve çeviride seçim-karar süreçleri üzerine ilginç bir örnek vaka sunuyor. Metnin Rusça başlığı “Sogliadatai” görmek, gözetlemek, casusluk etmek ekseninde eski bir askeri terim.[3] Özgün başlık gözetleme ediminin kendisini vurgularken, İngilizce başlık “Göz” ve “Ben” arasında ilişki kurulmasını mümkün kılıyor. Böylece metnin Rusça orijinali ve İngilizce çevirisi arasında da anlamsal bir çoklu-olasılık ilişkisi oluşuyor. Romanın Rus okurunun hikâyeyi yerel kültürel parametreler bağlamında alımlamasıyla metni İngilizce okuyan okurun (burada öncelikli olarak Amerikalı bir kitle) anlatının göz-bakış-benlik inşası dinamiklerini yorumlayışı arasındaki olası farklılıklar başlığa dair yapılan tercihin ve metindeki müphemliğin içeriği şekillendirmeye katkısını ortaya koyuyor. Tam da bu nedenle, The Eye / Göz romanı Rusya-Avrupa-ABD arasında entelektüel göçüyle dönüşen ve değişen ulusötesi, çok dilli, çok kültürlü edebiyatıyla Nabokov’un dünya edebiyatındaki dinamik ve çetrefil yerini vurguluyor.
[1] Kullandığım baskı: Vladimir Nabokov, The Eye, Tr. Dmitri Nabokov. New York: Vintage International, 1990. Türkçe alıntılar kullandığım İngilizce edisyondan kendi çevirilerim.
[2] Nabokov’un Lolita’dan sonra Playboy’la ilginç bir edebi ilişkisi oluşuyor, ki dönemin Playboy’unun edebiyat, kültür ve sanat alanlarına katkısı ve kurucusu Hugh Hefner’in yayıncılık politikası başlı başına bir hikâye.
[3] Irina Marchesini, “Mise en Abime and Self Translation,” Nabokov Online Journal, vol. VIII (2014). Metin Türkçeye Ece Şetvan tarafından “Göz” olarak çevrilmiş. Çevirmenin İngilizceden çevirdiğini ve tercihini de o bağlamda yaptığını tahmin ediyorum.

