Annie Ernaux: Özyaşamöyküsü Çerçevesinde Bir Adam ve Yalın Tutku

Zeynel KıranAyşe (Eziler) Kıran

“Her yapıt özyaşamöyküsel niteliktedir,

inci istiridyenin özyaşamöyküsüdür.”

Frederico Fellini

Batı kültüründe kendi özyaşamöyküsünü yazma düşüncesi romantik akımın başlarında ortaya çıkar. Özyaşamöyküsü iki temel kaynaktan beslenir. Birincisi Antik Yunan bilgeliğini simgeleyen “kendini tanı” sözü ve Hıristiyan geleneğindeki bilincin sınanması. İnsanın kendini incelemesi, kendisinden söz etmesi Batı geleneğinde çok önemli bir yer tutar, oysa kendinden böyle söz etmek diğer kültürlerde hemen hemen yok gibidir.

Yazınsal bir tür olarak özyaşamöyküsü okurun gerçeği bilme isteğine yanıt verir, ancak yazarın bu gerçekliğe şu ya da bu şekilde ihanet ettiğini unutmamak gerekir. Özyaşamöyküsünde yazar ile okur arasında örtülü bir sözleşme söz konusudur. Philippe Lejeune buna “özyaşamöyküsel sözleşme” adını verir. Yunancadan gelen “otobiografi” terimi üç kök sözcükten oluşur: “autos”, “bios” ve “graphein”. “Autos” kendi, “bios” yaşam ve “graphein” yazmak anlamına gelir. Böylece otobiografi ya da özyaşamöyküsü bir kişinin çocukluğundan başlayarak kendi özyaşamını anlattığı bir anlatı biçimi olarak ortaya çıkar. Yazın kuramcıları özyaşamöykülsel anlatıları belirlemek için bazı değişmez kurallar ya da ölçütler ortaya koymuşlardır. Bu tür anlatı üç temel özellikle tanımlanır. Biçimsel olarak birinci tekil kişi “Ben”in anlatıcı ve yazarla (BEN) örtüşmesi gerekir. Seneler[1]de kağıt üzerindeki olayların kahramanı “ben”, anlatıcı “ben” ve anlatının dışındaki gerçek kişi, yani yazar BEN hep aynı kişiye Ernaux’ya gönderme yapar. Bu da özyaşamöyküsel sözleşmenin gereği olarak okurun beklentisidir. İkinci ölçüt geriye dönüşlü bir düzyazı öykülemesi olarak geçmiş zaman kullanımını gerektirir. Üçüncü ölçüte gelince, bu anlatı bir içtenlik, bir samimiyet ya da, günümüzün deyimiyle, bir sahicilik duygusu içermelidir.

Fransız yazınında özyaşamöyküsü denilince, akla ilk gelen, genellikle Jean-Jacques Rousseau’nun İtiraflar’ıdır. Kuşkusuz onun öncülleri Saint-Augustin ve Montaigne’i unutmamak gerekir. Aslında Montaigne’nin Denemeler’i tam anlamıyla özyaşamöykü değildir, çünkü yapıt zamandizimsel bir anlatı ile verilmemiştir. Belki de bu yapıta otoportre (kişinin kendisini yaptığı portresi) demek yanlış olmaz. Özyaşamöyküsü ile benzer özellikleri taşıyan çok bilinen anlatım biçimlerinden de söz edilebilir: otoportre, günlük, anı, otofiksiyon (gerçek kişinin kendisini kurmaca ile gerçekliğin karıştığı bir anlatı içinde yenidensunması). Ancak bu anlatım biçimlerinin birçok özelliği özyaşamöyküsünün özellikleri ile örtüşmez. Öte yandan, birinci tekil kişi “ben” ile yazılan her anlatı da özyaşamöyküsü değildir.

Annie Ernaux

Günümüzde özyaşamöyküsü yazınsal bir sorun olarak varlığını sürdürmekte, yazınsal yaratılara göre yeni değerlendirmelere gereksinim duyulmaktadır. Yirmi ve yirmi birinci yüzyılda bu yazınsal tür sürekli yeniliklere tanıklık etmiştir. Örneğin Nathalie Sarraute’un Çocukluk başlıklı özyaşamöyküsel anlatısı söyleşim biçiminde gerçekleşir. Buradaki “ben“ oyununda yetişkin anlatıcı “ben” ile çocuk, ergen, genç kız “ben” sürekli etkileşim içindedir. Kâğıt üzerindeki “ben” tek bir “BEN”e (Sarraute) gönderme yapsa da okurun karşısına birden fazla “ben” çıkar. Marguerite Duras’nın 1984’de yayınlanan Sevgili’siyazarın yaşamöyküsünden kaynaklanmasına karşın kendisini okura özyaşamöyküsel bir roman olarak dayatmaz. Ama yazarın yarattığı içtenlik duygusu okuru bir ikilem içinde bırakır.

Yirminci yüzyılın sonlarına doğru, kurmaca olaylar dizisiyle gerçek olayların tamamen birbirine karıştığı, “ben”in hem kurmaca hem de gerçeklik özellikleri taşıdığı anlatıları yazınbilimciler “otofiksiyon” olarak tanımlamışlardır. Serge Dubrosvky’nin, Georges Pérec’in yapıtları buna örnek gösterilebilir. Annie Ernaux’nun yapıtlarının ise özyaşamöyküsüne yeni bir boyut kazandırdığı söylenebilir: Toplumsal özyaşamöyküsü.

Ernaux Türk okuru için yabancı bir isim değildir. Daha önce Yalın Tutku[2] ve Bir Adam[3] (La place), kendisini rahmetle andığımız Yaşar Avunç’un çevirileriyleCem yayınlarında Türkçeye aktarılmıştır. Çok yakın bir zamanda Bir Adam Siren İdemen’in, Yalın Tutku da Avunç’un çevirileriyle Can yayınlarından yeniden yayınlanmış, Ernaux da okura “otobiografik romanın yaşayan en büyük ismi” olarak tanıtılmıştır.

Ernaux ilk üç kitabının (Les armoires vides, 1974; Ce qu’ils disent ou rien, 1977; La femme gelée, 1981) kahramanları ve anlatıcıları kendilerini “ben” ile ifade etmişlerdir. Yazarın yaşamöyküsünü bilenler kâğıt üzerindeki “ben”in Ernaux’nun BEN’i ile örtüştüğü noktaları ayrımsamışlardır. Ama okur, yazar kesinlemedikçe, hiçbir zaman bir yazarın yaşamöyküsünü, deneyimlerini tam olarak bilemeyeceği için hangi olguların gerçek yaşamdan geldiğini hangilerinin onun tarafından kurgulandığını bilemez. Bu nedenle söz konusu bu romanların kurmaca evrene gönderme yaptığı söylenebilir. 1984’de yayınlanan Bir Adam yazarın babasının, Bir Kadın da annesinin yaşamını anlatır. Doğal olarak her iki yapıtın ortak ve farklı noktaları bulunmaktadır; sonuçta bir ailenin iki üyesi anlatılmaktadır. Bir Kadın, tam anlamıyla özyaşamöyküsel bir roman değilse de özyaşamöyküsel anlatım ile yankılanma içindedir. Zaten kitabın sonunda yazar şöyle diyecektir: “Bu kitap ne bir yaşamöyküsü, ne de kuşkusuz bir roman; belki yazın, sosyoloji ve tarih arasında bir şey” (s. 80). Bu anlatıda Albert Camus’ye, Simone de Beauvoir’a ve Jean Jacques Rousseau’ya göndermeler yapar. Bir Adam Ernaux’nun babasının ölümünden yedi yıl sonra gerçekleştirdiği bir tasarıdır. Bir Adam biraz Marcel Proust’u anımsatan an ve duyumsama ikilisi üzerine kurulmuş olup Seneler başlıklı yapıtından sonra en iyi anlatısı olarak kabul edilmektedir. Bu kitap Renaudot yazın ödülünü almış, yirmi beş dile çevrilmiştir. Yazar burada hem babasının yaşamöyküsünü hem de çocukluğundan başlayarak kendisini anlattığı için özyaşamöyküsü söz konusudur. Sosyoekonomik düzeyi son derece mütevazı bir çevreden gelen Ernaux baba figürüne simgesel bir gönderme yaparak kendisini eğitim ile nasıl değiştirdiğini, tüm yaşamı boyunca sınıfsal önyargıların etkisini nasıl derinden yaşadığını büyük bir içtenlikle korkusuzca dile getirir.

Yalın Tutku’ya gelince, söz konusu tutku bilindik bir tutkudur. Anlatıcı “ben” uygun olunca kendisini görmeye gelecek evli bir adamı bekler. Okurun adam hakkında en ufak bilgisi yoktur. Adı A ile başlar, evlidir, büyük bir olasılıkla Doğu Avrupalıdır; Yves-Saint Laurent’nın takım elbiselerini, Cerutti’nin kravatlarını sever. Burada konu iki kişi arasındaki ilişki, bekleyenin bekleme sırasındaki can sıkıntısı, bazı konularda kendisi ile hesaplaşmaları ve takıntılarıdır. Kısacası Yalın Tutku bekleyiş ve tutkulu bir aşk üzerine örtük, kısa ve özlü bir anlatıdır. Belki de pek çok kadınının yaşadığı bir deneyimdir.

Gallimard yayınevi Ernaux’ya yapıtlarının büyük bir bölümünü bir araya getirecek seçkiye bir ad vermesini önerdiğinde yazar şöyle demiştir: “Birden aklıma sanki daha önceden düşünmüşüm gibi “hayatı yazmak” başlığı geldi.” İlk romanından başlayarak, yazdıkça, sadece kendi yaşamı değil, tüm yaşam onun birincil konusu olmuştur. Yazar bir söyleşisinde “çok paylaşılan, çok ortak bir duyguyu yazınsal bir biçimde verebilmek bir lükstür ve yazmak benim için hep olağanüstü bir lüks olmuştur. Bu bambaşka bir yaşam tarzı, ancak herkese nasip olabilen bir yaşam değildir. En büyük adaletsizlik kendini düşünememek, yazamamaktır. Sözcüklerin müthiş bir gücü vardır, bu lüks yaşam biçimidir.” Yalın Tutku, şöyle sona erer: ”Çocukken benim için lüks kürk mantolar, uzun elbiseler ve deniz kıyısındaki villalardı. Daha sonra, bunun entelektüel bir yaşam sürmek olduğuna inandım. Şimdi bana öyle geliyor ki lüks aynı zamanda bir erkeğe ya da bir kadına olan tutkuyu yaşayabilmektir.”

Okuma lüksünün keyfini çıkarmanız dileklerimizle…


[1]Ernaux, A.  Seneler, Çev.Siren İdemen, Can yay. 2021.

[2] Ernaux, A. Yalın Tutku, Çev. Yaşar Avunç, Cem yay., 1992, Can yay., 2021

[3] Ernaux, A, Bir Adam, Çev. Yaşar Avunç, Cem yay., 1994; çev. Siren İdemen , Can yay., 2021