Şeniz Baş: “Geçmiş bizi tamamen tanımlamaz ama yapı taşlarımızın arasında önemli bir yerde durur.”

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com / abdullahezik@gmail.com

On iki çocuk kitabının ardından Kahraman ve Cellat ile bu kez yetişkinler için, aslında yine bir çocuğun ağzından ancak bu kez bambaşka bir formda özel bir hikâye kaleme aldınız. Bunca çocuk kitabının ardından sizi yetişkinler için bir roman yazmaya yönlendiren ne oldu?

Yazının sınırları yok; yazma yolculuğunda farklı türlere sapılabilir, denenebilir. Becerebiliyorsan devam edersin ya da olmadı, kalemim dönmüyor der bırakırsın. Ben de farklı türler, hikâyeler deniyorum sürekli. Bu benim sanatım, geliştirmek için çalışıyorum. Kahraman ve Cellat özelindeyse, ilk çalışmaya başladığım metinlerden biriydi, birkaç hikâye arasında kendini ileriye attı. Hikâyesi benim için önemli temalara da değindinden olsa gerek işledikçe serpildi. Yine de istediğim noktaya gelemediğini düşünüp nadasa bırakmıştım. O arada çocuk kitapları yazma isteğim daha hızlı yerini buldu ve bir o kadar hızlı da ilerledi. Beş sene gibi bir sürede nasıl o kadar çok yazabildim ben de bazen inanamıyorum. İçimde birikmiş herhalde. Sonra toplumsal sorunlarımız, kadın ve çocuk haklarıyla ilgili gelişmeler çoğumuzu nefes alamaz hale getirince tekrar bu metne döndüm. Artık hikâyenin nasıl evrileceğine dair fikrim de netleşmişti. Pandemi döneminde daha fazla evde kalmak da fırsat yaratınca bitirdim.

Bana kalırsa salt çocuk kahramanların veya çocuk hikâyeleri olmanın ötesinde söz konusu tüm bu eserler sizin yazarlık serüveninize dair de büyük bir ortaklık meydana getiriyor. Peki siz, daha önce kaleme aldığınız eserlerle Kahraman ve Cellat arasında nasıl bir bağ görüyorsunuz?

Çocuk hakları, ailenin ve toplumun içinde çocuğun yeri ilgimi çok çeken konular. Çocuk kitaplarımda çocukları özgür bırakıyorum, onların sesine ve bakışına yer veriyorum. Onları idealize etmiyorum; çocukları herhangi bir birey gibi tanımlıyorum. Daha doğrusu -kendi dilimle ifade edeyim- bireylerin çocukluk dönemini anlatıyorum. Tam böyle bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Çocuklar diye bir üçüncü tür yok, gençlik, yaşlılık gibi bir dönem sadece. Kategorilere ayırmak, etiketlemek, başka bir türmüş gibi algılamak kontrol edebilmek ve üzerinde bir güç oluşturabilmek için kullandığımız araçlar. Biraz dolandırdım ama demek istediğim şu, ben çocukları görünür kılma muradındayım, buna katkım olsun istiyorum. Çocuk kitaplarında hayatın her alanında onlara yer açıyorum, Kahraman ve Cellat’ta da yetişkinlere görmediğiniz, duymadığınız çocukluk/çocukluğunuz buydu demeye çalıştım. Şiddet, duygusal istismar bunlar başka bir tema ama o temaların arkasında da bu var. Buradan sürekli bu konular üzerine üreteceğim anlamı çıksın istemem ama bir kanal olarak devam edecek.

Şeniz Baş

Kahraman ve Cellat’ın dili oldukça duru ve romandaki anlatım da bir o kadar yalın. Bu durum bizimle paylaştığınız hikâyeyi güçlendiren, tüm bu çocuk kahramanları daha da sahici kılan bir özellik. Bunca çocuk kitabı yazmış biri olarak, sizce çocuk dilini yetişkinlerden ayıran en temel özellikler nelerdir? Kahraman ve Cellat’ın dili nasıl ortaya çıktı?

Çocukluk dönemimizde dilimiz daha net, daha yalın. Bu kelime hazneminizin çok gelişmemiş olmasından değil, durumları olduğu gibi aktarmaya odaklandığımız için. Kekelediğimiz, teklediğimiz zaman bile var olan bir durumu ifade ediyoruz: Bir şeyi anlatamıyorum, bunu nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum, gizliyorum, utanıyorum… Yetişkinliğe doğru toplumsal öğretiler zihni şekillendirmeye başlıyor, kelimelerle oynamaya başlıyoruz. Asıl söylemek istediklerimizi saklamaya ya da dolambaçlı yollarla ifade etmeye yöneliyoruz. Gülce’nin dili de yıllar ilerledikçe dönmeye başladı romanda. Hatta bir yerde bu aktarmaya çalıştıklarımı ifade etti. İçinden geçenleri tek tek sayıp “Diyemiyorum,” diye ekledi hepsinin sonuna. Çünkü ona da öğrettiler, anaya babaya böyle denmez, herkesin içinde şöyle konuşulmaz… Bu içerik dışında dizim, cümle kuruluşu, kelime seçimi olarak çokça gözlemin sonucu oluştu. Kitaplarımda kullandığım çocuk karakterlerin dilleri için yaptığım bir teknik çalışma ya da izlediğim bir yöntem söyleyemem. Çok zaman geçirmek, konuşmak, dinlemek, düşünmek ziihinde sesler oluşturuyor, onları kullanıyorum. Çocuk kitapları okumanın faydasını da görüyorum, okumaya başladığım ilk günden bu yana çocuk edebiyatına karşı ilgim devam ediyor. Bununla beraber, Piaget, Winnicott, Klein, Miller, Illıch, Dewey, Bekir Onur, Selçuk Şirin okuyorum uzun süredir. Kesinlikle çocuk dilini, zihnini ve çocuk karşısındaki yetişkini anlamama katkısı oluyor.

Kahraman ve Cellat’ta ise dili çok özenli kullandım. Karakterlerin, hikâyenin önüne geçmesini istemedim. Sade, derdini anlatacak ve yıllar ilerledikçe tüm karakterlerdeki değişimleri gösterecek şekilde. Kelime kelime taradım, tüm fazlalıkları budadım. Bu sadelik, yalınlık çok uzun bir sürede oluştu.

Kitap kapağı ile roman arasında da oldukça özel bir ilişki var. Badem Kübra Kocalar, kitabınızın kapağında yer alan resmi metin için özel olarak çizdi. Bize biraz kapakta yer alan resmin hikâyesinden ve sizin için nasıl bir anlam taşıdığından da bahsedebilir misiniz?

Görünmeyen çocuklar meselesi Kahraman ve Cellat’ın odağındaydı. Bir tesadüf eseri Badem’in çalışmalarını bir sergi tanıtımında gördüm. İrkildim desem abartmış olmam, benim çocuklar o tablodan bana bakıyorlardı. Silik yüzler, kalabalıklar arasında kaybolmuş çocuklar, tüm renkleriyle, canlılıklarıyla, sesleriyle oradaydılar. Badem özel bir ruha sahip, görünmeyeni görünür kılan, onun varlığını iddiayla ortaya koyan birisi. Kullandığı renkler ile olmayan yüzler arasındaki tezat tam da aklımdakileri tabloya aktarıyordu. Badem’e de söyledim, çalışmanın son kez üzerinden geçerken o gördüğüm resim hep karşımdaydı. Bu arada pandemi dönemine geldiği için ancak internet aracılığıyla çalışmalarını görebildim ama o bile bana yetti. Sonra aradım, konuştuk, aynı noktalardan baktığımızı gördük. Sağ olsun kabul etti, birkaç eskiz sonrası buna karar verdik. Bende bir kara kalem çalışması var, o Gülce’nin yedi-sekiz yaşındaki halini ifade ediyor. Bazen o çocuk oradan çıksın ve ona sarılayım istiyorum, öyle gerçek. Bir iç kapak olarak bu çalışmayı koysa mıydık diye düşünmeden edemiyorum.

Bir de insanın çok güçlü bir varlık olduğunu düşünüyorum, her acıya rağmen hayata yeniden sarılabiliyor, yeniden başlayabiliyor, renklerini, yaşam sevincini korumak için mücadele ediyor. Badem’in çalışmalarındaki duruşlar, renkler bana bunu tekrar hatırlatıyor. Badem’in yerine konuşmuş olmak istemem, bunlar bende uyandırdığı duygu ve düşünceler.

Mevzu bahis çocuklar olunca şüphesiz aile de işin içine dâhil olan en önemli meselelerden birisidir. Sizi ana hatlarıyla bir “aile hikâyesi” yazmaya yönlendiren ne oldu?

Basit bir cevabı var: Toplum. Hikâyeyi ben şekillendirdim ama bunu bana toplum verdi. Bu bilmediğimiz bir hikâye değil, onlarcası farklı formlarda etrafımızda. Aile bağları kuvvetli bir toplumumuz var; bu birçok zorluğu aşmada önemli bir güç de sağlıyor. Ekonominin tepe taklak olduğu bir dönemden geçiyoruz, neredeyse bir buçuk yıldır birçok insan çalışamıyor ya da işyerini kapattı, yine de devam edebiliyorlar. Bu birbirine destek olma kültüründen geliyor, evler kapatılıp bir araya geliniyor, aileler birbirini maddi-manevi destekliyor. Ama bu bağın bir başka tarafı daha var. Ben diyorum ki bağları güzelce örüp katılaştırırsanız onlar artık pranga olur. O prangalardan bir kurum inşa edilir, artık kurum bağlardan, o bağların diğer tarafındaki insanlardan önemli hale gelir. Kurumun içindeki insanlar da birey olmaktan çıkar, etiketler takarlar: Anne, baba, çocuk, kız çocuk, erkek çocuk, hala, dayı… O kurumun varlığı artık bireyin hayatından önemlidir, herkes etiketinin hakkını vermelidir. Varlığım, varlığına armağan olsun. Kurum bireyleri içinde eritmiştir bile. Toplumumuzda bu taraf da her zaman kuvvetliydi, artık tamamen desteklenen bir toplumsal ideoloji. Aile korunmalı, içindekilerin başına bir şey geliyorsa da ideoloji zayiatı. Üstelik bu “aile” kavramı bizim toplumun her yerini sarmış durumda. Apartmanlarda aile gibiyiz, iş yerinde ilk cümle biz bir aileyiz, reklamlarda, resmi kurumlarda hep aileyiz, aile çay bahçelerimiz, aile salonlarımız bile var. “Aile” hepimizi kontrol eden ve yaşamımızı şekillendirmeye çalışan bir bekçi gibi. Bekçiden sıkıldım.

Aile içi şiddet, huzursuzluk, tedirginlik, sorumsuzluk, tabular… Romanın ana hatlarıyla bu meselelerden meydana geldiğini söylemek mümkün. Kahraman ve Cellat’ta aile, bir süre sonra içinden çıkılmaz büyük bir sarmala dönüşür ve ebeveynler kadar çocukları da içine alır. Sizce tüm bu meselelerin bugün hâlâ olduğu yerde, hiçbir ilerleme kat edilemeden durmasının nedeni nedir? Neden bu konuların üzerine gitmek istediniz?

Buraya kadar verdiğim cevaplar bu sorunun bir kısmını veriyor aslında. Aile yüzlerce yılda inşa edilmiş bir yapı, birçok kavram onun üzerinden savunuluyor, sistemlerin en kuvvetli bir yapışkanı aynı zamanda. Bu unsura laf ettirilmiyor, sorgulama gereği duyulmuyor, duyana da bir bedel ödettiriliyor. Aile kutsal, annelik kutsal, baba evin direği, çocuklar da meyve… Kutsal olana dokunulamaz; kutsalın TDK’daki anlamlarından birine bakalım: “Bozulmaması, dokunulmaması, karşı çıkılmaması gereken, üstüne titrenilen.” Bu nedenle, içinde her ne olursa olsun, kol kırılır, yen içinde kalır düsturundan hareketle görmezden geliniyor, üstü örtülüyor, önemsenmiyor, düzen “bozulmuyor.” Bu sorgulanırsa içiçe geçmiş aileler matruşkasını da sorgulamak lazım çünkü. Barteleby gibi “yapmamak tercih ediliyor.”  Sonuçta, bozup yeniden yapamadığın her şey içten içe çürür.

Tek neden bu değil tabii, kadının tek başına var olmasını engelleyen çok unsur var: Eğitim, iş, dayanışma ve destek ağları eksikliği, toplumsal onay… Elinde sorunlu bir yapıdan çıkmasını sağlayacak az araç var. Halen de böyle, bahsettiğim olanakları elde etmiş yüzde yirmilik (iyimserim) bir kitleye bakıp geneli değerlendirmeyelim. Kadın o evden, o kurumdan gönül rahatlığıyla çıkıp gidemiyor. Erkekler için de başka bağlayıcı unsurlar var. Bir kısmı toksik erkeklikten muzdarip, karısını, çocuklarını kendi mal varlığı olarak görüyor, onların varlığıyla güç elde ediyor. O gücü bırakmak istemiyor, bunun için de ne gerekirse yapıyor. Yetişkin olmak kendi sorumluluğunu almayı gerektirir, o nedenle hadi onları kendi hallerine bırakalım, çocuklar içinse bu çemberden çıkış hiç yok, kendi iradesiyle oradan ayrılamaz. O nedenle çocuklar toplumun sorumluluğunda olmalı, onları gözetilmeli, korunmalı. Ama bu da işlemiyor.

Yazma isteme nedenim son cümlelerimle alakalı: Çocuklar sorunlu aile yapılarında tek başlarına kalmamalı, bunun için de toplum onların neler gördüğüyle, yaşadığıyla, ne yaralar alarak buradan çıktıkları ya da çıkamadıklarıyla yüzleşmeli diye düşündüm.

Şeniz Baş

Gülce’nin anne babası üzerinden metne yaklaştığımızda aile kavramına dair oldukça ciddi kuşkularla karşılaşırız. Bir anlamda “aile olmayı becerememiş” veya bir “ortaklaşma” sağlayamamış kahramanlardır bunlar. Sizce aile, karanlık ve şüpheyle yaklaşılması gereken bir kavram ve kurum mudur?

Ailelerle bir sorunum yok, birbirine alan tanıyan, birer farklı insan olarak yan yana durduklarını kabul eden, bağların esnek olduğunu bilen insanlar için güzellikleri var. Teyzeleri, yeğenleri, çocukları seviyorum, aileyi oluşturan bireyleri sevdiğim ve kurduğumuz bağların faydasına inandığım için kötücülleşmiş yanlarını görelim istiyorum. Bozalım ve yeniden var olması için şans verelim diyorum.

Kurum olarak aileye bakışım ise şüpheci. Kapalı olan her kurum, her şey korkutucudur zaten. Ne dönüyor içinde bilemezsiniz. Diyelim ki on kişiyi bir odaya koydunuz. Sizi kimse gözetlemeyecek, kimse müdahale etmeyecek, yaptıklarınız karşısında bir bedel ya da ceza ödemeyeceksiniz dediniz, ellerine belli de kurallar verdiniz. Üç ay sonra kapıyı açtınız, sizce neler olmuştur orada? Ünlü Stanford deneyi bir fikir verir sanırım.

Gerek romanda yakalanabilen ve toplumun/ailenin/bireylerin röntgenini çeken ifadelerden, gerekse yakaladığınız detaylardan iyi bir gözlemci olduğunuz hemen fark edilebiliyor. Romanda aile yaşamına ve topluma dair yaptığınız tespitler üzerinden sorarsam, sosyal hayat ve gözlem, sizi nasıl besler?

Hayattan beslenmeyen edebiyat olmaz. Çoğu yazarın önemli özelliklerinden biri gözlem gücüdür. Görmek, duymak, dinlemek, anlamak, ilişkiler arasındaki bağlantıları, olay örüntüleri görmek ve yorumlamak, sonra da fikrini savunmak. Yazmanın büyük bir kısmı bunlar. Ben çocukluğumdan itibaren hikâyeciydim. Her bir ilişki kurgusundaki boşlukları doldurmaya, anlamlı bir bütün oluşturmaya çalışırdım. Kafam böyle işliyor. Metroda giderken, otobanda trafik sıkışmışken bile davranışları, dudak kıpırtılarını, okunan kitapları, dinlenilen müzikleri, birisinin diğerinin kolunu tutuşunu izleyip hikâyeyi oluşturuyorum. Sokakları, seyahatleri, tedbil-i mekândaki ferahlıkları da bu nedenle seviyorum. İnsanların hikâyelerini dinlemeyi de seviyorum. Hepsini beynimin bir yerinde depoluyormuşum ve ihtiyacım olunca oradan çekiyormuşum gibi geliyor. Ama elbette bu ilgi sadece bulmaca çözer gibi değil, derinleşmek ve hemhâl olmak da lazım.

Kahraman ve Cellat, ana hatlarıyla artık yetişkinliğe erişmiş bir kadın olan Gülce’nin geriye dönük bakışıyla, geçmişi yâd etmesiyle ortaya çıkar. Gülce tüm bunları yaparken kimi zaman geçmişiyle yüzleşmekten, kimi zamansa olaylara dışarıdan bakmaktan çekinmez. Peki Gülce’nin yıllar sonra kendi çocukluğuna giderek bu anlatıyı meydana getirmesi kitabı nasıl şekillendirdi? Neden doğrudan bir çocuk değil de kendi çocukluğuna giden bir kahraman tercih ettiniz?

Hikâye kafamda ilk oluştuğunda Gülce karakteri de onunla birlikte geldi. Gülce yirmilerinin sonunda, hayatı sıkışmış, nereye gideceğini tam bilemeyen, doğduğu aileyle kendi kurmak istediği hayat arasında bocalayan genç bir kadındı. İleriye doğru gitmek istiyordu ama ayağından çeken bir şeyler vardı. Metnin ilk halinde Gülce’nin o yaşlardaki bir yılını da görüyorduk. Her bir olayda geçmişe gidip zincirlerini nelerin oluşturduğunu, nasıl bir döngüyü tekrar tekrar yaşadığını fark ediyordu. Sonra döngüyü kırması için Gülce’yi zorladığımı fark edip, o bir yılın gereksiz olduğuna karar verdim. Gülce’yi nereye gideceğiyle ilgili özgür bıraktım ya da o özgür kalmak istedi. Ama yirmili yaşlarındaki Gülce gitmedi, kendi hikâyesini kendisi anlatmak istedi. Klişe olacak ama karakterler bazen kendi yollarını kendileri çiziyorlar, yazara da ona uymak kalıyor.

Şeniz Baş

Gülce geçmişinden çekinen, kendisi ve ailesiyle hesaplaşmaktan kaçınan bir kahraman olarak değil, aksine her şeyi sorgulayan ve kendi geçmişini “hatırlamak isteyen” bir kahraman olarak ön plana çıkar. Gülce neden böyle bir istek duyar? Geçmiş, onun için nasıl bir anlam taşır?

Geçmiş hepimiz için anlam taşır. Bazıları onu görmezden gelerek, unutarak devam eder, bazıları beni bırakıp gitme diye paçasına yapışır, bazıları da geçmişiyle yüzleşip yeni yollar çizmeye çalışır. Ben Gülce’yi son davranış modeline yakın buluyorum. Yaşadıklarını kabullenip, ailesiyle bağlarını esnetip, hem onlarla hem kendisiyle yüzleşip kendi hayatını yaşamak istiyor. Yapar yapamaz bilmiyorum ama deniyor. Travmaları atlatmanın yöntemlerinden biri olarak da bu öneriliyor zaten. Yaşadıklarınla, seni inciten insanlarla yüzleş. İyileşmenin ilk adımını atıyor Gülce. Epeyi cesur buluyorum onu.  

Geçmiş bizi tamamen tanımlamaz ama yapı taşlarımızın arasında önemli bir yerde durur. Geçmişi önemseme demek yaşadıklarını sil gitsin demek, o zaman niye yaşıyoruz? New Age akımlar sadece ana odaklanmayı öneriyor, oysa insan geçmişi ve geleceğiyle var. Geçmişimiz; bizi biz yapan, olayları, durumları görmeyi, hatalardan ders doğrulardan sonuçlar çıkarmayı, ayakta kalmayı başardığımızı gösteren yegâne dayanağımız. Gelecek tasavvuru ise bizi diri tutuyor. Gelecek umut, geçmiş ise direnç sağlıyor diye düşünüyorum. Asıl bunalımı hep şu anı yaşama çabası yaratıyor. Bırak aksın hayat, bazen geçmişle gelecek birbiriyle harmanlansın. Gülce’nin dediği gibi değil; hayır, her gün yeniden doğmuyoruz. Doğduk, yaşadık, biri olduk, her gün o biri değişiyor, bugün de geçmişin bir parçası oluyor.

Ev neden kişilerin sığınabileceği bir yer değil, aksine bir ailenin kara kutusu, bir öğütücü gibi kendisine kapanan herkesi ve her şeyi yutar?

Dört duvar, bir kapı, sımsıkı kapalı pencereler. Çıkış ve giriş saatleri var, içinde yaşamanın kuralları var ve diğerleri girmek için önceden haber vermeli. Böyle bakınca ev, hapishane gibi gelmiyor mu? Ya da ayaklarını uzatıp dinlendiğin bir koltuk, dünyanın seslerini kesip kendi sesinin dinleyebildiğin, insanların kapıyı çalıp çat kapı girebilecekleri bir mekân. Böyle bakınca da yuva gibi görünüyor. Hangisine dönüşeceğini belirleyen ise içindeki insanlar. Mesela Gülce’nin doğduğu ev, akşamları dokuzdan sonra baba gelmesin diye beklenen bir zindan. Cellat’ı korkuyla bekliyorlar, ama çıkıp gidemiyorlar, kapıda görünmez bir kilit var. Çünkü hepimize dışarısının korkunç bir yer olduğu ve bir evimiz olmazsa başımıza her şeyin geleceği belletilmiş. Evin gücü de buradan geliyor. Bu yanıyla ev, ailenin kalesi. Dışarıda canavarlar ve hangi kötülüklere gücünün yeteceği bilinmeyen düşmanlar kol geziyor. İçerdeki canavarı biliyorsun, kontrol edebileceğini düşünüyorsun, çeşitli savunma mekanizmaları geliştiriyorsun. Ama dışarıda bilinmez var. İnsan en çok bilinmeyenden korkuyor. Eğer evin içinde bu dışarı korkusuyla gücünü semirten, ona arkasını yaslayan biri ya da birileri varsa ev öğütücü olmaya başlıyor. Evi fazla büyütüyoruz gözümüzde, her anlamda fazla yatırım yapıyoruz evlere. Hayat sokaklarda yaşanır; hayatın eve sığmadığını, sığdırmaya çalıştığımızda evden nefret ettiğimizi pandemi döneminde hepimiz deneyimledik. Artık biliyoruz ki zorunlu kalınan her yer cehennem. Kale evlerin etrafındaki hendekleri doldurmak, köprüleri açtırmak, demir kapıları kaldırmak lazım.