Melike Sönmezer
melikesonmezer@sanatkritik.com
Genel olarak izlediğim hiçbir oyunu ya da filmi birbirleriyle kıyaslamam ama bu sefer açıkça şunu söyleyebilirim: Bu sezon izlediğim en etkileyici performans 9/8’lik Kıyamet oldu! Bunun temel sebebi, 19 Mart sürecinde başlayan siyasal çalkantılar, yıllardır süren ekolojik yıkım, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması, artan göçmen ve LGBTİ+ düşmanlığı… Tüm bu distopik silsile devam ederken, gündelik hayatın içinde bir an nefeslenmek adına her zaman yaptığım gibi tiyatroya sığınıyorum.
Türkiye’nin birçok yerinde devam eden orman yangınları sürerken, bu yazının başına oturmak beni epey zorladı. Çünkü 9/8’lik Kıyamet, gelecek zamandaki bir distopyayı anlatıyor. Ancak o gelecek, çok da uzak değil; şimdinin, kırılmış bir geleceğe uzanmış yansıması gibi.
Şamil Yılmaz’ın kaleme aldığı, Oğulcan Arman Uslu’nun tek kişilik performansıyla sırtladığı bu hikâyenin ağırlığını bir darbuka paylaşıyor. Oyunu anlatmadan önce şunu belirtmeliyim: Bazı yazarların kalemlerinin belli bir rotası oluyor. Sağa sola sapmalar pek mümkün olmuyor onlarda. Şamil Yılmaz da bana göre böyle bir yazar. Bu sezon Dansöz adlı oyununu da izlemiştim; tek kişilik bir performanstı. O oyunun da hikayesini Şamil Yılmaz kalem almış. Oğulcan Arman Uslu, karakteri Diyar’a bürünüp hikâyeyi anlattıkça, Dansöz oyununu hatırladım. Orada bir yavru köpek, Dünya tarihinden izler, patriyarkal sistem eleştirisi vardı. Konudan sapmamak için Dansöz’ü burada anlatmayacağım ama Şamil Yılmaz’ın kaleminin hem estetik hem de toplumsal meseleleri ustaca birleştirdiğini söylemeliyim.
Oyuna dönersek, henüz izleyiciler koltuklarına yerleşmeden Oğulcan Arman Uslu darbukasıyla “Beni bu şehir boğuyor”dan “Uykusuz gecelerin sabahını bana sor”’a kadar uzanan bir potpuri sunarak seyirciyi de bu ritme ortak ediyor. Dopamin salgılarımızla oyuna girizgâh yapıyoruz. 70 dakikalık, tek perdeden oluşan bu oyunda; bir oyuncu, bir tabure, bir darbuka ve bir rüzgâr gülüyle anlatılan katmanlı bir hikâye izliyoruz. “Hikâye” diyorsam lafın gelişi… Aslında bir kıyametin hemen sonrasını anlatıyor bize.

Diyar, gözlerinin önünde babası tarafından annesi öldürülmüş, kimsesiz büyümüş, müzikle para kazanmaya çalışan bir öteki. Başka bir öteki olan Leyla ve hayatlarına dahil olan Kopil (kedi) de bu mahşerden nasiplerini alıyorlar.
İklim krizi, susuzluk, talan edilmiş ormanlar… İstanbul’da yaşanamaz hale gelen şartlar, insanları yollara düşürmüş. Bu ortamda, muhafazakâr bir hareket olan İzan, toplumu ele geçiriyor. Önce insanlara su ve yiyecek veriyorlar, sonra LGBTİ+ bireyleri, kadınları ve hayvanların hayatlarına çöküyorlar. Bu çökme planlı gerçekleşiyor. Toplumun her bir hücresine sızarak yavaş yavaş ilerliyor.
Toplumu adım adım ele geçirirler; önce kendilerine bağımlı kılıyor, sonra mecbur bırakıyorlar. Kendileri gibi olmayan herkesi şeytanlaştırıyorlar. Bu şeytanlaşmadan nasibini alan kadınlar ve lubunyalar itaat etmez, izanlardan korkmaz, onlarla savaşırlar. İstanbul’u saran parazitler, barajlardaki suların azaldığını an be an takip eden uygulamalar, sıcaktan eriyip akan asfaltlar… Artık canlıların barınamayacağı bir şehir hâlini alır İstanbul. Şehrin asıl sahipleri martılar, değişen bu iklimden etkilenir; patır patır yollara dökülerek canlarını verir.
Sadece İstanbul mu? Karadeniz’in yaylaları, Anadolu’nun köyleri de bu ‘acayip’ durumdan nasibini alıyor.
“Ve patlayan bombalar… Leyla’nın sesi: ‘Geliyolar’. Korku gibi ama değil… ‘Kim geliyo?’ dedim, bir şey demedi… Ama ben baktım! Ateş gözünde dönüyor… Çünkü aşk! Koca şehirler yanarken dönüp tek kişiye bakabilmektir!” [1]
Tüm bu tufan gerçekleşirken Diyar, evini Leyla’yla paylaşır. Hani Ahmet Kaya’nın şarkısında dediği gibi:
“Şehirlere bombalar yağardı her gece / Biz durmadan sevişirdik / Şehirlere bombalar yağardı her gece”[2]
Diyar ve Leyla’nın payına sevişmek değil, gazı kaçmış bir kola ve salçalı makarna düşer. Eh, aşkı düşününce, aşk son kalan kolayı paylaşabilmek de olunca yadırgamamak gerekir.
İzan, kadınların tek başına sokağa çıkmasını yasaklar, yanlarında erkek refakatçi şartı getirir. Giysilerini bile onlar dağıtır. Leyla bu kurallara boyun eğmez. Diğer kadınlarla, LGBTİ+ bireylerle birlikte savaşır. Geri adım atmaz. Leyla bu filmi daha önce görmüştür çünkü. O, Suriye’deki IŞİD katliamından Türkiye’ye kaçmış bir Ezidi kadındır. Romanlara özgü şivesiyle tüm olup bitenleri anlatan Diyar, yer yer güldürüp bu karanlığa biraz müziğiyle trajediyi biraz aralar.
Yazar Şamil Yılmaz, yirmi birinci yüzyılın ezilen tüm kesimlerini bu oyunda bir potada eritmiş: hayvanlar, tabiat, kadınlar, Romanlar, yoksullar… O kadar derin bir oyun ki etkisinden uzun süre çıkamayacağınızın garantisini verebilirim.
Ayrıca liselerdeki edebiyat derslerinden dost meclislerine dek uzanan “Sanat sanat için mi, toplum için mi?” sorusuna bu oyunu izledikten sonra cevaplayabiliyoruz.
Sanat hem sanat yaratabilir hem de toplumun direniş damarlarını besleyebilir. Bu çağın tüm mücadele alanlarına konuşan oyunun tiyatral zevkini sağlayan Oğulcan Arman Uslu’nun oyunculuğu, 2025 yılı Direklerarası Tiyatro Ödülleri kapsamında tek kişilik performans dalında aldığı ödüllüğü bir tescil niteliğinde.
Kendinize bir fırsat yaratın ve bu oyunu mutlaka izleyin. Tüm emeği geçenlerin emeğine sağlık. İzleyicisi bol olsun.
[1] 9/8’lık Kıyamet oyunundan bir tirat.
[2] “Kum Gibi”- Ahmet Kaya


İlk yorum yapan olun