Eser Epözdemir: “Doğanın bize gösterdiği merhamet sayesinde var olabildiğimizi düşünüyorum.”

Burcu Dimili

Greenhouse Art Days oluşumunun üçüncü sergisi olan “Dağın Ruhu Bir Patikadır”, 7 Mart 2026 Cumartesi günü, Antalya Geyikbayırı’nda bulunan Greenhouse’ta gerçekleşiyor. Oksitosin Tıp ve Sanat Platformu iş birliğiyle Melike Bayık küratörlüğünde hayata geçecek olan sergi, Eser Epözdemir ve Handan Akyürek’i ağırlıyor. Sergi çerçevesinde sanatçı Eser Epözdemir ile sohbet ettik.

Pratiğinizde “bağlantısallık”, görünmeyen iplikler ve çeviri kavramları merkezi bir yerde duruyor. Geyikbayırı’nda geçireceğiniz iki haftalık misafir sanatçı sürecinde üretim pratiğinizle bağlantılı neler planlıyorsunuz?

Pratiğimde üretim süreci, genellikle bir kumaşın atkı ve çözgülerini ilmek ilmek işlemek gibidir; bazen ekleyerek, kimi zaman ise eksilterek formu şekillendirmeyi tercih ederim. Gözümüzün karanlığa yavaş yavaş alışması gibi; yapıtların altyapılarında temsil etmek üzere barındırdıkları fikirlerin göz alışınca görülebilmesi, dikkat verince kendini belli etmesi gibi özellikleri üretim biçimime yakın buluyorum. “Aşırı tüketim” tanımının bile yetersiz kaldığı bugün, “şeylerle” temasımızın algılanabilmesi için hakikaten deneyimin önemli olduğunu düşünüyorum. Çınarların su yakınlarında olması, belli bir yükseklikten sonra ağaçların büyümüyor olması, su ve mevsim döngüleri; tüm bunlar aslında birer bağlantısallık örneği. Ve her birinin kendi ritmi, kendini var etme biçimi var. Üretirken kullandığım malzemenin ve konu ettiğim öğelerin de kendilerine ait birer ritmi var. İş; onları anlamlı bir bütün halinde ve bir perspektifle bir araya getirip sunmak.

Geyikbayırı’nda geçirdiğim Ekolojik Misafir Sanatçı Programı süreci; alandaki seraya in-situ olarak kurguladığım yerleştirme ile neticelendi: Önce dağını, sonra nehrini söyle, sırası gelirse de ismini… İki haftalık kısa süre programımızın başında benim için bir yapıt ortaya koymaktan ziyade, yeni üretimler için verimli bir araştırma zeminiydi. Bölgede vakit geçirdikçe Yeryüzü Sanatı ve Çevresel Sanat’a dair bazı eskizlerimi Geyikbayırı’nda deneyimleme ve üretme şansım oldu.  (Sevgili Wolfgang Schulz’a teknik desteklerinden dolayı teşekkür ederim.)

Sergide yer alan ‘Suya Bir Saygı Duruşu’ isimli sanatçı kitabı doğa varlıklarının tüzel kişilik kazanması meselesine odaklanan, Yeni Zelanda Maori yerlilerinin 2017’de aldırmayı başardıkları o müthiş emsal kararın hikâyesini konu ediyor. Bu kitap 2024’te Seçil Yaylalı’nın ‘Küçük Acılar Büyük Şarkılar’ projesi kapsamında üretilmişti. Greenhouse’un serasına özel bir yerleştirmeye (in-situ) dönüşerek, burada doğayı ve dereyi kullanarak ürettiğim fikirlerle bir arada, yeni bir görsel bütünlükle sergilenecek. Yerleştirme izleyiciyi Yeni Zelanda’daki Whanganui Nehri’nden başlayarak Geyik Bayırı’nda dereye bağlayarak sera boyunca ‘bir nehir tarafından sarmalanıyor’ etkisi fikriyle tasarlandı. Bu yerleştirmenin ismi de doğası gibi coğrafyaların bütünlüğü üzerine Yörük kültürüyle Maori kültürünü bir araya getirmek niyetinde: Önce dağını, sonra nehrini söyle, sırası gelirse de ismini…  Suyun, toprağın ve tüm elementlerin belleğini mekânın kendi dokusuyla yeniden dokumak niyetiyle; kâğıt üzerinde çizgilerle böldüğümüz coğrafyaların ne kadar bir ve bütünleşmiş olduğunu vurgulamak üzere…

Eser Epözdemir, Suya Bir Saygı Duruşu, El Yapımı Kitap, Asetat Kağıdı Üzerine Dijital Baskı, 9 Edisyon, 5 x 5 x 5 cm, 2024

Mekâna özgü yerleştirmelerinizde empati ile ilgisizlik, boşluk ile doluluk arasındaki gerilime odaklanıyorsunuz. “Dağın Ruhu Bir Patikadır” bağlamında doğaya hak tanımak, sizin için estetik bir mesele mi, etik bir zorunluluk mu, yoksa algısal bir kırılma anı mı?

Empati, ilgisizlik, boşluk, doluluk gibi kavramlar ve zıtlarıyla aralarındaki denge ve bazen de gerilimi konu ediyorum. ‘Doğaya hak tanımak’ tanımına esasında bir şerh düşmek isterim; doğanın bize gösterdiği merhamet sayesinde var olabildiğimizi düşünüyorum. Bu bağlamda, estetik bir mesele ile etik bir zorunluluk arasında seçim yapmam gerekirse; tercihim, estetikten önce gelen ‘etik sorumluluklarımızdan’ yana olur. Hak ve sorumluluk kavramlarına bakışım, çeşitli coğrafyalarda yaşayarak, gözlem yaparak, farklılıklara açık dünya görüşlerini benimsemeye odaklanarak, farklı özelliklere sahip bireylerle hayatın çeşitli alanlarında deneyimler kazanarak ve son 6 yıldır edindiğim ‘sanat erişilebilirliği danışmanı’ şapkamla da katman katman çeşitlenerek derinleşti. ‘Kendinden olmayanı kucaklamayan’ bir topluluğun ne kadar sağlıklı olduğunu her zaman sorgulamak gerekir. Yeri gelmişken; Sevgili Elif Vatanoğlu-Lutz ile tanışmamız da (2018) o dönem araştırdığım sağlık ve tıp etiği konusu bağlamında bu ilginin leziz bir sonucu olarak gerçekleşmişti.

Dağın Ruhu Bir Patikadır kapsamında Yeni Zelanda Maori yerlilerinin su hakkı arayışının sonucu nehrin yasal varlık olarak tanınmasına dair emsal meseleye dair ürettiğim bir yapıtımı sergilemek, bir nevi coğrafyalararası bağ kurma niyetidir benim için. Diğer yandan doğa insanlar olarak gösterdiğimiz ‘ilgisizliğe’ rağmen kendi ritmiyle çağlardır var olmaya devam etmekte. Ayrıca bunu programımız dahilinde katıldığımız Helen Olympe’nin “Derin Zaman Yürüyüşü”nde de şiirsel-bilimsel bir içerikle deneyimledik. Bir patikanın sadece bir yol değil, katman katman örülmüş zaman içerisinde dağın nefes aldığı bir damar olduğunu izleyiciye hissettirdiğinizde; ona nesne ile özne arasındaki o keskin sınırı bırakması için bir öneri sunmuş oluyorsunuz. İşte bu, bir algısal kırılma anı olarak değerlendirilebilir. Böylelikle doğanın hakları estetik bir dille duyumsanabilir hale gelme potansiyeline sahip olur. Estetik ise, bu etik zorunluluğu görünür kılan bir ‘çeviri’ biçimi olarak nitelendirilebilir. Elbette en ideal olan; doğanın sanatçıya, kâğıda dökülmüş hukuka veya herhangi bir aracıya ihtiyaç duymadan, tıpkı Yörük veya Maori kültürü ve nice kadim kültürlerde olduğu gibi zaten korunuyor olduğu bir dünyadır…

Sesli betimlemeyi teknik bir araçtan ziyade yaratıcı bir “görsel çeviri” alanı olarak ele alıyorsunuz. Bu sergide dağın ve suyun hafızasını erişilebilirlik perspektifinden düşünürsek; doğanın da “betimlenmeye” değil “dinlenmeye” ihtiyacı olabilir mi?

Erişilebilirliği doğru bir zemine oturtmak gerekir: Erişilebilirlik, temelde engellenen bireylerin, -ki sistem uygun tasarlanmadığı için ‘engellenmiş’ tanımı tercih ediliyor, parçası olamadıkları her detaya dair çözüm içerir. Sanat erişilebilirliği dediğimizde kör, az gören veya görme farklılığı olan bireyler için bir sergiye sesli betimleme eklemek, mekânlara dokunsal yüzeyler (yerdeki sarı kabartma kılavuz yollar) ve yapıtların 3 boyutlu kopyalarını üretmek; sağır bireyler için Türk İşaret Dili çevirisi sağlamak, tüm sergilenen içeriği ‘herkes için’ anlaşılır kılan müthiş etkili çözümlerden birkaçıdır. Son altı yıldır hem bireysel olarak hem de ‘Erişilebilir Her Şey’ ile iş birliğinde yürüttüğümüz danışmanlık süreçlerinde pek çok projeyi bu yaklaşımla dönüştürdük, erişilebilir kıldık. Kendi sanatçı pratiğimde ise bu çözümleri yapıta sonradan eklenen bir aparat olarak değil, tasarımın en başında, fikir aşamasında sürece dahil etmeye özen gösteriyorum.

Dağın ve suyun hafızası bağlamında; doğanın hem betimlenmeye hem dinlenmeye hem de korunmaya aynı anda ihtiyacı olduğunu söyleyebilirim. Benim için sesli betimleme, sadece görseli söze dökmek değil; görselin ‘sessiz’ dilini kelime ile tercüme etmektir, bir tür görsel-kültürel çeviridir. Doğanın ve suyun zaten kendilerine has tınıları, hafızaları var; ancak biz insan olarak bunu ne kadar algılayabiliyoruz? Bir derenin kenarında durup onu dinlemeye ne kadar vakit ayırabiliyoruz? Hatta metropolde yaşayan biri, en son ne zaman bir dere gördüğünü hatırlıyor mu? Milka ineklerini gerçek sanan bir nesil çıkar mı dersiniz? Bu soruların cevaplarına birlikte bakmak lazım.

Doğayı ‘dinlemek’, onun haklarını teslim etmenin belki de ilk adımlarından biri. Ancak öncesinde onu görebiliyor ve tanıyabiliyor olmak gerekir. “Betimleme” burada görülmeyeni görünür, duyulmayanı duyulur kılabilir. Doğanın hafızasını erişilebilirlik perspektifinden ele almak bende bambaşka şeyler çağrıştırdı: koca Bey Dağları oluşumundan bu yana, çağlar boyu tanık olduklarını bize aktarabilseydi ve biz buna bir kanal bulabilseydik radyo frekansı gibi acaba ne duyardık? Belki de doğa temasıyla üretirken yaptığımız şey doğaya bir ses vermek değil; onun hâlihazırdaki sesini duyabilecek ‘erişilebilir’ kanallar açmaktır. Öyleyse ne mutlu! Bu sergide dağ ve su, birer manzara öğesi değil; betimlenen, dinlenen ve nihayetinde bu farkındalıkla korunan birer özne olarak mevcutlar. Sergide yer alan sanatçı kitabı ve yerleştirmenin bütünü, temel aldığı doğayı dinleyerek, onu betimleyerek, konu ettiklerini herkes için ortak bir dile dönüştürme çabası olarak nitelendirilebilir.

Üretimleriniz farklı coğrafyalarda dolaşıyor; ancak bu sergi, kadim Yörük kültürünün izlerini taşıyan bir coğrafyada gerçekleşiyor. Kültürel bellek ile doğal bellek arasındaki sınır, sizce nerede silikleşiyor?

Biri olmadan diğerini düşünmek pek mümkün değil. Tabii burada perspektifi sadece insan odaklı mı tutuyoruz, bu da elzem bir soru. Doğa, birçok kadim kültür için bir dekor öğesi, bilgisayar ekranındaki bir arka plan resmi değil; o, mevcudiyetiyle, rüzgârı, güneşi, nebatatı ve hayvanıyla tüm öğeleri ile canlılığın ana kökü, gerçek bir yol arkadaşı.

Bulunduğumuz coğrafyada dağların ayrı bir anlamı var. Yörük kültürü için dağ, yeryüzünü gökyüzüne bağlayan ulu bir direk, canın ve bereketin kaynağı olan kutsal bir eşik, derler. Güneş dağdan doğar, can dağdan beslenir. Kitabı ürettiğim odağa bakınca ise suyun konumu biraz daha özel. Bu noktada Maori kozmolojisine bakmak ufuk açıcı olabilir: Maoriler için nehirler ve dağlar sadece doğa parçaları değil, onların atalardır. Onların “Ko au te awa, ko te awa ko au” (Ben nehirim, nehir de benden bir parça) felsefesi, insan ile su arasındaki sınırı tamamen kaldırır. Onlara göre dağlar yerin kemikleri, nehirler ise yeryüzünün damarlarındaki kandır; hepsi yaşayan, hisseden birer varlıktır.

Geyikbayırı’ndaki bu süreçte, kadim kültürlerin doğayla kurduğu dengeli ve saygılı ilişkiyi yeniden hatırlamanın, günümüzün ‘aşırı tüketim’ çıkmazına karşı en güçlü onarım (re-pair) biçimlerinden biri olduğunu düşünüyorum. ‘Suya Bir Saygı Duruşu’ ile bu coğrafyanın dere yataklarını, patikalarını birleştirdiğimde; aslında kâğıt üzerinde çizgilerle böldüğümüz coğrafyaların ne kadar doğaları gereği nasıl bir bütün olduğunu hatırlamamıza yarayabilir düşüncesindeyim. Toprağın ve tüm su varlıklarının altındaki yer altı nehirleri elbet bir yerlerde birleşiyor; (Misal bu bağlama örneklendirilebilecek: Saçıldıkça Toplanan başlığı altında Su Çemberleri / Water Circles isminde ürettiğim, farklı coğrafyalardaki suları çemberler üzerinden bağlayan bir yerleştirme serisi: Tunus-Paris-İstanbul-Viyana hattında çemer formlarla bir seri yapıt üretmiştim ve hayali bir bağ ile birbirlerine bağlıydılar.) tıpkı yedi kıtanın en alt katmanlarının, dünyamızın kökünde bulunan magmada birleşik olması gibi… Nihayetinde; dağ, su ve insan, aynı atkı ve çözgülerin parçası olarak tek bir büyük anlatıda, devasa ve kadim bir süreklilikte buluşuyor.