.

Türker Armaner: Huzur’un zamanları

Serimizin 25. gününde Türker Armaner, Tanpınar’ın Huzur romanındaki hız, devinim ve yol imgelerinin zamanla ilişkisini anlatıyor.

Yaz Sıcağında Bir Esinti: Ahmet Hamdi Tanpınar

#31 Türker Armaner Anlatıyor: “Huzur’un Zaman’ları”

            Merhaba, benim Ahmet Hamdi Tanpınar’dan seçtiğim paragraf 1949’da ilk basımı yapılmış olan Huzur romanından “İhsan” başlıklı birinci bölümün altıncı kısmı, bendeki edisyonda 68. sayfada. Oradan bir paragraf okuyup sonra üzerine bir şeyler söylemek istiyorum. 

            “Yalnız insanoğlunda idi ki yekpare ve mutlak zaman, iki hadde ayrılıyor, içimizde bu küçük idare lambası, bu isli aydınlık çırpındığı, çok basit şeylere kendi mûdil riyaziyesine soktuğu için, süreyi toprağa düşen gölgemizle ölçtüğümüz için, ölüm ve hayatı birbirinden ayırıyor ve kendi yarattığımız bu iki kutbun arasında düşüncemiz bir saat rakkası gibi gidip geliyordu. İnsanoğlu, zamanın bu mahpusu, onun dışına fırlamağa çalışan bir biçare idi. Onun içinde kaybolacağı geniş ve biteviye akan nehrinde her şeyle beraber akacağı yerde, onu dışarıdan seyre çalışıyordu. Onun için bir ıstırap makinesi olmuştu. Bir itiliş, haydi ölümün ucundayız; herşey bitti. Mademki sıfırın bütününü kırdık, adet olmağa razı olduk, bunu kabul etmek lazım. Fakat hız bizi kendiliğinden öbür hadde götürüyor; hayatın ortasındayız, onunla doluyuz, tekrar hızımızın oyuncağıyız; fakat bu sefer, bu sefer terazi mutlak surette ölüme doğru eğiliyordu. Bütün ıstıraplar kendi misilleriyle artacaklardı.”

            Paragrafta Ahmet Hamdi Tanpınar yapıtının ağırlık noktası olan zaman-insan ilişkisi üzerine bir şeyler söyleniyor. Bu noktaya nasıl geldiğiyle ilgili 2-3 cümle sarf edersem; okuduğum pasaja kadar şöyle bir mekan ve durum var: İhsan’ın -bölüm başlığının “İhsan” olduğunu söylemiştim- amcasının oğlu Mümtaz ailenin sahibi olduğu Nuruosmaniye’deki nalbur dükkanından kirayı almaya gidiyor. Hemen öncesinde bu söz konusu. Dünya savaşı öncesi bir dönemde ve bu dönem için ölümün basitleşmesi 3. tekil şahıs anlatıcının Mümtaz’ın belleğinden aktardığı bir tespit. Bir başkası da, aynı anlatıcının Mümtaz’ın belleğinden, düşünce zincirinden aktardığı “ne ölüm var ne de hayat var, ikisi de bizde”. 

Şimdi pasaja dair bir şeyler söyleyebilirsem; özellikle hıza, devinime dair imgeler, modernite üzerine söylediklerine benzer biçimde marşandiz ya da saat gibi imgelerle kuruluyor. Bu nedenle de hem dünya savaşının öncesinde hem de belirli bir modernite sürecinin içindeyiz. Kendisine ilaç almak için çıktığı, Mümtaz’ın baba yerine koyduğu amcasının oğlu İhsan ağır hasta, kişisel bir çaresizliğin içinde. Bu şekilde de zaten bu hız imgesi, devinim imgesi belirli bir yol imgesiyle birleşiyor: Mümtaz aslında bunları çoğunlukla yürürken, dururken düşünüyor, fakat anlatı zamanı içinde karakter de kendi zamanını kuruyor. Baudelaire’den söz edebiliriz; bu bir benzerlik olmanın ötesinde bu pasajdan 15-20 sayfa önce anlatıcı tarafından söyleniyor: İhsan’ın Mümtaz’ı Baudelaire’le nasıl tanıştırdığı ve şu anda Kötülük Çiçekleri diye bildiğimiz, Şer Çiçekleri diye geçiyor romanda, bunun kendisini nasıl etkilediği, anlatıda başucu kitabı haline getirdiği durum… Dolayısıyla da, bu pasajda doğanın ritminden kopuş da vurgulanıyor ve moderniteyle beraber devinimin, hızın, zamanın dönüştüğü, bilincin ve zamanın başkalaştığı da vurgulanıyor benim görebildiğim kadarıyla. Zaten okuduğum pasajın ilk cümlesinde yer alan “yekpare ve mutlak zaman” da bilincin zamanı ile doğanın zamanının bütünlüğünü ifade ediyor, öncesinde ve sonrasında anlatıcıdan öğrendiğimiz kadarıyla… Yani mahpus olduğumuz bölünebilir anlardan oluşan, doğrusal bir çizgi gibi tasvir edebileceğimiz doğanın zamanı ile tersine de çevrilebilen düşüncenin özgürce aktığını -yine anlatıcının deyimiyle- vehmettiğimiz bilincin zamanı. Bu paragrafta ve yine öncesi ile sonrasında da bu mutlak zamanın sadece bilinç sahibi varlığa, insana atfedildiğinden bahsediliyor. Biraz açarsak; kendisini yeryüzünde eylemde bulunurken tasavvur edebilen, mutlak zamanı inşa edebilen tek varlık olduğu için sadece insan ıstırap çekiyor. Huzur romanında yer yer bazen de sık sık zaman, “uzay” cinsinden tasvir ediliyor: Anlatıcının özellikle de “yekpare ve mutlak” diye işaret ettiği, mekana dönüşmüş, içinde hareket ettiği zaman… Aynı şekilde, karakter, kendi zihnini de düşünce zinciri içinde hareket ettiği bir mekan biçiminde anlatıyor. 

 Huzur, sık sık bana Faulkner yapıtlarını da düşündürüyor. Özellikle de Türkçede Ağustos Işığı ve Döşeğimde Ölürken diye geçen romanlarını… İnsan, bu mutlak ve yekpare zaman içinde, doğanın zamanıyla bilincin zamanı arasında bir salınıma giriyor. Huzur romanındaki anlatı çerçevesinde ben buna iki zaman boyutunun daha eklenebileceğini düşünüyorum. Biri kolektif zaman, diğeri krizin zamanı, kriz dönemlerinin zamanı. Kolektif zamanın; bu roman çerçevesinde, bir siyasi birlik düşüncesi içerisinde bireylerin çoğu zaman farkında olmadan içinden geçtikleri bir toplumsal zaman, “toplumun zamanı” olarak tanımlanabileceğini varsayıyorum. Özellikle yer yer Mümtaz’ın belleğinde çocukluğuna dair imgeler belirdiğinde ve eşiğinde oldukları bu savaş değil, çok önceki bir savaşta siyasi olarak bulunduğu coğrafyanın nasıl değiştiğini, nasıl dönüştüğünü, bununla birlikte ailesini de nasıl başka bir aile yani İhsan’ın ailesi olarak benimsediğini anlatıyor. Krizin de kendisine mahsus bir zaman ürettiğini varsayıyorum. Mümtaz hem İhsan’ın hastalığı ile bireysel hem de savaşın hemen öncesinde olmaları nedeniyle kolektif bir krizin içinde buluyor kendini. İstanbul’un sokaklarında yürürken sürekli bu kriz üzerine düşünüyor; kriz dönemlerinde zamanın olağan dönemden daha farklı bölündüğünü, olağan dönemden daha başka biçimlerde zamanın seyrettiğini, aktığını varsayıyor. Yine Huzur’dan birkaç cümle ile bitirmek istiyorum. Alıntıladığım paragrafın geçtiği birinci bölümün altıncı kısmının sonunda anlatıcının insana dair yaptığı tasvirle… 

“Aklın serhaddinde hiçbir aydınlığın gölgelenmediği yerde kendi içinden aydınlık, pırıl pırıl tutuşan büyük su nergisiyim. Fakat hayır, o bunu diyeceği yerde, -Mademki düşünüyorum. O halde varım, mademki duyuyorum, o halde varım, mademki harp ediyorum, o halde varım, mademki ıstırap çekiyorum, o halde varım! Sefilim varım, budalayım varım! Varım, varım, diyordu.”

Dinlemek için aşağıdaki linke tıklayınız:

Türker Armaner: 1968’de İstanbul’da doğar. Hacettepe Üniversitesi’nde Felfese bölümünü bitirir. Boğaziçi Üniversitesi Felsefe bölümünde yüksek lisans yapar. 1992’de Norveç’e Bergen Üniversitesi’ne gider. Paris VIII. Denis Üniversitesi’nde 2002 Haziran ayında savunduğu doktora tezi “Fichte Sisteminde “Devlet Kavramı” , iki sene sonra Fransa’da ANTR tarafından basılır.1996 yılında güz döneminde Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi’nde ders verir. 1997’de Kıyısız basılır. 2000’de Taş Hücre, 2003’de Dalgakıran‘ı yayımlanır. Aynı sene Soren Kierkegaard’ın Kaygı Kavramı çevirisi çıkar. 2000’de Tahta Saplı Bıçak, 2016 yılında Hüküm romanları, 2014’te Tarih ve Temsil adlı çalışması yayımlanır. Galatasaray Üniversitesi, Felsefe Bölümü öğretim üyesidir.