Vicdanın Dengesini Aramak: Ferahlık Ânına Övgü

Dilek Sarıboğa

2013 yılında yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’ın dördüncü romanı. Oyal’ın romancı kimliğinin yanında ayrıca çeşitli türlerde eserleri bulunuyor. Dergi yazıları ve eleştirileriyle ile birlikte Uçmak-Hezarfen Ahmed Çelebi adlı oyunu Oyal’ın edebiyatının farklı kollara uzanan yönünü gösteriyor.

Ferahlık Ânına Övgü’de İstanbul içerisinde farklı çevrelerden gelen modern ve geleneksel iki hayat tarzının yine modern ve geleneksel sanat anlayışlarının temas ettiği bir hikâye karşımıza çıkıyor. Ancak akıllara ilk geldiği gibi doğrudan gelenekselin güzellemesi yahut bu iki hayat tarzı arasında seçim yapmaya, okuyucuya da bunu düşündürmeye giden bir karşılaştırma söz konusu değil. Bu çevrelerin temâsından doğan yabancılaşma ve sorgulama dürtüsüyle yönünü tayin etmekte güçlük çeken bir karakterin yolculuğuna eşlik ediyoruz.

Tamer, akademi mezunu fakat sanatıyla yeterince parlak bir kariyer yaratamamış bir ressamdır. Yaşadığı yetersizlik duygusu ve ekonomik sıkıntılarının etkisiyle hırçın, alaycı davranışlarından kendine bir kabuk oluşturmuş; depresyonun eşiğinde hayatını geçiren neredeyse zamanını harcayan bir karakterdir. Modern hayatta rutinlerin izinden giden çoğu insan gibi önünü göremediği bir belirsizlik içinde, gününü geçirmeye alışmış; geçici işler yaparken önce mesleğine devamında kendine olan saygısını yitirmiş, neticede bununla yaşamayı da öğrenmiştir:

“Gelecek hafta kirayı ödeyebilecek olma ihtimali bir teselli değil şimdi. Belirsizliği ileri doğru iteleyerek yaşamak kendine göre bir alışkanlık yaratır. Belki belirsizlikle bir tür uyum içinde olma hâli demeliyiz.” (s.20)

Tamer, modern bir ailede yetişmiş, asker emeklisi bir babanın ailesi için başarısızlığıyla biraz hayal kırıklığı yaratan evladı bir yandan da. Cihangir’de, yine kendi sosyal statüsüne ait çevresiyle temas hâlinde olmasına karşın pejmürde ve içe kapanık bir hayat sürmektedir. Düzenli olmayan işi ve geliri, düzenli olup olmadığı belirsiz bir ilişkisi içinde önünü görmediği gibi bir yerden sonra kendine inancını da yitirir.  Yine para sıkıntısı çektiği bu günlerde mesleğine paralel ancak hayat tarzına aykırı bir iş teklifi alır; bu şekilde Fatih’te bulunan “Tasavvuf İncelemeleri Vakfı” adı altında bir dergâhın tezyinat işlerini üstlenir. Burada uhrevi hayat tarzına ilk kez temas etmekle birlikte bu iş aracılığıyla çocukluğundan gelen eski bir tanıdığı olan Kerem’le yolları kesişir. Bu iş ve karşılaşma ile sonucu Tamer için kişiliğini, geçmişini ve sanatını sorgulama, hayatının anlamı üzerine düşünme süreci başlar. Ancak romanın merkezine yerleşen bu dergâh, şeyh, mürit kavramları ilgiyi celbeden mistik bir filtreyle çizilmemiştir. Kurguda bu yaklaşımın güçlü bir ters köşe yarattığını söyleyebiliriz. Rönesans resmine hayran, modern değerlerle yetişmiş bir ressam hayatının nereye gideceğini kestiremezken bir dergâhla tanışıyor. Ancak dergâhın ne üyeleri ne de faaliyetleri içinde bulunduğu süreçte Tamer’de hiçbir duygu uyandırmıyor. Bu temas Tamer’in ne manevi yönünü güçlendiriyor ne de ona ciddi bir rahatsızlık veriyor. Yalnızca bu mekâna aykırı bir yabancının zaman zaman ortamla etkileşime girmek zorunda olduğu bir süreç yaşanıyor. Denebilir ki dünyada madden kaybeden taraf olmanın türlü şekillerini yaşamış biri için, maneviyata sığınmak da bir noktada kaybettiğini kabullenme anlamına gelir. Hayattaki bu boşluk ve rahatsızlık hissini sık sık hisseden ancak bunu bile görmezden gelen Tamer yalnızca bununla yüzleşme ânlarında gözlerini kaçırdığı gerilimden kaçamaz. Partide kariyerinden bahis açılınca yaşadığı sinir krizi de itelediği duygularının bir işareti olur:

“Parmağını ağzına soktu. Evet bu kez geliyor işte! Yükseliş ve boşalma. Vücudu midenin canhıraş çabasıyla ter içinde kaldı. Ama hâlâ tam olarak rahatlamış değil. … Parmağını hırsla gırtlağında gezindirdi. Gelen giden yok. İçeride bir şeyler olduğunu biliyor oysa.” (s.51)

Miraç kandilinde yapılan ayini izleyen Tamer’in ortamın ruhuna ne derece yabancı kaldığını görebiliyoruz:

“Gırtlaklar insanların kontrolü dışında hırlıyor. Arada bağrışlar duyuluyor. Öyle ya, feryat dervişin hıçkırığıdır. Çemberler merkezkaç kuvvetiyle dışarı savrulmaya çalışırken onlarca kol tarafından güçlükle zapt ediliyor. Artık neredeyse sadece ter var. Terden ve nefesten oluşan bir denizin anaforu. Çemberler girdapta kayboluyor. Geriye sesler kalıyor.” (s.99)

Romanda geleneksel ve modern sanatın değerler üzerine karşılaştırılması, tasavvufa göre sanatın güzellikle ilişkisi gibi meselelere de dikkat çekilir. Modern sanata aşina biri olan Tamer için tezyinat işi boyacılığın bir benzeri olmakla kalır. Sanatıyla değil kol gücüyle para kazandığı bir iş gözüyle bakar. Ancak dergâhın Efendi’sine göre geometrik şekillerle yapılan bezeme için de ruhun esere katılmasına ihtiyaç vardır:

“Fakat bezeme öyle kuru kuruya çizgileri çekip boyamak değildir. Ecdadımız bu işi öylesine yapmazdı. Gerçi ecdadımız da dinin içindeydi. O nedenle her şey kendiliğinden İslam’ın ruhuna uygun olurdu.” (s.94)

Sanatta kusursuzluk ve tamamlanmışlığın getirdiği bir değerden söz edebilirsek tasavvufta tamamlanmışlığın mümkün olmadığı, kusursuzluğun Allah’a mahsus olacağına dair bir yaklaşım vardır. Allah rızası için yapılan bir işte kusursuzluk aramak hoş görülmez. Bu konuda Tamer dergâhın tezyinat işleri tamamladığında Efendi’nin duvarın bir kısmından astarı dağlayıp kazıdığını görürüz. Efendi için “kusursuzluk da bir şeytan aldatmasıdır”: “Boğucu bir süsleme ruhların üzerine abanarak nefessiz bırakır. Süsün fazlası şeytana yol göstermek için yakılmış ateşe benzer.” (s.66) Tasavvuf sanatına göre her şeyin bir dengesi vardır; boşluk bile mühimdir, ancak boşluğun olduğu yerde ferahlık kendini hissettirir.

Tamer’den dergâhın tavanına “O, her an iştedir.” ayetinin yazılması da istenir. Bu ayet anlam olarak Tamer için doyurucu olmadığı gibi neredeyse bir şey ifade etmez. Romanın bu kısımları tasavvuf üzerine ders verici nitelikte ilerler:

“Rahman suresindeki bu ayet Allah’ı yaratılanlar dünyasının dışında görenlere karşı bir delildir. Bugün olduğu gibi ta çok eskiden de Allah’ın kâinatı yarattıktan sonra köşesine çekilip olanları müdahale etmeden seyrettiğini iddia ederek kendini akıllı sanan kişiler vardı. Onlara göre Allah uygun şeraiti yaratıp meydandan çekilmiştir. Meşşailerden bahsediyorum. Yani felsefecilerden. O her an iştedir demek, her an varlıklar dünyasını ayakta tutmaktadır demek.” (s.67)

Romanın anlatımında Tamer’in merkezde olduğu hâkim anlatıcının yanında belli kısımlarda, Kerem’in günlüklerinden alınmış ikinci bir anlatıcı devreye giriyor. Kerem ve Tamer çocukluk yıllarında yaşamış oldukları olayın vicdan azabını paylaşan birbirinden habersiz iki kişi olarak birbirlerine rastlıyorlar. Bu rastlantının etkisiyle ikisinde de yeniden peyda olan huzursuzluk Kerem’i Tamer’le yakınlaşmaya itiyor. Huzursuzluk, bunalma, vicdan azabı gibi duygu durumları romanda sıklıkla hissedilmekle birlikte kötülük üzerine felsefi sorgulamaları da beraberinde getiriyor. Kerem’de bu arayış ve vicdan azabının büyüklüğü hayatını ele geçirmiş ve çözümü maneviyatını yükseltmekte arıyor fakat bu amaçla dergâha katılmış olması yine de çözüm gibi görünmüyor. Romanda belli noktalarda sızan bir fikre daha işaret edersek kişinin neden maneviyatını yükseltmeye, tasavvufa yaklaşmaya ihtiyaç duyduğu sorusunun üzerine de düşünebiliriz. Kerem gibi suçluluk hissiyle yaşayan birinin yanında dergâhın Hakkı Baba’sının da eski bir kumarbaz olup tövbe etmek için tasavvuf yoluna girmiş olması arınma tutkusunun bu yolda pekiştireç olabildiğine işarettir.

Roman boyunca şiddetlenip azalan vicdan azabı hissinin yüzleşmeye evrilmesi yavaş yavaş sona gelindiğine işaret ediyor. Roman boyunca kurguya dâhil olan karakterlerin sıklıkla tek yönlü ele alınıp kahramanların iç yolculuk süreçlerinde eşlik ettiklerini, romanın sonunda hayat gibi bitmeyen meselelerin kaldığını görüyoruz. Tamamlanmayan bu boşluklar, kurgunun bıraktığı soru işaretleri, roman boyunca devam eden bu sorgulama hâlinin karşılığını okurda aradığını gösteriyor.