“Doğurmak İğrenç, Pejmürde Bir Giysiydi”

Tevfika İkiz

“Doğurmak iğrenç, pejmürde bir giysiydi.” Bu cümle benim için Ebru Ojen’in son romanı Lojman’da birbirinden çarpıcı ifadelerin içerisinde en etkileyici olanı. Eğer varsa bir kötü anne ve kötü annelik uğraşı, bu roman “kutsal annelik”, “kutsal aile” ve “kutsal kardeşlik” dünyasının ve beklentilerinin tam karşısında olanca gücüyle başkaldırmakta. Romanı yazarının adı ve başlığı olmadan okusaydım anlatılanların Grimm Kardeşler’in bir masalı olduğunu düşünürdüm; nefret, öç alma ve ölüm arzularını içerisinde biriktiren zalimlik.  Öncelikle kurallarına uyulmadığı ve düzeni takip edilmediğinde doğa koşullarının acımasızlığını anlatarak başlayan romanın girişinde kendinizi sizi çevreleyen tekinsiz bir mekânda buluyorsunuz. Selma, Görkem ve Murat babanın güvenliğinden uzakta sevgisizlik kelimesinin yetersiz kaldığı zalimlik ve gaddarlık bağları ile birbirine bağlı anne ve çocukları. Görkem ve Murat’tan sonra üçüncü çocuğunu doğuran Selma için çocuklar “onun kalsiyum depolarını, gülüşünü, umut ışığını çalan bedenine iğnelenmiş solucanlar”dır. Bu yoğun duyguları aralayabilirsek evin direği, sevgi sembolü, uğruna çocuklar doğrulmuş eş Metin’in orada bulunmaması, yani iyinin havaya karışamamasının Selma’nın acılarını ve depresif durumunu örttüğünü hissediyoruz.  Her doğumda eksilen, pili biten Selma romanda güçsüzlük ve acı ile devam ederken kızı Görkem misliyle zalimce, annesinin her fırsatta yok olması ile ilgili düşlemlerini devreye sokmakta, nadiren Selma iyi davrandığında da hemen yakınlık arayışının aldatıcılığına kapılmaktadır. Kapsayıcı olan kötülüktür ve romanda iyi olarak anlatılan, lojmanda yaşayan bir diğer aile Yasin’in ailesi yeterince iyi olamayıp düzenin, sistemin koruyuculuğunu sürekli bir bayrak dikme ritüeli ile anlatmaya çalışsa da gerçeklik ve düzen acının şiddetini kapsamada cılız kalmaktadır. Selma’nın tüm acılarını okurken aklıma Abraham’ın Freud’dan önce depresif durumları anlamada yorumladığı 19.yüzyılın çarpıcı ressamı Giovanni Segantini geldi. Onun anneler üzerine olan eserleri Ebru Ojen’in lojmanı ve çevresini anlamada birebir zihnimde canlandı. Anneliği reddeden yani bir anlamda talihlerine karşı çıkan şehvetin önde olduğu bir dizi kötü anneler tablosundaki kadınlardan birisidir Selma ama kendi annesizliğinin izi de bu buruk acımasızlığın gerisinde sapasağlam durmaktadır.  Selma soğuk ve iletişimsiz anne eksikliğini Metin’de onarmak istemiş, ona çocuklar vermiş ama Metin roman boyunca giderek yokluğunu daha da hissettirdiğinde zalim, aşktan yoksun, erkeksiz ancak nefret ile canlanabilen totemik, pregenital bir anneye dönüşmüştür. Aşkın yoksunluğunu her hissettiğinde “Sevmek ve şefkat duymak uydurulmuş, insanları karanlık cehalete sürükleyen korkunç zincirlere bağlayan kelimelerdir,” diye düşünmüş, acı zalimliğe dönüşüp çocuklarını dünyaya sadece bıraktığını ve neden onlarda hayvan yavruları gibi kendi başlarının çaresine bakmıyorlar diyerek delilik sınırında gezinmeye devam etmiştir.  Adını bile başkasının koyduğu kızı Görkem ise tüm bu acımasız ve zalim anne ile baş edebilmek için ondan daha zalim ve nefret topuna dönmüş bir şekilde anneyi yıkmak, parçalamak ve yok etmek için hem düşlemlere dalıyor hem de fazla sevmenin yok etmek ile eş değer olduğu bir durumda romanın en saf yıkıcı dürtüleri anlattığı ördek ile ilişkisinde sevmenin ancak ölen, yani zarar veremeyecek bir duruma gelen kişi ile hissedilebileceğini de çarpıcı şekilde bize gösteriyor. Görkem kendini korumak yani hayatta kalabilmek için zalimlik yapıyor. Duygusal açlık durumlarında zalimlik hayatta kalmaya önayak olur çünkü acı içindeki Selma yavrularını besleyememektedir. Piera Aulagnier “Ağız meme ile ilk karşılaştığı an bebek dünyanın ilk damlasını da yutmuş olur,” derken bu çocuklar hayatın zehrini mi emdiler diye düşündüm.

Zalimliğin azalması için acıma duygusunun baş göstermesi gerekir ama romanda bu anlar çok sınırlı ve yetersizdir. Görkem için yazar kötü davranılan ev hayvanı betimlemesi ile bize çocuklarına kötü davranan annenin davranışlarını gösterirken diğer yandan da iyinin temsilcisi olan Yasin ve eşi Songül de yeterince iyi olamıyorlardır. Songül başkalarının acısından zevk alan kendisini, Selma’nın anneliğinin üzerinden iyi diye tanımlayan, aslında “örtük iyi” karakterdir. Sonuçta bu dünyada iyiler azdır ve Selma bu durumu tespit etmekte “kendisini sevmeyi bir an bile akıl edememiş” diye Songül’ün de aslında sevgisiz bırakılan olduğunu göstermektedir. Zalim olan sevemiyor, zalim olan hayatta kalmanın derdine düşüyor. Görkem annesinin başkasını sever olarak gördüğü her an, onun gözlerinde başkasına biraz iyicil olan bir kıpırtı hissettiğinde bu duyguların kendisi için olması için neredeyse yanıp tutuşmakta, onun dikkatini çekmek için öteki kardeşlerine olan hasedini en saf haliyle göstermektedir. Romanda Murat erkek çocuk olarak çok pasif neredeyse işlevsiz bırakılmış karakter, anne kız ilişkisinin yakıcılığı daha şiddetli; anne ve erkek çocuk arası sevgi bağı daha sorunsuz  diye düşünmeden edemedim. Selma neredeyse Murat ile hiç ilişki içerisinde olmamıştır; kızı Görkem ise hem ona benzemekte hem de benzememenin yollarını arayarak acılı bağın anne ile kızında yeşerdiğini bize vurucu şekilde anlatmaktadır.  

Selma hayatı boyunca sevdiği tek kişi olan Metin’in onu ve ailesini bırakıp gitmesi yüzünden ona karşı düşmanca duygularını dile getirse de “yıkma dürtüsünün yaratma dürtüsü olduğunu hangi romanda okumuştum” diye düşünebiliyor. Kadınlığı anneliğine her zaman baskın gelen Selma, çocuklarının sevgisinin Metin’i elinden alacağından korkmuş, bu küçük rakiplerin onu aşkın ve şehvetin yakıcı iştahından mahrum bırakacağı korkusuyla yaşamaktadır. Romanın ilerleyen bölümünde yeni doğan, çok az beslenen ve adı dahi konmayan küçük bebeğin iştahla yediği jöle metaforunun nasıl hepsini birden yuttuğunu her şeyin kötüye teslim olup, “kötülük doğanın en güzel hâlidir” benzetmesi ile sonlanan romanı okurken aklıma hep Metin geri gelseydi, sevgi herkese çare olacak mıydı diye düşündüm ve Selma’yı Lacan’ın “timsah annelik” metaforu ile özdeşleştirdim. Her annelik arzusu için düşünülemeyecek olan bu terim romandaki Selma’nın durumunu özetleyebilir. Selma başkalarına saldırmamak için çocuklarının nefretini ve kendi nefretini yutmakta bir etobur timsah gibidir. Ama tabii Lacan’ın babanın rolünü anlatırken öne sürdüğü gibi ancak bir baba bu timsahın her şeyi yutan ağzına bir sopa yerleştirerek onun bu yıkıcı işlevini durdurabilecektir. Metin yokluğu ile timsah Selma’yı durduramamış ama acaba jöle mi bu işlevi görmüştür?