Fantastik Biyopolitika: Ebru Ojen’in Aşı’sı Üzerine

İpek Bozkaya

Saramago’nun Körlük romanında bir adam, adı bilinmeyen bir ülkede, arabasının direksiyonunda trafik ışığının yeşile dönmesini beklerken bir anda kör olur. Adamın ardından tüm kent körlük salgınına yakalanır ve bu salgının ardından ülkede yönetim, düzen kalmaz, kaos, pislik, açlık başlar, yaşam durur. Körlük salgını öyle boyutlara varır ki sistem çöker, insanın karanlık yüzü ortaya çıkar. Aynı yazarın Görmek romanında ise bu sefer yine adı belirsiz bir ülkenin başkentinde seçim günü kimse oy vermeye gitmez, seçim daha sonra tekrarlanır fakat bu sefer de oyların yüzde seksen üçü boş çıkar. Bunun üzerine hükümet elindeki tüm iktidar araçlarıyla baskı kurar, boş oy atan seçmen “terörist” diye damgalanır. Ebru Ojen’in Aşı romanını okuyunca ilk akla gelen; bu iki Saramago kurgusu. Aşı’da tıpkı Saramago’nun fantastik kurgularındaki gibi gerçekle gerçeküstünün hicivle ve alegoriyle harmanlanması var. Aşı’da bu gerçeküstülüğü takip edebileceğimiz zemin devletin aşı politikası sonrasında aşılanan Bazidlilerin cinsel organlarının bacaklarının arasından çıkan devasa birer canavara dönüşmesidir. Politik zemin ise aşıyı reddeden Bazidlilerin devlet tarafından kötü ilan edilmesi, aşının bir siyasi yöntem olarak uygulanması, aşılanan halkın daha sonra isyanı ve kaosu ateşlemesi ve asimilasyon politikalarının alegorisi.

Ojen’in Aşı romanını ileride sebebini açıklayacağım üzere edebi zemininden ziyade felsefi düzlemde incelemek -siyasi yönünü de bildiğimiz yazarı ve- kitabı anlamak adına daha verimli kapılar aralayacaktır. Kitabın kurgusu ve dili Foucault’nun biyopolitikası ve iktidar-direniş kavramlarına bir başvurudur. Çünkü tıp biyopolitik bir stratejidir ve iktidar bedenle ilişkisini bu romanda aşı üzerinden yürütmektedir. Foucault’ya göre toplumsal tıp olarak modern tıp toplumsal bedene yönelik belirli teknolojilerin temelidir ve bu sistemin temeli koruyucu tıpta yatmaktadır. (Foucault, 2001, 134) Tıp bir bilgi sistemi olarak bireyleri denetler ve düzenler ve iktidarın yarattığı bilgi sistemlerinin en devingeni ve en gündelik olanıdır. Aşı’da tıbbın bir denetim mekanizması olarak nasıl çalıştığı şu örnekler üzerinden okunabilir: 

Sağlık memurları, doktorlar, hemşireler kapı kapı dolaşıp vatandaşlara aile planlamasıyla ilgili birtakım bilgiler verecek, bu bilgiler doğrultusunda aşı kampanyası boyunca uyulması gereken kurallar hatırlatılacak; bilgilendirme bittikten sonra her vatandaşa; kadın erkek, yaşlı çocuk demeden aşı yapacaklardı.”(9) “Doktorlar televizyonlarda sağlık programları yapıp aşı kampanyasının aslında ne derece faydalı bir şey olduğuna dair halkı bilinçlendirmeye çalıştılar.”(12) “Onlara göre aşının faydaları saymakla bitmezdi. İnsanları hastalıklardan koruyor, daha sağlıklı bir gelecek için sağlam bir zemin hazırlıyor, doğacak yeni neslin gelecekte karşılaşacağı ve şimdikinden daha tehlikeli hastalıklara karşı bir direnç oluşturuyor, yakalanılan ağır hastalıkların daha hafif atlatılmasını sağlıyordu. Bununla beraber zindelik, güç veriyor, özellikle çocukların zekâ ve kemik gelişimi için olmazsa olmaz bir takviye sağlıyordu.”(13) 

Toplumu tıp disiplini aracılığıyla denetleyen ve düzenleyen iktidar, bedenleri gözlemin nesnesi haline getirir. Bu disiplinin özneleriyle (doktorlar, sağlıkçılar vs.) tıp ve siyaset aynı zemine yerleştirilerek siyasi arzular ile tıbbi gelişmeler arasında paralellikler kurulur. Hekimler ve devlet adamları benzer sözcüklerle, bir ortak zeminde toplumdaki yaşamsal hareketlere müdahale ederek kimlikleri denetler.  

Politik ideolojinin gereklilikleri ile tıp teknolojisininkiler arasında bir ortaklık mevcuttur: Hekimler ve devlet adamları, bazen benzer sözcüklerle, ama genelde farklı sebeplerle, yeni mekânın oluşumuna engel olabilecek her şeyin, tek bir hareketle ortadan kaldırılmasını isterler (Foucault, 2006, 60). Hekimler sürekli ve devingen bir gözetim uygulayarak yaygınlaşmış bir katılım tasarlayarak toplumsal alana nüfuz eder; şehirde, taşrada, köyde sürekli gündelik yaşamın içerisindedirler ve toplumsal alanın her noktasına giderek sadece tedaviye öncülük etmezler, onlar varlıklarıyla toplumsal bilgi havuzu oluşturmanın birincil aktörleridir. Periferde hazırladıkları verilerle bir tıbbi topografya oluştururlar ve bu tıbbi topografya belirli bir alana ya da nüfus grubuna tıbbi ve siyasi müdahale konusunda veri işlevi görmesinin yanında insanı bir tür olarak doğal yaşam ortamında gözlemleme kaygısını içerir. Modern kamu sağlığı siyasetiyle normatif toplumu oluşturma noktasında hekimlerden beklenti tıbbi bilginin yaygınlaşmasına öncülük etmeleridir. Onlardan her bireyin bilincinin tıbben uyarılmış olması talep edilir. Hekimler çeşitli söylemlerle tıbbi bilgiyi yaygınlaştırır. (Foucault, 2006, 46-53) Aşı romanında devlet otorite aracı olarak tıbbı kullanır ve bu söylemlerini hekimler yoluyla yaygınlaştırır. Televizyonlarda ya da birebir köyde hekimler aşının gerekleri konusunda Bazid halkına açıklamalar yaparak tıbbi bilgiyi yaygınlaştırırlar ve toplumsal olanı düzenlerler. Tıbbi bilgi yaşam ve bedenler üzerinde bir güçtür ve Bazid’de bu güce itaat etmeyen normatifin dışında kalmakta ve ona yaptırımlar uygulanmaktadır. Üremeyi kontrol altına alacak olan aşı Bazid halkı için bir endişe kaynağıdır. Çünkü aşının siyasi potansiyelinin farkındadırlar. Yaşamı düzenleyen ve siyasi bilgiyi tıbbi pratiğe döken bu iktidar teknolojisinde aşı biyopolitik bir stratejidir. Bazid halkı yasal temellere oturtulan tıbbi bilginin işlerliğindeki siyasi sürecin hem nesnesi hem öznesi konumundadır. Fakat burada bedenin siyasallaşması tıbbi bilgiye boyun eğişle sonuçlanmaz ve siyasi güç, karşısında kendi politikasından ivmelenen bir şeyle karşılaşarak politikayı bir oyun sahnesine çevirir. Aşılanan Bazid halkında iktidarın bilgi teknolojileri ve pratikleri karşısında bir silah olarak kendilerinden üreyen bir güç doğmuştur. Cinsel organları aşı sonrasında bir canavara dönüşmüştür. İktidarın olduğu yerde direniş vardır Foucauldyen felsefede ve bu direniş mevcut pratiklerden bağımsız değildir, iktidara içkindir ve zamansal ve uzamsal olarak onunla birlikte akar. Bazid halkı iktidar tarafından baskılandıkça ve kimlik politikalarının bir nesnesi olarak asimilasyona uğratılmaya çalışıldıkça direniş de diyalektik olarak oluşur. Aşılanan kişiler dönüştükten sonra isyanlarını bir bayrağın ya da bir marşın gölgesi altında vermez, sloganlar üretmez, bir lider yaratmaz fakat doğaya aykırı olan her şeye isyan etmeye başlarlar, eylemler için örgütlenmezler; içgüdüsel olarak sokaklarda birleşirler ve sadece yıkım gerçekleştirirler. 

Foucaultcu görüşte nüfus ve bedenler kapitalizmin başından itibaren biyoekonomik bir mesele olarak kavranmıştır. İktidar hakikat söylemleri üreterek oluşturduğu bilgi sistemlerine yatırım yapar ve bu yatırımı yönetir. Biyopolitikaya ilişkin meseleler ve liberal pratik, nüfusu bir insan rezervi olarak görür. Bedenlerin bilgisel hakikatler öne sürülerek üretim ve tüketim için elverişli hale getirilmesiyle biyopolitika kapitalizmin en önemli aracı olur. (Foucault, 2008, 318-319) Biyopolitikayla nüfusun ve ekonominin hareketlerinin yönü değiştirilebilir. Bu ilişkiyi Aşı romannda birçok yerde görürüz:

 İnsanlar basit bir rahatsızlık için bile hastanelere gittikleri zaman doktorlar reçetelere çeşit çeşit ilaçlar yazardı. Bu ilaçlar daha kötü sağlık problemlerine yol açıyor, bu da insanların daha fazla yeni ilaç kullanmasını sağlıyordu. Yetkililerin televizyon programlarında yaptıkları açıklamalara göre dünya üzerindeki herkesin problemleri vardı ve bu da böyle kötü yaşam koşulları için normal sayılırdı. Bu hastalıklardan kurtulmanın en kolay yolu antipsikotikler veya antidepresanları düzenli bir şekilde kullanmaktı. Çocuklar için geliştirilmiş ileri teknoloji ürünü ilaçlar da çok satanlar arasındaydı. İnsanlar bu tür ilaçları kullandığında sosyal hayatta daha uyumlu ve iş yaşamlarında daha başarılı olacakları vaatleriyle kandırılıyordu. Çok da haksız sayılmazlardı; bu ilaçlar insanların daha verimli çalışmalarını, daha kaliteli iş çıkarmalarını sağlıyor, bu da çarkın sonsuza dek sorunsuz işlemesine imkân tanıyordu.” (95) 

Aşı’nın edebi düzlemine gelecek olursak romanda kurgu Saramagovari başlayıp dil, Latife Tekin’in dilini andırarak ilerliyor. Mesele ve belâgat aynı zeminde eritiliyor. Fantastik kurguyu siyasetle birleştirmek, toplumsalı edebi zeminde hicivle aktarmak, edebi zeminde kalındığı sürece, okurun gözüne dolaysız sokulmadığı sürece metnin estetiğine zarar vermez, fakat Aşı’nın anlatıcısı gerçeküstünün hülyalı atmosferinde gerçekliğe hızla çarpıp dilini siyasetten ivmeleyince edebiyat sahasının dışına çıkıp metni yer yer bir propagandaya dönüştürüyor. Bu keskin ve edebiyat zeminine iyi yedirilemeyen siyasi söylemin daha dolaylı ve kapalı olması retorik sanatında romanı bir üst seviyeye taşıyabilirdi ve halihazırda potansiyellerle dolu romanın edebi potansiyelini de bir tamlığa yerleştirebilirdi fakat anlatıcının zihninden çıkıp yazarın zihniyle aniden karşılaşılan yerler bu tamlığa zarar veriyor. Örneğin, dönüşmüşlerin, bacaklarının arasındaki devasa canavarıyla yetkililer tarafından farkedilmesinin ve dönüşmenin anlatıldığı kesitte; 

Dönüşüm sorularla başlıyordu: “Neden başkaları tarafından belirlenmiş ve doğamıza uygun olmayan alanlarda yaşamaya mecbur bırakılıyoruz?” “Neden beslediğimiz demokratik sistemin aslında diktatörler yarattığını fark etmiyoruz?” “Neden okul denilen binalar var?” “Neden televizyonlarda aynı tür programlar dönüyor?” “Neden zaman kavramının tahakkümün temel dili olduğu gerçeğini göremiyoruz?” “Neden olmayan düşmanlar yaratıp onları yok etme pahasına ağır bedeller ödüyoruz?” “Neden bir devlet için savaşıyoruz?” “Neden kadınlar, erkekler, hayvanlar ve çocuklar eşit koşullar altında varlıklarını sürdüremiyor?” “Neden iş bölümünün bizi kitlesel çöküşümüze hazırlayan bir aldatmaca olduğunu anlamıyoruz?” (64)

geçen ibarelerle aniden yazarın bilincine dahil olunuyor. Bunlar siyasetin ve felsefenin alanına dahil olan sözlükbirimsel yapılar olarak edebi söylemde göze batıyor. Çünkü daha öncesinde dönüşmüşlerin bilincinden bu şekilde başka bir disiplinin alanına dahil olan sorgulamalar yaşanmıyor, yaşansa dahi bunlar anlatıcı ile okur arasındaki imgesel zeminde kendini gerçekleştirme fırsatı buluyor; burada yazarın kalemi anlatıcının elinden alması ve kendi bilincine yönelmesi temsilde sıkıntılar oluşturuyor. İşlenmiş ve demlenmiş bir dil yerine her daim atağa hazır saldırgan bir dili göstererek sapmalar yaşatıyor ve anlamın derinde ve gizli oluşunun değerini tehlikeye sokarak onu yüzeyde ve görünür kılıyor.

Metnin dilindeki ve kurgusundaki savrukluğun bazen bir kopukluğa ve parçalanmışlığa yol açması, metnin akışının zihinsel takibinin yapılmasının zorlanmasına neden oluyor fakat bunlar kaosun bir alegorisi olarak okunduğunda metin amacına hizmet etmiş oluyor ve zeminin farkında olan yazarın bu alegoriyi bilinçli olarak yaptığını düşündürtüyor. 

Aşı’da iktidar organları karşısında bir silah olarak araçsallaşan, canavara dönüşebilecek bir uzuv olarak cinsel organın belirlenmesi ise yine cinselliğin politikliği; cinselliğin toplumsal inşasında iktidar mekanizmalarının bedeni düzenlemesi ve yönetmesiyle gerçekleşmesinin üzerinden okumalar yapmanın kapılarını aralıyor. Aşı; iktidar, fallus, beden, kimlik politikaları, biyopolitika, özne, bilgi, hakikat söylemlerinin inşası üzerine düşünmek için hayli verimli bir metin.  

Kaynakça

Foucault, M. (2002). Toplumu Savunmak Gerekir. (Çev. Şehsuvar Aktaş) İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Foucault, M. (2001). “The Birth of Social Medicine”. Power: The Essential Works of Foucault 1954-1984 (Çev. Robert Hurley vd.)

Foucault, M. (2006). Kliniğin Doğuşu (Çev. İnci Malak Uysal), Ankara: Epos.

Foucault, M.(2008). The Birth of Biopolitics (Çev. Graham Burchell), New York: Palgrave.

Ojen E. (2014). Aşı. Edebi Şeyler: İstanbul.

Abdullah Ezik’in Ebru Ojen ile yaptığı söyleşiye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz: