Siyasetin Parodisi, Parodinin Siyaseti: Kampanya Kapsamında Kalan Kadir

Ahmet Utku Çetinkaya’nın Kampanya Kapsamında Kalan Kadir romanı Fihrist Kitap etiketiyle Ayşegül Karayama editörlüğünde yayımlandı. İsmiyle müsemma olan kitap kendini bir anda bir seçim kampanyasının merkezinde bulan Kadir’in yaşadıklarını konu edinirken günümüz Türkiye’sinin siyasi ve sosyal meselelerini de irdelemekte.

“Sağlam politikalar üreten ülkeler mutludur. Rantın politikayı gölgelediği ülkeler ise mutsuz. Kadir, mutsuz bir ülkede yaşıyordu.” diye başlayan romanda ilkin başkahramanın mutsuzluğuna tanık oluyoruz. Üniversiteyi yeni bitirmiş olan Kadir otuz metrekarelik bir evde kedisi Sisifos ile yaşayan, sürekli dışarıdan yiyen, ne evle ne de kendisiyle ilgilenen kendini koyuvermiş bir genç. Ancak bir kararı var ki ona sadık: Nasıl olsa altmış beş yaşından önce emekli olamayacağı için hayatının sonradan tazmin edemeyeceği bu bir senesini çalışmadan geçirmek. Kısaca, Kadir özelinde, umutları çalınan Türkiye gençliğinin bezginliğini görmek mümkün. Ancak bir gün, Ankara’da bir arkadaşıyla buluştuktan sonra kendini bir anda favori başkan adayı Ceyhun Türkdoğan’ın karşısında bulunca işler değişiyor. Türkdoğan, aynı zamanda kendisinin de sevdiği ve desteklediği bir aday. Bu yüzden kulağına eğilerek göbeğinin karizmasına ket vurduğunu söylüyor. Bunu duyan, tebessümüyle ünlü aday bir anlığına yüzünü ekşitince bu an sayesinde bir fenomene dönüşüyor Kadir. Hal böyle olunca ertesi gün Türkdoğan’ın seçim kampanyasını yürüten Eray ve Selin kapısını çalıyor. Böylelikle Eray’ın asistanı olarak gizlilik sözleşmesi imzalayarak işe başlayan Kadir, kendisini siyaset perdesinin arkasında buluyor.

Perde arkasında bilişim, politik psikoloji, beden dili uzmanları gibi dev bir ordu söz konusu. Hepsinin de tek bir amacı var: Kitlenin algısını yönlendirmek. Bunun bir parçası olan kahraman yaptıkları işi bir yandan etik açıdan sorgularken öbür yandan görünenin ardındaki görünmeyenle yani dezenformasyona dayalı bilişim çağında siyaset denilen kavramın gerçek yüzüyle tanışıyor. Kısaca, birçoğumuzun unuttuğu bir boyut vurgulanıyor: Gerek haber kanallarında, gerek sosyal medyada, gerek diğer mecralarda gördüklerimizin, okuduklarımızın, duyduklarımızın, izlediklerimizin, kısaca her türlü materyalin esasında bize sunulduğu. Yani, gösteri toplumunda siyasetin kendisi de gösteriden ibaret oluyor. Başka bir deyişle siyaset imgesi imlediği kavramın, yani siyasetin yerine geçiyor. Böylelikle de siyaset boş bir göndergeye dönüşmüş oluyor. İmgelerin, sembollerin, türlü işlemlerle sunulan bu güdümlü enformasyonun yarattığı dezenformasyon yoluyla iktidar tesis ediliyor. Romanın 2029-2030 yılları arasını kapsadığını da göz önünde bulundurursak artık biyopolitikadan nöropolitikaya geçiş söz konusu. İktidar mekanizmaları 16. yüzyıldan 21. yüzyıla kadar cüzzam, çiçek hastalığı, veba, COVID 19 ve diğer salgınlar karşısında yavaş yavaş nüfusa dair kayıt oluşturmaya, nüfusa dair bilgi toplamaya başlayarak büyük kitleleri hedef alan politikalar inşa etmeye başladılar. Böylece, iktidarın gücü bilgiye dayanmış oldu. Nüfus sayımıyla başlayan bu sınırlı strateji giderek genişleyerek bugün farklı bir boyuta evrildi çünkü artık hayatımızı idame ettirmek için gerekli her dijital uygulamayla, her akıllı cihazla birlikte en mahrem bilgilerimizi tik attığımız kutucuklarla kendi elimizle verir olduk. Böylece manipülasyona açık bir nüfusun parçası haline gelerek hep istediklerimizi görür olduk. Artık iktidar mekanizmalarını bizi manipüle etmek yerine bizim kendi kendimizi manipüle etmek için gerekli düzenekleri kurmaya odaklandı. Böylesi bir tahakküm alanında pek tabii olarak siyaset de özünü yitirdi. Sadece siyaset değil, birey de özünü yitirmiş, kendi özüne değil temsil ettiği imgeye odaklanmış oldu. Kısaca farkında olmaksızın narsistik ve nevrotik bir düzenin içine hapsedildi birey. Tüm bu karmaşık yapıya şahit olan Kadir de birçoğumuzun soracağı o soruyu sormakta: “Peki insanlar neden bilinçlenemiyor?”

Ahmet Utku Çetinkaya

“Bunun aslında çok basit bir cevabı var. Bireysel olarak tek bir seçmenin etkisi yüz milyonda bir. Seçmenin bilinçlenmeye çalışması ise bir oydan daha maliyetli. Yani attıkları taş ürküttükleri kurbağaya değmiyor. Ayrıca bu hiçbir zaman değişmeyecek. Bilinçliler her zaman azınlık olacak.” (s.82)

Bu sebeple kitlesel algının temelinde bu bilinçsizlik yatıyor. Öyle ki insanlar umutlarını birine bağlamaya, bir sürünün bir parçası olmaya, bir kavrama ya da bir ideolojiye tutunarak birey oluşlarını kaybettiklerini fark etmeksizin bireyselleşmeye çabalamakta. Böylelikle bir kısır döngü söz konusu. Nitekim, Ceyhun Türkdoğan’a Kadir’in bulduğu slogan da Turgut Özal’ın bir sloganından devşirme: Çağ atlayacağız! Bu bağlamda, Türkdoğan’ın miting kürsüsüne her çıkışında “Kral öldü, yaşasın yeni kral!” sözüne göndermeyle “Demokrasi öldü, yaşasın demokrasi!” diye mırıldanması gayet yerinde bir laytmotif. Böylelikle türlü rant oyunlarıyla halkın gözdesi olan favori aday, yarattığı imaj üzerinden onları adeta büyülüyor:

“Akşam mitinginde yağmur yağmasına rağmen insanlar Ceyhun Türkdoğan’ı pürdikkat dinlemişlerdi. Kadir, halkın aldatılmasına alışamamıştı. Alışabilmesi de pek mümkün görünmüyordu. Karşılaştıkları herkes ünlü birini görmüş gibi davranıyordu onlara. İnternette gördükleri eğlence programları ile siyaseti ayıramıyor gibi görünüyorlardı. Şahit olduğu onca şeyden sonra istemeye istemeye siyasetin de bir şov işi olduğu fikri aklına girmişti bir kere. Ceyhun Türkdoğan’ı gören mahalleliler, az okumuş ve geçici işlerde çalışan insanlar veya işsiz gençler onu bir umut olarak görüyordu. Her biri dikkat çekmek için çizgiyi aşmaya çekinmeyecek olanlardı. Mükemmel olmaktan uzak oldukları için dahil oldukları ırka veya dine tutunuyorlardı. Halkın çoğunu ırkı veya dini üzerinden etkilemek, onların oyunu almak için en kolay ve etkili yoldu.” (s.96)  

Kısaca, Kadir’in yaşadıklarıyla birlikte onun gözünden hayatın anlamını nasıl yitirdiğini görmekteyiz. Belki bu yüzden kedisinin adı varoluşçu bir gönderme içerir. Tıpkı Sisifos gibi insanlar aynı eylemi tekrarlar durur. Taşı bırakmazlar ki altında kalsınlar, bu sonsuz ceza da bitsin. Ancak her şeye rağmen Camus, açgözlülüğü yüzünden cezalandırılan Sisifos’a farklı bir yorum getirerek onu mutlu tahayyül eder çünkü eyleminin altında bilinçlilik yapar. Bilinçli olarak sonsuza dek aynı eylemi tekrarlaması tanrıların cezasının ne kadar ‘uyumsuz’ olduğunu dile getirmenin, başka bir deyişle varoluşu sorgulamanın bir yoludur. Böylece, etrafını kuşatan belirsizlik içerisinde Kadir de hayata sırt çevirecek ancak bunu körü körüne değil, kısmen felsefi bir tavırla yapacak, fenomenolojik ifadeyle hayatı paranteze alacaktır. Onun bezginliğinde bu bağlamda bir tür bilinç sezinlemek mümkündür.

Tüm bu özellikleriyle, ölçülü ironisiyle, gerçekçi diyaloglarıyla ve akıcı üslubuyla Kampanya Kapsamında Kalan Kadir sistem eleştirisi üzerinden Türkiye’nin yakın geleceğine temas eden, gençlik sorunlarını irdeleyen, birey-toplum çatışmasını işleyen ve az rastladığımız siyaset parodisi diyebileceğimiz bir tarzla okuru düşünmeye buyur eden bir roman olarak karşımıza çıkmakta.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*