.

Yusuf Ziya: “En kuvvetli şair sorgusunun cevabı, ruhumun o günkü ihtiyacına göre şekil alır.”

yusuf-zıya-ortac-nacı-sadullah-anket

Naci Sadullah

En kuvvetli şair, romancı ve hikâyecimiz kim?

Binnaz şairi Yusuf Ziya, “Meşrutiyetin ilanından bugüne kadar gelmiş şairlerimizin en kuvvetlisi kimdir?” sualinin açmazından suya sabuna dokunmadan sıyrılmanın en mükemmel oyununu buldu ve “Buna,” dedi, “duygularımızın muhtelif anlarında muhtelif cevaplar verebiliriz. Gün olur Mehmet Akif’e hayran kalırım. Her mısra, vatan sevgisiyle çarpan bir yiğit göğsüdür:

‘Gündüz insan sesi duymaz, gece görmez bir ışık

Yolcu haykırsa da baykuş gibi çığlık çığlık!

Bu diyarın hani sahipleri dersen, cinler,

Hani sahipleri der, karşıki dağdan bu sefer!’

Gün olur Ahmet Haşim’i kalbimin dert ortağı yaparım:

‘Ne kadar gamlı bu akşam vakti,

Bakışın benzemiyor mutade!’

Gün olur, Faruk Nafiz dilimden düşmez:

‘Sen bir ahu gibi dağdan dağa kaçsan da gene,

Seni aşkım, canavarlar gibi takip edecek!’

Gün olur, Orhan Seyfi içimdeki kelimesiz duygulara şekil verir:

‘Boğuşmak, hayat denen sebepsiz savaş imiş,

Yaşamak en sonunda dikilen bir taş için…

Bütün ıstırapların en korkuncu işte bu:

Bir avuç toprak olmak düşünen bir baş için!’

Gün olur Nazım Hikmet’in aslan sesiyle kalbimin yeleleri kabarır:

‘Akın var,

Güneşe akın!

Güneşi zapt edeceğiz,

Güneşin zaptı yakın!

Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!

Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,

Toprak kokuyor bakır sakallarımız!’

Ve tayin edemem, hangisi daha kuvvetlidir. Bu sorgunun cevabı, ruhumun o günkü ihtiyacına göre şekil alır: Mehmet Akif’ten Nazım Hikmet’e kadar…

“Ya Nazım Hikmet’ten sonra gelenler?”

“Nazım Hikmet’ten sonra ağız kalabalığından başka ne geldi? Behçet Kemal mi?

Onun 7+7’lik mısralarından Faruk Nafiz’in deyişini, Orhan Seyfi’nin lisanını, Halit Fahri’nin kafiyelerini, benim ahengimi çıkar, geriye sahte bir cezbe ile cennetleri satın almaya çalışan bir derviş kurnazlığından başka ne kalır?

Eğer bize feragat dersi veren bu delikanlı, edebiyatı bir ticaret vasıtası hâline sokmasaydı, yataklı vagonla Londra’ya değil, otobüsle Keçiören’e bile gidemezdi.”

Yusuf Ziya gittikçe coşuyordu:

“Kendi rivayetince inkılap edebiyatı yapıyormuş! İnkılap edebiyatı ‘Ah inkılap, vah inkılap!’ yahut ‘Ah Ankara, vah Ankara!’ diye Seyitahmet Deresi’nin Muharrem ayındaki sine dövenleri gibi höngürdemekle olmaz. Biz, Osmanlı İmparatorluğu’nun mağşuş havası içinde, milli vezni, halis Türkçeyi, yerli duyguları sanat gayelerimizden sayarken ‘Ah Türkçülük, vah Türkçülük!’ diye mi dövündük? Nazım Hikmet’in bizim içtimai nizamımıza aykırı dileklerle dolu şiirlerinde ‘Ah komünizm, vah komünizm!’ diye bir mısra bulabilir misin?”

“Canım, Nazım Hikmet’ten sonra bir Behçet Kemal çıkmadı ya? Diğer gençler de mi böyle?”

“Hepsi böyle… Ne söylediklerinin bile farkında değiller. Hele bir tanesi ‘şiir duygu değil, düşüncedir’ diyor ve bir edayı alimane ile soruyor: ‘Bize felsefi telakkilerini gösterecek ne verdiler?’

Bunu soran delikanlı farkında değil ki, dimağdan gelen bir düşünce, his imbiğinden süzülmedikçe şiir olamaz. Ziya Gökalp’in ‘Yeni Hayat’ı meydanda: baştan başa düşünce, baştan başa mısralaşmış kanaatler; içtimai, iktisadi, siyasi düsturlar… Fakat bunlara şiir diyemezsiniz a? Hem bu delikanlı bilmelidir ki, onun özendiği ve düşünce dediği şey, senelerin kırıştırdığı alınlarda olur. Öyle yirmi yaşındaki, favorili yanaklarda değil…”

Delikanlı şairlerin haftalardan beri tuttukları çanağa bir nebze alaka daha sızdırabilmek isteğiyle sordum:

“Yazdıklarının hepsini okudun mu?”

“Hayır… Elime geçirilenlere göz gezdirdim. İçlerinde, kendi eserlerinden örnekler verenler de var. Ne biçare şeyler Yarabbi! Zavallıların kalemleri daha kelimelerin tabii tecvidini boşan çocuklar gibi konuşuyor. Hiçbir duygunun düğümünü maharetle çözüp söylediklerini görmedim: hepsi kekeme! Ve hepsi de Faruk Nafizlerin, Orhan Seyfilerin, Halit Fahrilerin yanında, çınar diplerinde süren yabani mantarlar kadar bodur, cüce kalırlar…”

Son Posta gazetesi, 1936

Biraz daha eştim:

“Onlar da sizin ne yaptığınızı merak ediyorlarmış.”

Yusuf Ziya: “Biz ne mi yaptık?” diye yerinden fırladı ve haklı bir isyanla ilave etti:

“Orhan Seyfi vezni, lisanı, mevzuu, her şeyi tam yerli olan Peri Kızı ile Çoban’ı yazarken Türk edebiyatında manzum hikâye ne idi hatırlıyor musun?”

Tam karşıma gelen şair, en gülünç lakırdılara facia ahengi vermeye çabalayan bir tuluatçıyı taklit etti:

“Seninle işte Rozin, işte bak, bu leyli hazan,

Mübeddel oldu baharı müzehhere… Ne yazık.”

Ve tabii hâlini alarak sordu: “Beğendin mi manzum hikâyeyi?” Güldü: “Faruk Nafiz’in Han Duvarları’ndan önce Türk şiirine bak!” Ve yeni şairlerimiz kadar uzun favorili bir monşer şivesiyle okudu: “Mon Rev familye… Sevgili bir şiiri Verlen’in”. Sonra yerine yerleşerek devam etti:

“Halit Fahri:

‘-Kim o?

-Bir yolcu… Tanrı gönderdi,

Gök karanlık, ölüm kanat gerdi,

Çok soğuk var, su dondu, sisli kıyı,

Açın Allah için, açın kapıyı!’

mısralarıyla Baykuş’u ve ben:

‘Fırtına savurur buram buram kar,

Gece ay, sislerin içinden bakar,

Tipiden görünmez ne yol ne yokuş,

Haykırır derinden bir yırtıcı kuş!’

mısralarıyla Binnaz’ı yazarken Türk sahnesinde oynanan manzum piyes şu idi:

’Hayal, hayal, hepsi hab,

Hayalâtı biesasü bilhesab!

Doktor Tomas, o insanı kâmil,

Sahrayi cünun bu darı muhayyel!’

Yusuf Ziya ellerini açtı:

“İşte bizim yaptığımız… Türkçeyi bu hâlden o hâle koyduk. Hece veznine bu yumuşaklığı verdik. Matmazel Rozin’in aşkını inleyen şiirimizi Anadolu’ya götüremedikse bile Beyoğlu’ndan İstanbul’a getirdik.” Ve müstehzi bir eda ile gülerek sordu: “Biz Beyoğlu’ndan İstanbul’a getirdik fakat onlar nereye götürüyorlar acaba? Senin, onları yazdıklarını okuduğun var mı? Dinle bir tanesini:

‘Gözlerinde ölen güneşin yası,

Okuyaraktan bir ölüm duası,

Ovalara doğru alçalmadalar,

Kargalar bir garip org çalmadalar!’

Merakla sordum: “Sürrealizm mi bu?”

“Değil… Bak bir tane daha dinle:

‘Orada da geçiyor günler…

Duyar gibiyim orda da;

Ömrüm burda da tükenirken,

Orada da, belki bir adada,

Geçiyor özlenen günler…’

Ve kâfi dedirtmeden devam ediyor:

“Al bir tane daha:

‘Evim, eşyam ve paramı,

Nem varsa yaksam ve bir ân,

Kaybetsem siyah bir duman,

Arkasında hafızamı,

Koşsam, koşsam, koşsam!’

Sabrımın sona erdiğini anlamış olacak ki, “Kuzum,” dedi, “ne olur son bir tane daha dinle:

‘Kanı çekiliyor evlerin,

Eriyip dökülüyor damlar,

Şimdi rüya görür damlarda,

Soluk, uzun yüzlü adamlar…’

Ve yarım mısra dinlemeye tahammülüm kalmadığını sezmiş gibi ilave etti:

“Misalleri biraz daha çoğaltacak olursam, bizim Beyoğlu’ndan İstanbul’a getirdiğimiz o lisanı onların nereye götürdüklerini anlarsın.”

Güldüm: “Nereye götürüyorlar?”

O da güldü, “Nereye olacak, tımarhaneye!” ve ilave etti, “İşte Orhan Seyfi’yi, Faruk Nafiz’i, Halit Fahri’yi, Reşat Nuri’yi ve beni inkâr edenler!”

“Romanda ve hikâyede de böyle mi?”

“Tabii… Yakup Kadri, Peyami Safa, Aka Gündüz, Mahmut Yesari… Hep ayrı ayrı lezzetlerle okuduğum romancılar… Çalıkuşu, Akşam Güneşi, Dudaktan Kalbe, Yeşil Gece, Acı, Damga… Bizim neslimizin romancısı olan Reşat Nuri’nin bu eserlerine yetişebilmek için, bu çocuklar ayaklarının altında daha birçok yılları basamak yapmak mecburiyetindedirler.

Hele Falih Rıfkı’nın kalemi, bizim kurak edebiyat dünyamızda çölde mucizeler gösteren peygamber asasından farksızdır. Ve o da bizim inkâr edilen neslimizin çocuğudur!”

Ben hayli kabaran not kağıtlarımı toplarken o son sözünü söyledi:

“Şimdi gel, bizim nesli ara yerden kaldır ve gençleri Fecr-i Âtî ile baş başa bırak:

‘Uçar kartallar etrafında kürsî temaşamın,

Mücessem ruhu şeb pervazdır gûya ki ilhamın!’

İşte onları bekleyen bizden evvelki lisan, bizden evvelki vezin ve bizden evvelki şiir!”

Naci Sadullah

4 Nisan 1936