“Dünyaya Uzanmak” ya da “Dünyada Var Olmak”

Abdullah Ezik

abdullahezik@gmail.com

Özge Enginöz ve Gözde Mulla’nın çalışmalarını bir araya getiren, küratörlüğünü Gamze Öztürk’ün üstlendiği “Dünyaya Uzanmak” başlıklı sergi, Kasa Galeri’de açıldı. İnsan ve dünya arasındaki çok katmanlı ilişkiyi merkezine alan sergi, sanatçıların kendi pratikleri üzerinden eve, dünyaya, yaşama dair açılımlarını ön plana çıkarıyor.

Abdullah Ezik, serginin küratörü Gamze Öztürk, sanatçılar Gözde Mulla ve Özge Enginöz ile “Dünyaya Uzanmak” üzerine konuştu.

Gözde Mulla ve Özge Enginöz’ün çalışmalarını bir araya getiren “Dünyaya Uzanmak” sergisi Kasa Galeri’de açıldı. Öncelikle serginin küratöryal fikri sizde nasıl gelişti? Temelde hangi fikir üzerinden hareket ettiniz?

Gamze Öztürk: Özge ve Gözde ile ev üzerine bir sergi yapma fikriyle bir araya geldik. Üçümüz de uzun süredir ev üzerine çalışıyoruz. İlk olarak birbirimizin ev üzerine çalışma motivasyonlarını ve konuya nasıl yaklaştığını anlamaya çalıştık. Ev çokça tartışılan bir konu olduğu için serginin nasıl bir bağlama oturacağı sorusu öncelik kazandı. Özge ve Gözde’nin çalışmaları üzerine konuştukça, serginin temel olarak evin hayatla ilişkideki gücüne işaret edebileceği fikri gelişti. Her iki sanatçının da hayatla kurduğu ilişki ev üzerinden şekilleniyor. Bu kuvvetli bağlantı bizi, bir varlığın kendi sınırlarını aşarak çevresiyle bağ kurmasına ve dünyayla bir bütün olmasına işaret eden “dünyaya uzanmak” kavramına götürdü. Sergi, bu ilişkiler ağının olanaklarını ev üzerinden araştırmayı amaçlıyor.

İnsan ve dünya arasındaki ilişki, serginin merkezinde yer alan ve aslında sanatçıların işlerinde de beliren temel bir düşünceyi imliyor. Öte taraftan söz konusu bu ilişkiye birçok farklı konsept üzerinden yaklaşmak da mümkün. İnsan ve dünya arasındaki ilişkiyi siz hangi dayanak noktaları üzerinden ele aldınız?

Gamze Öztürk: Devam ettiğim doktora çalışmalarımda, küçülmenin (degrowth) mekânsal boyutlarını ev üzerinden araştırıyorum. İnsanın diğer canlı türlerinden üstün sayıldığı ikici dünya görüşünü esas alan ekonomik faaliyetlerin çevresel tahribata yol açtığının fark edilmesi, ekolojik iktisat alanında karşılıklı bağımlılık bağlarını esas alan küçülme fikirlerinin canlanmasına yol açar. Serginin İngilizce başlığı “coming closer to the world”, Ursula Le Guin’in insanın dünyayla başka türlü ilişkilendiği bir toplumsal örgütlenme biçimi hayal eden Hep Yuvaya Dönmek kitabından geliyor. Le Guin’in kitapta betimlediği Keş halkının dünyayla kurduğu ilişki, mevcut ilişki dinamiklerinden oldukça farklı. Kitap, insan ve dünya arasındaki karşılıklı bağımlılık durumunu ele alışı bakımından tahakkümün olmadığı bir dünyanın mümkün olabileceğini hatırlatıyor. Eve farklı ölçeklerden yaklaştığımız serginin ilk bölümündeki çalışmalar, tüm canlıların ev ile olan katmanlı ilişkisini konu alıyor. Bununla birlikte, bu karşılıklılık durumunu ev mekânı üzerinden de araştırıyoruz. Mark Wigley evin temel olarak, “dışarıya karşıt bir içerisi üreten en ilkel bir çizginin çizilmesi olarak anlaşıldığını” ifade eder.[1] Bu çizginin çizilmesi, beden ve dünya arasındaki sürekliliği keser. Sergide, bedenin dünyaya uzanmasının önünü kesen bu çizginin, dünyayla bütünleşmeye aracılık edip edemeyeceği temel bir soru olarak karşımıza çıkıyor. İçeriden dışarıya ve dışarıdan içeriye karşılıklı bir akış ihtimalini arıyoruz. Tan Nuhoğlu’nun tasarladığı sergi posterinde, sanatçıların çalışmalarının Kasa Galeri’nin duvarlarından taştığı görülüyor. Bu tasarım bir yanıyla, serginin sorduğu temel sorular ile Kasa Galeri’nin mekânsal kurgusu arasındaki gerilime atıfta bulunuyor.

“Ev”, bir fikir olarak sanatın en temel başlıklarından biri olarak ele alınabilir. Evin varlığı, hep bir eve dönüş hikâyesi, evin geçmişe, kişiye, yaşama dair imledikleri birtakım özel başlıklar olarak düşünülebilir. Gözde Mulla ve Özge Enginöz ile bu fikir üzerinden çalışırken onların sanatında evi, dünyayı, mekânı nasıl görüp yorumladınız? Bu mesele sergiye nasıl yansıdı?

Gamze Öztürk: Özge ve Gözde için ev, çok önemli bir belirleyici. Her iki sanatçının sıklıkla irdelediği kavramları, mutlaka ev ile ilişkiselliğini kurarak da incelediğini görüyorsunuz.

Özge, canlı ve cansız varlıkları olağan bağlamlarının dışında buluşturuyor ve nesnelerin kabul gören anlamlarını sorguladığı çalışmalarında sıklıkla ev mevhumunu irdeliyor. Ayrıca hasar kavramına odaklanarak, yanma, yok olma, bozulma ya da kül olma süreçleri çerçevesinde dünyayla ve birbirimizle ilişkilenme biçimlerimizi sorguluyor.

Her evi yaşantının izlerini barındıran bir araştırma alanı olarak gören Gözde, kâğıt ve kalemi pek çok olasılıkla buluşturarak bir mekân olarak evin imkânlarını anlamaya çalışıyor. Mekânın belleği ile siyasal, toplumsal ve kültürel olguların mekândaki yansımalarını boşluk ve eşik kavramları üzerinden ele alıyor.

Sanatçıların evi hem bir mekân olarak hem de bir kavram olarak ele aldığı çalışmaları, serginin üç bölümlü anlatısının şekillenmesinde etkili oldu.

Sergide Gözde Mulla ve Özge Enginöz’ün işleri yer alıyor ki her iki sanatçının işleri de sergi konsepti bağlamında birbirleriyle konuşan, belirli bir diyalog geliştiren işler. Mulla ve Enginöz’ün işleri sizin için nasıl bir bağlamda iç içe geçti ve sergi mekânına yerleşti?

Gamze Öztürk: Serginin her bölümünde eve farklı bir ölçekten yaklaşıyoruz. İlk bölümde, tüm canlıların ev ile olan katmanlı ilişkisini hatırlatan ve evi kavramsal olarak ele alan çalışmalar yer alıyor. Yine farklı bir ölçekten eve baktığımız ikinci bölümde, bir mekân olarak evin imkânlarını gösteren çalışmalar bulunuyor. Son bölümde ise insan ölçeğine odaklanarak evi ele alıyoruz. Sanatçıların kendi deneyimlerinin aracılığıyla, bedenin mekânın fizikselliğini kaydettiğine, mekâna dair anılara ve kişinin mekânda bıraktığı izlere tanıklık ediyoruz. Özge ve Gözde, sıklıkla irdeledikleri kavramları ya kendi deneyimleri ya da etrafta olup bitenlerle ilişkisi üzerinden çalışmalarına aktarıyor. Bu sayede, eve farklı ölçeklerden yaklaşmak mümkün oldu. Her bölümde tekrar eden temalar var fakat ele alındıkları bağlam değişiyor. Daha geniş anlamda eve baktığımız ilk bölümde, baskın olan ateş ve ışık temalarını sonraki bölümlerde mekân ve bedenle ilişkisi üzerinden inceliyoruz. Ya da her bölümde, hasar ve eşik kavramlarına bakan çalışmalar görüyoruz ancak kuruldukları bağlam farklılaşıyor. Sanatçıların çalışmaları kimi zaman birbirini tamamlayarak, kimi zaman da farklı bakış açıları sunarak anlatıyı kuvvetlendiriyor.

“Dünyaya Uzanmak”, temelinde insan ile dünya arasındaki ilişkiye odaklanan, bu ilişkiye dair birtakım fikirler geliştiren bir sergi. Öncelikle bu fikir sizde ne tür bir çağrışım uyandırdı?

Gözde Mulla: “Dünyaya Uzanmak” kavramı, dünyanın sınırını nerede çizdiğimizle ilgili geliyor bana. Nerede başlıyor, nerede bitiyor, nasıl başlıyor ve nasıl devam ediyor. Çizdiğimiz bu sınırın içine neyi alıyoruz, neyi dışarıda bırakıyoruz. Bir eşik gibi düşünüyorum insan ile dünya arasındaki ilişkiyi. Bir karşıtlık yerine geçirgenliği sağlayan bir eşik burası. Öyle ki bu eşik iki tarafı da mümkün kılıyor ve burada karşılıklı bir akış oluyor. Bu anlamda da “Dünyaya Uzanmak” kavramı, insan merkezci bakışı tersyüz ediyor.  

Serginin temelinde yer alan fikirlerden bir diğeri de aslında ev, mekân ve yer-yurt. Söz konusu dünya ve insan olunca da bu başlık daha da anlamlı bir hâl alıyor. Peki ev, ev olarak dünya sizin sanat pratiğinizde kendisine ne tür bir karşılık buluyor?

Gözde Mulla: Benim dünyayla ilişkilenme biçimim gündelik yaşamımla ve yaşama bakışımla doğrudan orantılı oluyor. Dünya ile etkileşim halinde olmaktan söz ederken yerleşme kavramına gitmek gerekiyor diye düşünüyorum.

Yaşadığım evlerle çevremle, evdeki bitkilerle, sokaktaki ağaçla, kentin kaldırımlarıyla ilişkilenme biçimim sanat pratiğime yön veriyor diyebilirim. Ev olarak dünyaya, insanı merkeze alan bakışı tersine çevirerek bakmayı seçiyorum. Oradan baktığımda karşılaştığım manzara sanat pratiğime boşluk, yangın gibi metaforlarla yansıyor. Yangın metaforu yaşadığımız dünyayı ve zamanı kapsayan şiddetin bir metaforu oluyor. Odanın bir köşesinde başlayan o yangın, bir an sonrasını tahayyül edemeyeceğimiz bir şiddeti barındırıyor içinde. Bu, insan eliyle olagelen şiddetin temsiline dönüşüyor. Bu anlamda göz ardı ettiğimiz, görmezden geldiğimiz, doğaya, eve, yani mekâna dair parçalar ve o parçaların bütünle olan ilişkisiyle ilgileniyorum.

Evin belleği ve mekânsal anlamı/değeri, sizin pratiğinizde önemli bir karşılık buluyor. Hem kişisel hem de toplumsal olarak evin yüklendiği anlam, bu noktada dikkat çekici bir unsura dönüşüyor. Gerek bireysel gerekse toplumsal olarak ev, nasıl olup bu kadar geniş bir anlam dünyasını içerisinde barındırır?

Gözde Mulla: Evin birbirinden farklı karşılıkları ve pek çok olasılığı var. Bunu zaman ve mekân (coğrafya) değiştiğinde açıkça görüyoruz. Fakat gündelik yaşamımızda da rutinin içinde insan ve insan dışı canlı ve cansız formların yerleşme hallerine tanıklık ediyoruz. Bu hem toplumsal hem de jeolojik bir yerleşmeyi kapsıyor. Buradan bakınca ev, aslında mimari olarak nihai formu / yapısı mümkün olsa da esasında içinde pek çok olasılık ve olanakla birlikte değişen ve dönüşen bir form oluyor. Bu da onu mimarinin ötesinde bir kavram olarak okumamıza olanak verirken kapsadığı alan organik bir yapı oluyor.

Mekânın belleği salt bu sergi özelinde değil, genel olarak sizin pratiğinizdeki temel başlıklardan biri olarak görülebilir. Sizde genel olarak mekân olgusunu bu kadar güçlü/başat kılan nedir? Bu durum sanat pratiğinizi nasıl şekillendiriyor?

Gözde Mulla: Gündelik yaşamda temas ettiğim mekânlardan etkileniyorum. Buna sokak, park, ev, başkasının evi, evin bir köşesi dahil oluyor. Bunun yanı sıra aslında mekâna yaklaşma onu algılama biçimimde farklı bakışlar geliştirmeyi seçiyorum. Örneğin yaşadığım her ev hem mimari formu hem de içerisinde biriken an’larla birlikte yeni bir proje üretmeme sebep oldu bugüne kadar.

Bir eve taşındığınızda orada eskiden yaşayan insanların izleriyle karşılaşırsınız, duvarda kalan çiviler, her gün ışığı açmak/kapatmak için dokundukları elektrik düğmeleri ve henüz kaybolup gitmemiş olan kokular. Bu bir hafızadır. Mekânın belleğini koruduğu yerler, uzun süre boş kalan alanlardır.

Evi tıpkı diğer mekânlar gibi boşlukların etrafına örülü duvarlardan oluşan bir yapı olarak düşününce salt “mekân”a yaklaşmak daha mümkün görünüyor. Evin hafızayı taşıması, diğer mekânlarda olduğu gibi boşluklar ve nesneler aracılığıyla gerçekleşiyor. Bu da üretim sürecime doğrudan yansıyor. Sanat pratiğimde boşluk kavramı etrafında dolanıyorum ve boşlukları aktif olarak kullandığım, boşluklar yarattığım kompozisyonlar oluşturuyorum. Bu anlamda sanat pratiğimde yer ile kurduğum ilişkinin yanı sıra çevremle kurduğum ilişki de etkili oluyor.

“Dünyaya Uzanmak”, temelinde insan ile dünya arasındaki ilişkiye odaklanan, bu ilişkiye dair birtakım fikirler geliştiren bir sergi. Öncelikle bu fikir sizde ne tür bir çağrışım uyandırdı?

Özge Enginöz: “Dünyaya uzanmak” dünyada var olmakla ilişkili benim için. Bu ilişkiye dair varoluşsal çağrışımlar: İnsan olmak, arzunun dışa vurumu, güç ve sevinç, yaşam enerjisi, çaba, belirsizlik ve etkileşim, kendini gerçekleştirmek, doğanın bir parçası olmak, neşe ve keder, yeniden inşa, hasar ve onarma olabilir.

Serginin temelinde yer alan fikirlerden bir diğeri de aslında ev, mekân ve yer-yurt. Söz konusu dünya ve insan olunca da bu başlık daha da anlamlı bir hâl alıyor. Ev, ev olarak dünya sizin sanat pratiğinizde kendisine ne tür bir karşılık buluyor?

Özge Enginöz: Evi, dünyada varlığın kurulduğu bir yer olarak dönüşüyorum. Kendi içsel dünyamızı kurduğumuz bu evi, her gün yeniden inşa ediyoruz. Bu yeniden inşa, kendimizi deneyimlediğimiz bir ilişkiler ağına dönüşüyor zamanla. Bu ilişkilerde aldığımız ve verdiğimiz hasarlarla, onarmanın, yeni bir ufkun habercisi olabileceğini düşünüyorum. Ev ile ilişkilenmemiz burada, umudun barındığı, hasar ve onarmanın ortaklığında bir karşılık buluyor.

Ev ve hasar, sizin sanatınızdaki özgün başlıklardan biri olarak dikkat çekiyor. Ev, hasar alan, hasarlarıyla kimlik kazanan bir mekân olarak pratiğinizde beliriyor. Peki bir alt başlık olarak hasar, yok olma/etme, bozulma gibi temler sizde nasıl iç içe geçiyor?

Özge Enginöz: 2018 yılından bu yana Hasar kavramı üzerine çok fazla seri çalışmalar ürettim ve üretmeye devam ediyorum. Özellikle pandemi ve sonrasında hasar kavramı üzerinden ev ve birbirimizle olan ilişkilenme biçimlerimizi sorguladım. Evi, kişinin kendini inşa ettiği yer olarak düşündüğümüzde özellikle pandemi döneminde bu süreç, kişinin içsel dünyasında kurduğu evi, her gün yeniden inşa ettiği, aile ilişkilerini yeniden ele aldığı bir tamamlanma süreciydi. Bu süreçte anılar biriktirdik ve alışkanlıklar kazandık, zamanla evin kendisine benzemeye başladık. Bedenin bunları biriktirerek verdiği tepki çoğu zaman yakıp yok etme, bozma eylemleri altında şekillendi. Sergide ‘’Ev hareketsiz çocukluğu kucaklar ‘’seri çalışmalarımda zamanla dökülen alçı malzemesinin ve buluntu fotoğrafların yan yana gelişi yaşantılarımızın uğradığı dönüşüme referans vererek hafıza, zaman, onarma ve tamamlanma üzerine düşünmemizi sağlıyor. Öznenin sahip olduğu yapma potansiyeli evi sürekli bir tamamlanma sürecinde tutuyor. Rilke, geçmiş deneyimin mekânı parçalayıp fragmanlara ayırdığından, bir fragmanın tekil durumunda belirli bir bağlam çerçevesinde şekillenebildiği gibi, farklı fragmanlarla bir araya geliş biçimine göre de çeşitli bağlamlar üstlenebileceğinden bahseder. Sergide bir duvarda biraya gelen bu seri parçalar, hasar ve onarma olanağını canlı tutma fragmanlarıdır diyebilirim bununla birlikte, hasarı ilk aldığımız yer aile. Ailenin bir çatı altında varoluşu, ilginç ve sıradan olanın geometrik alt yapısını oluşturuyor. Bu geometri, çoğu çalışmamda form olarak kendini gösteriyor. Gilles Deleuze, ilginç olanla sıradan olan arasında keskin bir karşıtlık kuruyor. Üçgenin köşelerindeki üç noktanın ilginç, kenarlarını oluşturan sonsuz sayıda noktanınsa sıradan olduğunu belirtiyor. Dolayısıyla hayatlarımızda keskin dönemeçlere karşılık gelen oldukça az nokta var. Bu noktadan bakıldığında, bize ilginç, sıra dışı, ayrıksı görünen pek çok durum ve olay sıradan görünecektir: Ama hasarın bize sunduğu noktadan baktığımızda başımıza gelen sıradan olayların ilginç olma gücüne sahip olduklarını görebiliriz.


[1] Mark Wigley, The Architecture of Deconstruction: Derrida’s Haunt

*Türkçesi, Mimarlık ve Modernite Bir Eleştiri başlıklı kitaptan alınmıştır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*