Berçem Su Ozak
Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.
1906 yılında doğan yazar Dino Buzzati, modern İtalyan edebiyatının belki de en güçlü kalemlerinden. 1940 yılında yayımlanan Tatar Çölü 1949’daki Fransızca çevirisiyle dünya çapında büyük çıkış yapan bir roman olmuştur. Şimdi de yazarın en çok bilinen eseri Tatar Çölü olmakla beraber esasen öykücü tarafı da çok kuvvetlidir. Hatta 1958’deki Strega ödülünü, öyküleriyle almıştır.
Tatar Çölü tam da II. Dünya Savaşı eşiğinde yazılmış bir roman. 1939’da yazılmış ve 1 sene sonra da basılmış. 20. yüzyıl insanına dair çok sağlam tahlilleri olan bu romana bir bekleyiş hali hakim. Yazarın dilinin kuvveti bu bekleyişi daha sürükleyici bir hale getiriyor. Genç teğmen Giovanni Drogo akademiyi bitirdikten sonra Bastiani Kalesi’ne atanıyor. Bu teğmenin büyük hayalleri var. Saygı duyulan bir komutan olacak; nice kadın ve eğlenceyle dolu bir ömür geçirecek. Daha kaleye çıkan yolda bir tekinsizlik hali seziliyor; zira çok köhne ve kimsesiz bir yol teğmeni karşılıyor. Yolda ileride astı olarak çalışacağı Yüzbaşı Ortiz ile karşılaşıyor. Bir bağ kurma çabasıyla yüzbaşıyı selamlama heyecanına karşılık bulamıyor Drogo. Bu bir hayal kırıklığı yaratsa da esas hüsran kaleye girince başlıyor. Kale hem mimari hem de vurgulanma şekliyle romanın belki de Drogo ile birlikte baş karakteri denebilir. Genç teğmen hızla sağlık raporu yazdırıp evine dönmek istiyor. Bir biçimde kalenin kumandanı Binbaşı Matti, Drogo’yu ikna ediyor.
“Şehrinin hayali Drogo’nun aklından geçti, solgun bir hayaldi bu; yağmurun altındaki gürültülü sokaklar, alçıdan heykeller, kışlaların rutubeti, can sıkıcı çanlar, yorgun ve bakımsız çehreler, sonsuz öğleden sonralar, tozdan grileşmiş tavanlar. Burada ise, tersine kalenin tepesinden uçup giden ve mucizevi alameder taşıyan bulutlarıyla koca bir dağ akşamı başlıyordu. Ve Drogo, yazgısının kuzeyden yana, görünmeyen kuzeyden yana ağırlığını koyduğunu hissetmeye başladı.”
Ve Drogo kalıyor.
22 ay sonra askerler sınırda hareket eden bir şey fark ediyorlar. Ve bu şeyi gözlemeye başlıyorlar, çeşitli teorilerin sonunda bunun bir at olduğu anlaşılıyor. Er Lazzari bu atın kendi atı olduğunu iddia edip kale yönetiminden habersiz atı ele geçirmek üzere yola çıkıyor. Atı yakalıyor da, ancak geri döndüğünde ortalık karışmıştır çünkü askeri düzen gereği böyle bir eyleme izinsiz geçilemez. Kaleye girerken parolayı belirtemediği için Lazzari oracıkta vuruluyor. Bu olay sonrası tüm kaleyi korku, utanç ve hüzün kaplıyor.
Daha sonra yine uzaklarda bir hareketlilik fark ediliyor ve kale heyecanlanıyor. Artık sonunda bekledikleri o saldırı gelecek ve genç askerler dövüşecek, ülkelerini koruyacaklardır ve şansları yaver giderse cephede bir asker gibi ölüp isimlerini tarihe yazdıracaklardır. Ancak kısa bir süre içinde Kral’ın mektubuyla anlaşılıyor ki bu hareketliliğin sebebi sınır güvenlik birimleridir. Üstelik hükümdar bu mektupta kaleye lüzumsuz yere heyecanlandıkları için hadlerini de bildirmektedir. Bu iki olay kaledeki bütün bölüklerin ümitlerini yok eder ve herkes takvim devirmeye başlar. Bu arada Drogo memleketine izinler aracılığıyla döner. Ancak kendine yer bulamaz. Ev bıraktığı ev değildir, annesi bıraktığı insan değildir. O da annesi için aynı kişi değildir. Eskiden gecenin bir vaktinde eve geldiğinde kulak kabartıp seslenen kadın artık gözünü açamaz olmuştur. Eski flörtleriyle paylaşacak ortak bir şeyi kalmamıştır. O artık Bastiani Kalesi’nden ibarettir. Bunun farkındalığıyla atını tekrar kaleye sürer Drogo. Ta ki 20 sene sonra Teğmen Simeoni adında genç bir askerin yine ufukta hareket eden bir imge görmesiyle işler değişir. Kimse inanmaz bu teğmene, Drogo da inanmaz ama bir yandan da umutla dinler onu. Öyle ki bu genç teğmen artık sadece ona anlatır gördüklerini. Ancak Drogo artık hemen heyecana kapılacak kadar genç değildir. Hatta yine bir izin dönüşü kalenin yakınlarında ataması yeni yapılmış genç bir askerle karşılaşır, artık roller değişmiştir. Ümitle geleceğini bekleyen bu askerdir, kendisiyse yıllar önce aksi bir tavırla tanıştığı Yüzbaşı Ortiz… Geçen yılların ardından Drogo’nun bedeni yaşlanmış ve hastadır. Ve hasretle beklenen saldırı geldiğinde kılıcını kaldıracak mecali yoktur. Kalenin yardımcı kumandanı olmasına rağmen savunma planları ondan habersiz yapılır, destek kuvvet ona danışılmadan çağrılır. Artık kale yönetimi Simeoni’dedir. Ve Drogo için emekliye ayrılma vakti gelmiştir. Zamanında kalede kalması için onu manipüle eden yönetim şimdi açıkça fazlalık olduğunu söyleyip emekliye ayrılma vaktinin geldiğini ifade etmektedir.
Roman boyunca kale Winnicott’cı manada bir geçiş alanı gibidir. Drogo artık öğrencilikten çıkmış ve asker olmuştur. Çocukluğu bırakıp yetişkinliğe adım atmıştır. Bunun için de oldukça heyecanlıdır ancak acaba yetişkinliğe dayanabilecek midir? Bunu kaldırabilecek midir? 20 yılı aşkın bekler Giovanni Drogo. Hayata içkin olan pasif konumda kalıp kalenin ötesine bir adım atarak çölü keşfetmeye cesaret edemez. İngiliz psikanalist Donald Winnicott’a göre oyun; kişinin dünyayı keşfetmesi ve kendi varlığına bir anlam katabilmesi için bir araçtır. Ancak Giovanni Drogo hayatını bir bekleyiş ile geçirerek oyun oynama kapasitesini de yitirir. Ne zaman hareket eden bir imge görse atına atlayıp keşfetmek aklına gelmez. Drogo zamanla belki takıntılı denilebilecek şekilde beklemeye şartlanır. Kaleyi terk etmek ister ama bunu yapamaz da. Adeta küçük bir bebeğin çocukluğa doğru büyürken battaniyesinden, oyuncak ayısından veya baş parmağını emmekten vazgeçememesi gibi… Çünkü kale, Drogo’nun geleceğe dair endişelerini bir anlamda yatıştırır. En temelde kale güvenlidir, orada arkadaşları vardır, çok fazla takdir alamasa da genel manada kabul gören bir iştir. Burası bir kale olduğuna ve rivayeten de olsa bir düşman -Tatarlar- olduğuna göre büyük bir kahraman olması işten bile değildir. Halbuki burayı terk etse, başka bir birime tayinini istese belki de masabaşı bir memur olarak ömrünü tüketecektir genç teğmen. Çölü aşıp maceralara çıksa efsanevi Tatarlarla tek başına karşılaşacaktır. Çöl ve düşman Drogo’nun bilinçdışındaki kahramanlık ve yetişkinlik fantezilerine gönderme yapmaktadır. Ancak Drogo, bu alanı ne oyunla dönüştürebilir ne de dış gerçeklikle bütünleştirebilir. Yani, çölü gerçekten keşfetmez ve annesinin evine -çocukluğuna da- dönmez. Bu durum, geçiş alanının yaratıcılıktan yoksun bir şekilde kapanmasına yol açar.

Bunu yapan bir kişi vardır, Er Lazzari. Gördüğü atın kendi atı olduğunu düşünüp yakalamaya çıkmıştır ve cezası büyüktür. Bu cezanın kendisine ait olmayan bir ata el koyduğu için mi geldiği yoksa kuralları ihlal ettiği için mi geldiği tartışmalıdır. İki şekilde de kale Lacanyen manada sembolik düzeni temsil etmektedir. Bastiani Kalesi, dışarıya kapalı bir yapı olarak, aynı zamanda bu dış dünya ile kurulamayan anlamlı bir dilin de simgesidir. Drogo, kaleye girmesiyle birlikte bir tür dilsel ve kültürel izolasyona girer. Bu durum, Lacan’ın dil aracılığıyla kimlik oluşumuna dair tezini çağrıştırır. Kaleye kapanan kişi, dış dünyadan ve dolayısıyla anlam dünyasından uzaklaşır; kendini, sembolik düzenin kuralları ve dilsel ilişkilerinden izole bir şekilde bulur. Nitekim memlekete her dönüşünde bu izole hali hisseder Drogo. Artık evi onun evi değildir, sevgilisi onun sevgilisi değildir, annesi bıraktığı kadın değildir. Kaleye giriş ve çıkışlarda kullanılan parolanın gücü aslında Lacan’ın Sembolik Düzen’indeki dilin öneminden gelmektedir. Kaleyi bir asker olarak terk eden Lazzari, döndüğünde hem dilden ötelenmiş hem de bir yabancının atına el koymuş biridir. O artık kaleye, medeniyete ait değildir. Coetzee’ye referans vermek gerekirse o artık bir barbardır. Dolayısıyla ötelenebilir, dışlanabilir. Dolayısıyla parolanın önemi, Lacan’ın sembolik düzenin dilsel doğasına bir gönderme olarak görülebilir. Parola, bir kimlik ve güvenlik aracıdır. Sadece belirli bir grup içindeki bireyler tarafından bilinen bir anahtar kelime olarak, bu parolanın bilinmemesi, bireyi toplumsal düzenin dışında bırakmak anlamına gelir. Lazzari’nin parolayı bilmemesi, sembolik düzenin bir parçası olmayı reddettiği için dışlanmasıdır. Lacan’a göre, birey dilin kodlarına, toplumsal yapıya ve düzenin sembolik diline dahil olmalıdır; yoksa bu dilin dışına çıkanlar, genellikle anlam ve kimlikten yoksun kalır. Bu yüzden Lazzari, parolayı bilmediği için, kaleye döndüğünde dışlanır, çünkü sembolik düzende “kabul” edilmek için belirli kurallar vardır ve Lazzari bu kurallara uymamıştır.
Lazzari’nin parolayı bilmediği için vurulması, sembolik düzenin “suçluları” cezalandırma mekanizmasını temsil eder. Lacan’a göre sembolik düzenin ihlali, bireyi bu düzenin dışında bırakır ve cezalandırılabilir. Burada, sembolik düzenin dışına çıkan bireyin, bu düzenin “kurallarına” uymayan bir kişi olarak kabul edilmesi ve onun yok sayılması, bir tür sosyal ölüm olarak yorumlanabilir. Lazzari’nin öldürülmesi, toplumsal düzenin “yok sayılmasını” simgeler; dışlanan birey, sembolik düzenin dilinin dışında kalan bir varlık olarak kabul edilmez ve bu durum ölümle sonuçlanır. Bir yandan da bu durum diğer askerlere düzenin bir uyarısıdır: “Uygarlığı terk ederseniz sonunuz bu olur!” Psikanalitik bir yerden belki de Baba’nın Adı’nın kendini hatırlatması diyebiliriz.
Sonuç olarak, Tatar Çölü yalnızca bir askerin hayalleriyle, beklentileriyle ve karşılaştığı hayal kırıklıklarıyla değil, aynı zamanda insanın içsel dünyasındaki geçişleri, ergenlikten yetişkinliğe adım atarken yaşadığı kayıpları ve bu süreçte karşılaştığı varoluşsal soruları da ele alan bir başyapıttır. Giovanni Drogo’nun kalede yaşadığı “bekleyiş” hali, bireyin toplumdan, anlam dünyasından, hatta kendisinden yabancılaşmasını simgeler. Drogo’nun kaleyi terk etme cesaretini bulamaması ve yıllarca bekleyişin içinde sıkışıp kalması, günümüz insanının pasiflik ve güven arayışıyla yüzleşmesini sağlıyor. Psikanalitik açıdan bakıldığında, Drogo’nun bu pasif hali ve efsanevi Tatarlar’la karşılaşma fantezileri, bireyin bilinçdışında sürekli bir kahramanlık arayışını yansıtır. Ancak tıpkı Lazzari’nin sembolik düzenin dışına itilmesi gibi, Drogo da hem dış dünyadan hem de içsel potansiyelinden uzaklaşır. Bu durum, bir tür geçiş alanının kapanması, bir yaratıcılığın kaybolması ve varoluşsal bir boşluğa sürüklenmeyi simgeler. Tatar Çölü, modern insanın anlam arayışındaki çıkmazları ve bir türlü ulaşamadığı idealize edilmiş kahramanlık hayallerini derinlemesine keşfederken, aynı zamanda bireyin içsel çatışmalarının ve sembolik düzenin nasıl bir cezalandırma mekanizmasına dönüştüğünü gösteriyor.
Bu bakımdan, roman bir insanın kendini bulma çabasıyla başladığı ama sonunda bir kayıp ve yabancılaşma ile sonlanan yolculuğunu anlatır. Ve son soru yine aklımıza gelir: Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?


İlk yorum yapan olun