Kalabalığın İçinde Bir “Ben” Anlatısı: Çoğunluk Dersleri

Slideshow

Abdullah Ezik

abdullahezik@sanatkritik.com

Kalabalık hep kendi uğultusunda boğulur, kimi noktada insan, kendi sesinin de başkalarının uğultusuna kapılıp gittiğini görür; böylece bir anlamda yok oluşu başlatır, daha sonra ise o büyük toplamın bir parçası olur. Zeynep Uzunbay’ın Çoğunluk Dersleri de bu tür kitaplardan. Onca gürültünün arasında yitip giden, kendini tam anlamıyla duyuramayan, sinip giden ama yine de sonuna kadar kendi olmaya çalışan insanların sesidir o, bir türlü dinmeyen… 

İnsanın kendi sesini bulması, kendi sesiyle yol alması ve onu duyması her şeyden önce insanın kendi olma mücadelesinde en önemli konulardan biri olsa gerek. Ancak benliğimizi ve benliğimizin parçalarını bir araya getirebildiğimiz ölçüde bağımsız olabilir, hayatımızı yaşayabiliriz. Bununla birlikte aslında hiçbir zaman salt kendimiz olamayacağımızı da biraz biraz hissederiz. Zira hep bizi çeken bir toplum, aile, arkadaş çevresi, bir engel vardır. Bu engeller kimi zaman öyle boyutlara ulaşır ki kendimizle benliğimiz arasında ürkütücü bir duvar hâlini alır. İşte Zeynep Uzunbay da Çoğunluk Dersleri’nde bu tür hikâyeleri merkezine alıyor ve anlatılarının merkezine çoğunluğu koyuyor. Üstelik bu çoğunluk öyle gürültülü, kimi zaman öyle kalabalık ve uğultuludur ki asla bizim kendisinden başka bir şeyle meşgul olmamıza izin vermez ve nihayetinde, bir süre sonra fark ederiz ki, çoktan kalabalığa kapılıp gitmiş, çoktan uğultunun bir parçası olmuşuz. Az evvel kendi sesimize sahipken şimdi bir başkasının uğultusu, biraz önce bir uğultunun parçasıyken şimdi yine kendi sesimize dönmüşüzdür; işte tam anlamıyla böyle bir şeydir Çoğunluk Dersleri, bu tür bir insanlık dersi bizim sürekli tekrarladığımız.

İlk olarak şunu söylemeli ki Çoğunluk Dersleri günümüzün ve güncelin hikâyesini anlatıyor. Kendi kişisel çalkantılı dönemlerimizin, bir türlü dindirmeyi beceremediğimiz sıkıntılarımızın, giderek kendi içinde çetrefilleşen ve bizi de bir kördüğüme dönüştüren hikâyemizi anlatıyor o. Sözgelimi Meral de İnci de, Nilgün de Ebru da, Aziz de Zehra da çağımızın birer tanığı, birer ortağı, birer temsilcisidir. Üstelik her biri bambaşka bir coğrafyada olmasına rağmen bize hep aynı şeyi hissettirirler, aynı köyü, kasabayı, şehri. Adı konulmamış, ad koymaya lüzum görülmemiş ama hepimizin bildiği bir yeri. Tıpkı Ahmet Kutsi Tecer’in “Orda bir köy var uzakta / O köy bizim köyümüzdür” deyişi gibi. Üstelik kimi noktada bu adsız kasabalar da buharlaşır, sözgelimi “X5 Reaktif Sayaç”ta dağla kasaba arasında daha da muğlak bir hâl alır. İş böyle olunca okur, aslında önemli olanın yer/coğrafya/şehir değil, mekânın ve mekân duygusunun kendisinin verdiği his olduğunu anlar. Bunun hemen ardındansa ufukta bir ev belirir, evde bir oda veya küçük bir avlu, odada, avluda konuşan bir kadınla erkek… 

 Geçmişten günümüze dek kopup uzanan tüm bu metinler, okura değişen hayat koşullarını, şartları, farklılaşan yaşama biçimlerini ve dili işaret eder. Öyle ki biz bir yandan karakterler ve onlar aracılığıyla yaşanan değişimi sonuna kadar hissederken öte taraftan kendimizi nereye koyacağımızı, nasıl bir yerde konumlanabileceğimizi, ne tür bir hikâyenin parçası olabileceğimizi düşünür, ancak buna tam anlamıyla bir yanıt bulamayız. Belki de bu aslında hiçbir şeyi tam anlamıyla bilemeyişimizin, o büyük kalabalığın bir parçası oluşumuzun bir neticesidir. Burada ön plana çıkan temel duygu aslında Uzunbay’ın değişim ve kimi noktada yaşattığı nostalji ile bize hissettirdiği temel duygudur. Geçmişle gelecek, çocuklukla bugün, aile yaşantısıyla bireysel yaşantımız arasındaki o temel mesafe ve duygu, bu anlamda birçok şeyin kilitlenip kaldığı noktadır. Uzunbay, bizi farklı biçimlerde hep bu noktaya getirir ve bir anlamda bizim bu sabit manzarayı farklı noktalardan, farklı açı ve mesafelerden tekrar görmemizi sağlar.

Çoğunluk Dersleri içerdiği birbirinden farklı metinlerle birlikte aslında tam bir “ben” anlatısıdır. Bu “ben” her metinde daha da farklı bir hâl almakla birlikte özünde hep aynıdır. Kendi içerisinde geçmişe dair çeşitli kırıklıklar, hüzünler, elemler, kimi zaman biraz nostalji biraz özlem, kimi zaman da içten içe birçok hayıflanma içerir. Öyle ki “Hepimiz Sevişmek İstiyoruz” diyen ses de “Kerteriz” diyen ses de bir yerde iç içe geçer ve bize tek ve ortak bir ses/zemin sunar. Kitaptaki neredeyse tüm hikâyelere uzanan, sanki her ân yanı başımızda bitebilecekmiş gibi hazır bekleyen sıcak bir sestir bu. Biz bu sesle aramızda hiçbir mesafe duyumsamayız, zira yazarın anlatıcısını konumlandırdığı nokta bizden çok da uzak bir yerde değildir. Uzunbay bunu bilinçli olarak yapar ve bu yakınlık sürekli tekrar eder, zira anlatının ikna edici olması için bizim bu sesleri oldukça yakından duymamız ve kendimizi ona teslim etmemiz gerekir; çünkü dil de kurgu da buna göre planlanmıştır. Zira çoğunluğun sesi her ne kadar uzaktan bir uğultu gibi gelse de insan ona yaklaştıkça anlamlı parçaları duyabilir, tüm bu uğultu içerisinde onca sesi birbirinden ayırt edebilir. Burada kişinin ihtiyaç duyduğu ve yazarın da okura verdiği şey aslında sesin sahibidir. Biz o sesi ne kadar yakından duyarsak yüzümüzü o sese o denli hızlı döndürebilir, onun hikâyesinin bir parçası olabiliriz.

Bir “ben” anlatısı olan Çoğunluk Dersleri, her şeye rağmen, o gürültülü kalabalığa, eşe dosta, iş arkadaşlarına, sokakta yürüyen onca insana, kavga edenlere, barışanlara, düğüne gidenlere, aile meclisini toplayanlara, okul arkadaşlarıyla buluşup birer kahve içenlere rağmen bize sesini duyurur. Bu anlatı kimi noktada kökünü anlatıcının benliğini tanıma biçiminden, kendisi üzerine söz sahibi olabilecek tek kişinin yine kendisi olabileceğini anlamasından ileri gelir. Zira onları kendi kararlarını vermeye iten de budur. Peki o zaman bu anlatıyı “çoğunluk dersi” yapan nedir? İşte bu da metnin işaret ettiği bir başka noktadır. Uzunbay’ın anlattığı hikâyeler bizden çok da uzak bir noktaya düşmez. Hepsi tanıdığımız, çevremizdeki insanlardır. Bunu dil ile yaptığı kadar anlattığı hikâyenin samimiliğiyle de yapar. Üstelik bu samimiyet birkaç farklı cephede bizi yakalar ve kendi içine çeker.

Uzunbay anlatılarının bir başka ortak yönü olarak anlatıların geniş bir zamana yayılmasından ve anlatılan karakterlere kendi öz-yaşam öyküleri içerisinde uzun bir süre tanıklık edilmesinden söz edebiliriz. Sözgelimi yazar, bizi karakterlerin bugünüyle tanıştırmadan evvel bize onların dününü anlatır. Veya bir süre sonra bu, anlatının önemli bir parçası hâline gelir. Onların nereden gelip nereye gittiklerini, hayat denilen bu uzun yolculuk sırasında hangi duraklarda soluklandıklarını, tüm bu yolu yanlarında kimlerle kat ettiklerini, neyi niçin yaptıklarını, tüm bunları biliriz; tüm bunlar Uzunbay anlatılarının önemli noktaları olarak bize anlatıcı tarafından (kimi noktada yazar-anlatıcı) verilir. Zira bir Uzunbay karakterini anlamak için onu olduğu gibi, tüm tarihi ve geçmişiyle tanımak gerekir. Bu gereklilik kendi içerisinde birçok başka meseleyi de barındırır şüphesiz. “Buz Yükü” bu tür metinlerdendir mesela. Anlatının temel odak noktası Ruziye’dir, onun migren krizleri, baş ağrıları, hırpalanışları. Uzunbay bize ilk olarak hızlı bir Ruziye portresi çizer, onun bedeninden, arkadaşlarından, ailesinden, krizlerinden, neleri sevip nelerden hoşlanmadığından bahseder. Mesela adını hiç sevmez Ruziye, babasını da, bir anlamda birlikte yaşamak zorunda olduğu insanları da. Zamanı geldiğinde arkasına bile bakmadan doğup büyüdüğü, yetiştiği ve ilk gençlik dönemini geçirdiği o çevreden kopup gitmesi de bununla alakalıdır. İnsan, sevmediği bir yerde neden durur ki, sevmediği insanlarla neden yaşar, neden hayatını bir hiç uğruna bir hiçliğin içerisinde geçirir? İşte Ruziye bu noktada oldukça cesurdur, bir gün çıkıp gider o çevreden ve arkadaşı Zeynep ile yeni bir hayata başlar. Daha sonra ise hayatı giderek dallanıp budaklanır, Zeynep’ten Önder’e, Önder’den Nuran’a doğru genişler, anlatı bambaşka kaynaklara bambaşka biçimlerde sarkar, beraberinde yepyeni meselelerle, tıpkı hayat gibi. Aslında hızlıca anlatılan tüm bu hikâyeler, kısa bir ânın veya ânlık bir hadisenin değil, uzun soluklu bir ömrün ta kendisidir. Zira 14 yaşında ilk migren krizini geçirmesiyle birlikte tanıdığımız Ruziye, biz ona veda ettiğimizde çoktan olgunluğa erişmiş, birçok kırılma noktasını ardında bırakmıştır. Tüm bunlarla birlikte anlatıcı-yazar, hiçbir ayrıntıyı unutmaz ve yeri geldiğinde bize daha önce verdiği ipuçlarından farklı örgüler kurar, ayrıntılar üzerinden özel bir örüntü meydana getirir. Sözgelimi Ruziye’nin “sağ şakağında yeşil bir ip gibi gerilen damar”, “eriyen buz”, her dokunuşta yeniden “ürperen” bedeni zaman içerisinde bizim için Ruziye’nin sıfatları olur, onun görünümleri ve var oluş biçimleri. Bunların hemen ardından bir Ruziye portresi çizmek ise oldukça kolaydır bizim için, zira anlatıcı metin boyunca bizi bu konuda ağır ağır işlemiştir. Tüm bu zarif noktalar, bize metin genelinde takip edilen örüntüyü farklı biçimlerde yeniden gösterir ve bizim tüm bu ortak dil hazinesini takip etmemizi sağlar.

Zeynep Uzunbay anlatıları, her şeyden önce bir şairin anlatılarıdır. Bunu salt metinlere bakarak söylemek de mümkün. Zira kelime seçimlerinden cümle kurma biçimine, yaptığı betimlemelerden tercih ettiği şemalara kadar bunu görmek, ona kulak vermek ve onun şairliğinin izini sürmek mümkündür. Tüm bu örnekler, bir başlangıç olması bakımından bile oldukça özel ve anlamlıdır: “Donmuş mesafeyi parmaklarımla çöze çöze uzandım aynaya.” (7); “O çayın içinde, Süleyman’ın annesinin okuyup üflediği iki karanfil var. Karanfilin biri Süleyman biri Nilgün.” (28); “Anne bir derenin, bir denizin kenarına oturmuş, çakıl taşlarını kucağında biriktiriyor şimdi.” (48); “Bir şey cız diye yaktı geçti içimi. Aklımdan geçenler birbirine dolandı.” (84) “Buz eridi, aktı aşağılara.” (108).

Farklı edebî türlerde kalem oynatan bir yazar için, bir anlatma biçimi içerisinde bir başka anlatı biçimini irdelemek, çok özeldir. Uzunbay da aslında Çoğunluk Dersleri’nin kimi noktalarında bunu yapar. Burada bir öykücü olan Uzunbay, bir şair olan Uzunbay’ın alanına girer ve farklı meseleler gündeme gelir. Bu noktada “Sır Bıçağı”nda veya “Timusu Dövmek”te şiir konusu doğrudan anlatının bir parçası da olur, bu damar yine açıkça kendisini gösterir ve böylelikle Uzunbay, içindeki şiir dürtüsüyle anlatıyı birleştirir. Yazar, böylelikle ortaya daha farklı ve zengin bir metin çıkarmayı başarır. Onun kelimelerle kurduğu bu özel dil, böylelikle anlatının farklı biçimlerinde de birer mesele olarak daima gündemde kalır.

Çoğunluk Dersleri, bizi şair Zeynep Uzunbay’ın öyküleriyle, “Çoğunluk Dersleri”nden “Kerteriz”e hızla ilerleyen, bizi hem çok yakından tanıdığımız hem de iç dünyasına bir hayli uzak olduğumuz insanlarla buluşturuyor.