“Karnabahar kızartmıyordu asla başroldeki kadınlar…”

Slideshow

Bengi Düşgör

bengi.dusgor@sanatkritik.com

“…susamlı ve yoksul şiirler yazacağım,

Bazen pencereden baktığımda,

Elma şekerleri asmışlar sanıyorum ağaçlara,

Ama saat beş buçuk olduğunda

Vallahi kalbimin yerinde hep bir elma şekeri vardır…”

Yine bir Didem Madak yazısı yazmak ve onun şiirindeki seslenişin kendine özgü yanlarından birinin şairin yiyeceklerle, annesiyle ve mutsuzlukla bağlantısını kurmaya çalışırken, bunun neyi anlattığını da düşünmek istedim… İlk ilişkimizin aslında beslenmeyle bağlantılı bir yol izlediğini ve onu içerdiğini bilmek, anneden gelenin bir doyum ve aşk ilişkisini barındırdığını da bilmek anlamına geliyor. Didem Madak ise annesiyle oldukça derin ve melankolik bir ilişki anlatırken bir yandan da çocukluğun tatlarını ve çocukken yediğimiz şeylerin aslında o döneme özgü bir duyguyu da hatırlattığını gösteriyor şiirinde. Çocukken yediklerimiz gerçekten de hatırladığımız kadar lezzetli midir? Yoksa anne-baba ve çocuk güvenliğinde olunan aile romansını hatırlattıkları için bize mi öyle gelirler?

Yiyeceklerle kurulan ilişki daima duygusal bir ilişki içerir gibidir. Winnicott (1936) “İştah ve Duygusal Bozukluk” başlıklı metninde şöyle demektedir: “Büyük çocukların ve yetişkinlerin analizinden, iştahın endişe ve depresif durumlara karşı savunmacı bir etkisi olduğuna yönelik derinlemesine bilgi sahibi olmaktayız”. Bir bebeğin arzusunu ve doyumunu ise şöyle aktarır: “ emmek, yemek, ısırmak istiyorum. Emmekten, yemekten ve ısırmaktan zevk alıyorum. Emdikten, yedikten ve ısırdıktan sonra doyuma ulaşıyorum.” Devamında da oral düşlemi şöyle açıklar: “ acıktığımda gıdayı düşünüyorum, yediğim zaman gıdayı içe almayı düşünüyorum. Neleri içerde tutmayı istediğimi düşünüyorum, sonra nelerden kurtulmak istediğimi düşünüyorum…” Yaşamının henüz başlarındaki yeni doğmuş ve anneye mutlak bağımlılık içindeki bebeğin duygulanımını hayal etmeye çalışıyor ve bu duyguların içindeki haset ve şükran duygusunun nasıl beraberce içe almak ve dışarı atmak üzerinden kurgulandığını da aktarıyor. Annenin bedeni ise bütün bunları deneyimleme alanı olarak bebeğe izin veriyor. Yaşam boyu gıdayla kurulan ilişki belki de en başta annenin sunduğu konfor ya da huzursuzluk üzerinden anlamlandırılmaya ve kurgulanmaya başlıyor. Isırmak, çiğnemek, yutmak gibi faaliyetler ise elbette öfke ve saldırganlık duygusunun ifade biçimlerini de içeriyor. 

Madak şiirinde hüzünle işlenen temalar daima kendini hissettiriyor: “annesizlik”, “yalnızlık” ve “terkedilmişlik”. Şair bunlarla baş ederken sıklıkla annesel olana yani yiyeceklere yöneliyor. Depresif duygulanımla başedebilmenin yolu çoğu zaman yiyeceklerden geçiyor ve kaybın telafisini sağlıyor. 

“…Zaman zaman çok yalnızım Kalbiye,

Bugün ağlayarak kurabiye yerken,

Çay fincanında kendimi seyrederken, çay beni içti ben de çayı Kalbiye…”

Onun şiirinde yalnızlığı dindiren bazen bir kurabiye bazen de bir gevrek olur İzmir’e özgü adıyla. Aşk, yoksulluk, yalnızlık, İzmir ve elma şekerlerinin kokusunu hissettiren ve çocukluğun özlemini taşıyan dizeler yazıyor şair. 

“…İzmir’de simite gevrek derler,

Gevrek apayrı bir şeydir bizim burda.

Böyle mavi,

Böyle yeşil, böyle sarı değil.

Kara, kapkara büyü.

Ben de bundan sonra artık,

İnadına

Susamlı ve yoksul şiirler yazacağım.”

Çocukluğa duyulan özlemle, büyümeye yönelik direncin bir karışımı gibidir bu dizeler ve ergenliğin olanca hüznünü anlatırlar. Madak, kayıpların, özlemlerin ve ayrılıkların içinde hep biraz yiyeceklerden alınan bir destek ve minik mutluluklar. Ergenlik dönemi ruhsal ayrılıkların, anneden babadan uzaklaşma arzusunun, onlarla yaşanan çatışmaların ve “gitmek” isteğinin yoğunlaştığı bir dönemken, Madak için oldukça ağır ve hiç de arzu edilmeyen bir ayrılığın zamanına dönüşmüştür. On dört yaşındayken annesini kaybeden şairin onunla ilişkisinin izleri de “annesel” olana özlemle beraber şiirine şekil verecektir.

“…ilk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç

Annem sevindiydi hatırlarım.

Ah demişti.

Ah!

Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.

Annem çok sevinmelerin kadınıydı.

Bazen sevinince annem gibi,

Rengârenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.

Annem çok sevinmelerin kadınıydı,

Sıcak yemeklerin.

Başına diktikleri o taş,

Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.

Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.

İç ses!

Bu bahsi kapa!…”

Ah’lar Ağacı bir ağıt gibi, bir iç çekiş gibi şairin kendisiyle, geçmişiyle ve kaybıyla hesaplaşması gibidir. Madak, bir yandan kendisini tutamayıp ağlayan, söylenen bir iç sese ya da altbenliğe karşı, onu susturmaya çalışan bir üstbenliğin mücadelesini gözler önüne serer gibidir. Ne kadar susturmaya çalışsa da susmayan bir sestir içindeki. Zıtlıkların çalışmasıysa analiz sanki bu şiir de Madak’ın kendisiyle yürüttüğü mücadelenin ürünüdür. Bu şiirde, annesel olana yönelik özlem ve sevinç ile kaybın getirdiği hüznün dayanılmazlığı bir aradadır. 

Anna Freud (1948) erken dönemdeki beslenme ile nesneye yönelik aşkın gelişim arasında bir bağlantı kurar ve nesne aşkının ilk aşamasının narsisistik türde olduğunu söyler. Bu dönemde bebekte henüz benlik gelişimi söz konusu olmadığından kendisini sakinleştirmek mümkün olamayacaktır ve dürtüsel talepleri ile ihtiyaçları katlanılamaz biçimde yoğun hissedilecektir. Bu nedenle bakım verenin kendisini rahatlatması aciliyet içerecektir. Karnı acıkmış olan küçük çocuklar veya bebekler birkaç dakikalığına bile beslenmek için beklemek zorunda kalsalar, son derece yoğun bir gerilim hissederler ve sonunda yemeklerine kavuşsalar bile bundan keyif alamayacak kadar gerilmiş olabilirler. Nesne aşkının gelişimindeki ikinci aşama ise benliğin gelişmesiyle ortaya çıkar ve bu süreçte küçük çocuk kendisiyle, çevresi arasındaki ayrımı fark etmeye başlar. Bu dönemde çocuğun sevgisi gıdaya yöneliktir. Üçüncü aşamada ise küçük çocuk daha duyarlı hale gelmiştir ve çevresinin farkındadır. Böylece sevgisi de, gıdadan, onu kendisine sağlayan anneye veya bakım verene yönelmiştir. Son aşamada çocuk oral, anal ve fallik aşamaları geçtiğinde nesneyle bağı başlangıçtaki egoist biçimini yitirecek, nesneden hemen doyum sağlama arzusu yerine, nesneyle olan ilişkinin niteliği geçecek ve libidinal bağ artacaktır. Bu noktada artık çocuk nesneden sağladığı getiriyi düşünmeksizin nesnesini sevebilir. Ancak Anna Freud’a göre çocuğun bilinçli yaşamında anne ve gıda ayrı nesnelermiş gibi kabul edilseler bile bilinçdışında halen anne ve gıda birbirine eşit biçimde düşlemlenmeye devam edecektir. Gıdanın ve beslenmenin, annesel bağ ve anneye yönelik duygulanımlardan ayrıştırılması neredeyse imkânsız gibi görünmektedir. Bu bizi bazı yeme bozukluğu hastalarının yaşantılarını anlamaya ve bunlar üzerine düşünmeye sevk ettiği gibi, anneyle ve annesel imgeyle yoğun bir uğraş içindeki kişilerin de gıdayla yaşantılarında bu izleri hissetmek mümkündür. Rahatlatan, huzur verdiği varsayılan ve sonradan travmatik biçimde yitirilen bir ilişki de bu bağlardan muaf olamayacak gibidir. 

Madak’ın annesel olana yaklaşımı da endişesini dindirmesini arzu ettiği, ancak ulaşılır olmayan bir kayıp nesneyle kurulan daima kayıpla ilişkili ve hüzünlü bir bağdır. Yiyecekler ise şiirine, çocuksu bir neşeyle girdikleri kadar, ergenliğin ve sonrasında yetişkinliğin kayıplarını ve hüznünü de getirirler çoğu zaman. Mutsuz olmak istemeyen aynı zamanda nasıl göründüğüyle de meşgul olan bir ergenin dilinden dökülen kelimelere benzerler.

… “Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.

Çoktandır öksüz olan mutfakta

Buğulandı ve ağladı camlar,

Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.

Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,

Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,

Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca, 

Sanki biraz rahatladım.

Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,

Artık kimse mutsuz olmayacaktı.

Ah… dedim sonra,

Ah!

İç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,

Aynı vampir gibi çıkacağız.

Kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,

Sanki biraz ferahladım.

Karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:

Hâlâ aç mısın?…”

Ah’lar Ağacı’nda çözümü, iç sıkıntısını gidermenin yolunu domates çorbası yapmakta bulduğunu söyler. Ama bir yandan da isyan eder “karnabahar kızartmıyordu asla başroldeki kadınlar” diyerek. Mizah ve acı, bir yemekte şiir olur. Didem Madak, iç sesiyle konuşmalarında kendini rahatlatmak veya ferahlatmak için başvurduğu yolu gösterir aslında.  Sanki erken dönemde bebeğin sakinleşmesini sağlayan annesel gıda ile ilişkisinde olduğu gibi aslında hâlâ yemeklerle duygusal bir bağ kurmakta ve sakinleşme arzusunu dindirmek için bir çözüm aramaktadır. Erken biten bir yaşamın sonunda veda etmek nasıl zorsa Didem Madak’la ilgili bir yazıyı bitirmek de öylesi zor ama onun şiiri yardımcı olacaktır sanırım. Ölümünden sonra yayınlanan ve son şiirlerinden olan 128 Dikişli Şiir’de “bir mutfak cadısı” da olduğunu söyler:

“bir mutfak cadısıyım bu sıralar

Çeşitli şeyleri çeşitli şeylere karıştırmak

Ve seni düşünmek, mırıldanmak

Bazı büyülü yemekler yapmak

Bazı şifalı yemekler yapmak

Ve kalmak istemek ahbap…”