Gaye Boralıoğlu: “Felsefe Edebiyatçının Anlamda Zenginleşmesini Sağlar”

Irmak Zileli

Bu ay Gaye Boralıoğlu’nun yazı masasını kurcaladık. Yazma yönteminden, beslenme kaynaklarına; yapı kurmaktan, karakter yaratmaya; piyasanın taleplerinden, neden yazıyorum sorusuna verdiği yanıtlara kadar pek çok başlık açtık konuşurken. Benim için ufuk açıcı bir sohbetti. Dilerim sizin için de öyle olur…

Serde senaryo yazarlığı da var, reklam yazarlığı da; roman, hikâye hepsi. Onları ayırıyorum. Senaryo yazarlığı zamanla yarışarak yapılan bir iş bildiğim kadarıyla. Bunun kalemine musallat olmamasını nasıl sağladın?

Ben aslında tamamen farklı disiplinler olduğunu düşünüyorum. Farklı kaynaklardan beslenen, farklı zihin yapıları gerektiren, farklı duyarlıkların iş başında olduğu iki ayrı alan edebiyat ve sinema. Sinema karanlıkta izlenir, edebiyat aydınlıkta okunur. Belki bu yüzden film izleyicisi hep bir şeylere tutunmak ister. Sinemada yapı, kurgu, teknik çok daha önemlidir. Edebiyat okurun aydınlıkta olduğu, bilinmeyen konusunda daha cesur olduğu, yazarın da daha özgür olduğu bir alan. Senaryo yazarken evet, hem zamanla yarış var hem de başkalarının da (yönetmenin, yapımcının, izleyicinin) zihinlerini, kabiliyetlerini hesaba katmak zorunluluğu. Senaryo yazmamın edebiyatıma olumsuz etkisi de olmuştur muhtemelen. İkisini birlikte yaptığım zamanlarda, olabildiğince ayrı kaynaklardan beslenmeye sanki iki ayrı iş yapıyormuşum gibi davranmaya çalışıyordum. Ama özellikle zamanla ilgili mesele benim yazma süreme değil ama, yazının içeriğine yansımıştır. Bazı metinleri şimdi yazsam temposunun daha farklı olacağını düşünürüm.

Edebiyatın mı daha farklı olacağını?

Evet. Tersi de oldu tabii ki bir miktar. Çünkü edebiyat, öykü ya da roman yazdığım zaman nasıl bir kaynağı kullandığımı keşfettim. Kalbimde nasıl bir yere dokunduğumu, oranın nasıl çalıştığını hissettim. Onu zaman zaman senaryoya da yansıttığım, beslendiğim oldu.

Bu hissettiğin şeyi tarif edebiliyor musun? Beslendiğin kaynağı?

Edebiliyorum, şöyle: Senaryo yazmak çok teknik bir iş yani orada bir matematik var ve o matematiği baştan kuruyorsunuz ve sonra o matematiğin içinde çalıştırmaya başlıyorsunuz mekanizmayı. Ama edebiyat öyle bir şey değil. Edebiyatta bir meseleniz var, –benim için en azından böyle– benim bir meselem var, o meseleyi hikâyeleştirmek istiyorum ve o hikâyeleştirme arzusu diğer teknik konuları; hatta kelime seçimlerini bile bana tarifliyor. Yani aslında tam tersi bir ilişki.

Önce teknik gelmiyor.

Senaryo yazmak mimarlık gibi bir iş, mimarlık teknik bilgi gerektirir, bu bilgiyi yaratıcılıkla birleştirmek gerekir. Edebiyat ise resim yapmak gibi. Oradaki teknik bilgi belirleyici değil. Hiç kullanmasan bile çok müthiş bir eser yaratabilirsin. Tabii ki yazmanın ana hatlarıyla belli başlıklar altında ifade edilebilecek mecburiyetleri vardır. Zaman zaman bazı şeyleri ifadelendirebilmek için biz de bunlardan bahsediyoruz ya da yazmayı öğrenmek isteyen insanlar derslerde bu tür yapılarla, tariflerle karşılaşabiliyorlar ama bir yandan da bu bilgi bir anlam ifade etmiyor. Yani bilmek önemli; bilmek, farkında olmak önemli, ama kullanıp kullanmamak aslında asıl amacınızın ne olduğuna yani ortaya koymak istediğiniz eserin niteliğine bağlı.

Dedin ya bir konum, bir hikâyem, bir meselem var ve o tekniği çağırıyor. Bu kendiliğinden olan bir şey midir, yoksa senin üzerine çalıştığın, düşündüğün… o düşünme süreci nasıl işliyor sende?

O süreç birkaç kaynaktan ilerliyor benim için. Bunlardan bir tanesi hayat. Yani hayatta benim canımı acıtan, üzerine düşünmeye ya da araştırmaya ya da derinine inmeye niyet ettiğim, bana heyecan veren gizemli mevzular diyeyim. Hayat derken bunu kastediyorum. Diğeri felsefe yani dünya tarihindeki düşünme biçimleri ve onlar arasındaki ilişkiler. Hayatın anlamına dair sorgulamalar, sorular… Ve üçüncü olarak da edebiyat, hem klasik hem de güncel edebiyat… Ben ikisi arasında mekik dokuyorum. Bazen güncel edebiyat çok heyecanlı geliyor, oradan okumalar yapıyorum. Sonra onları kapatıp tekrar klasiklere dönüyorum. Öyle gelgitli bir okuma süreci. Kafamın içinde dönüp dolaştırdığım konular oluyor. Sonra bir süzgeçten damlayan ilk damla hikâyeyi başlatıyor, o da genellikle bir sahne, bir görüntüdür. Hatta sahne bile demeyeyim, bir resim. Ya senaryocu olmaktan gelen bir şey ya da zaten öyle düşündüğüm için senaryo yazıyorum ama hep görüntülerle düşünürüm ve yazdıklarımda da çok insan, “a ben bunu film gibi gördüm, niye bu film olmuyor?” demiştir. İşte benim için başlangıç noktasında genellikle ilk paragrafın içinde bir resim gizlidir. O da işin büyülü yanı işte. Her şeyin başlangıç noktası. Ben onun peşine takılırım. Ama tabii bütün yapı, roman ya da öykü yazarken kurduğum yapılar ilk bahsettiğim o üç alanın içinden devşirilir.

O resim çıktıktan sonra kendini o resmin akışına bıraktığında metnin dili çıkıyor, anlatım çıkıyor, ses geliyor belki. Peki bu romanın ya da hikâyenin yapısı ne olacak gibi bir soru soruyor musun kendine, yoksa o da mı kendiliğinden çıkıyor?

Yok, yapıyı kuruyorum. Yapı zihnin en çok iş başında olduğu alan. Her yazarın bir dil dünyası vardır, yazdığımız şeyler konu olarak tamamen farklı olsalar bile imzamızı taşıyorlar sonuçta, ama o hikâyenin gerektirdiği dil, üslup ya da sözcükleme, sözcük seçme tarzı hep bilinçli bir şekilde, tercihler yaparak; hatta bazen deneyip sınayarak oluyor. Kurguya çok kafa yoruyorum; romana ya da öyküye başlamadan önce kurgusunu genellikle biliyor oluyorum. Kurgu baştan iyi düşünülmesi gereken bir şey ki, onu yazarken izleyebilesin. Öte yandan bence iyi kurgulanmış bir metin, bir edebi metin okura o kurguyu hissettirmeyen metindir. Eğer o kurguyla karşılaşırsa o zaman akışkanlığı azalır metnin ve aynı zamanda da metin ile okur arasına bir zihin girmiş olur. Bu sakıncaları ortadan kaldırabilmek için o kurguyu olabildiğince başka şeylerin içine gizlemek gerekir.

Konturleri sislendirmek gibi bir şey mi bu dediğin? Yani bir iskelet kuruyorsun ama etrafını o kadar çok etlendirip butlandırıyorsun ki, o iskelet görünmez oluyor gibi bir şey…

Evet biraz öyle bir şey var ama o yapıyı görünmez kılan da zihin aslında, zihinsel tercihler. Belki basit bir örnekle daha iyi anlatabilirim. Örneğin karakterin İstanbul’dan İzmir’e gitmesini istiyorsunuz ve yapısal olarak bu gerekiyor, bunu kurgulamışsınız. Eğer karakter günün birinde durup dururken İzmir’e giderse, o kurgunun okuyucunun gözüne sokulması demek olur ya da bir tesadüf sonucu karşılaştığı arkadaşı ona “niye İzmir’e gitmiyorsun?” derse, şimdi biraz acele ederek anlatıyorum.

Yazarın niyetini açık etmesi aslında.

Evet, o öyle olur. Ama siz onun hayatı ve onun düşünce ve duygu dünyası içinde başka bir şehre yerleşmek için gerekli motivasyonları yaratırsanız ve aynı zamanda da bunun için okuyucunun roman içinde sürüklenmesini ve hemhal olmasını sağlayacak bir sebep koyarsanız, işte o zaman kurguyu gizlemiş olursunuz.

Evet. O zaman zaten doğal bir şey olur onun İzmir’e gidişi. Aksi halde gitmese, belki okur diyecek ki niye gitmedi bu.

Evet, evet. Ben böyle düşünüyorum yani bu tabii her zaman herkes için böyle olması gerekmeyebilir, bambaşka yazım tarzları içinde bütün bu sebep-sonuç ilişkilerinin anlamsız olduğu yapıtlar söz konusu olabilir ama benim kendi edebiyat dünyam içinde diyeyim ya da algım içinde böyle çalışıyor.

Tomris Uyar’ın bir yazısında okumuştum, “sokakta yürürken kafanıza bir saksı düşebilir, buna tesadüf der geçersiniz ama bir metinde öyle bir saksı düşebilmesi için nedenleriniz olması gerekir” diyordu. Bir metinde tesadüfen saksı düşmez çünkü, onu yazar düşürmüştür. Yazarın değil de hayatın düşürdüğünü hissetmeye ihtiyacımız var.

Evet. Bunun tabii arka planında başka bir tercih var. O da ne? Çünkü ben esas olarak hikâye anlatmayı seviyorum, hikâyelendirmeyi seviyorum. Karakterler yaratıp o karakterlerin hayatlarını tasarlamayı seviyorum. Yoksa bambaşka teknikler söz konusu olsa, diyelim bilinç akışı teknikleri ya da daha postmodern yazım tarzları, o zaman belki başka şeyler tartışıyor, konuşuyor olurduk. Ama ben zaman zaman başka teknikleri kullansam da, esas olarak benim için türden de önce hikâye vardı. Anlatımın içeriğine göre ben türe yöneliyorum. Bu anlatacağım şey bir hikâye olur diyorum ya da bu anlatacağım şeyden bir roman olur diyorum, bir senaryo olur diyorum, bir senaryoya yakışır diyorum. Dolayısıyla esas olarak anlatmak istediğim şey, cevher diyeyim ben ona, içimde saklı duruyor, geri kalan her şey sonradan bilinçli tercihlerle ya da sezgisel tercihlerle ortaya çıkıyor, bir yol buluyor.

Bir meselem var dedin, meselelerin var ya da. Hani yapının gizlenmesi gibi tıpkı, meselenin de hikâye içinde gizlenmesi gerektiğini düşünüyor musun?

Benim için yazarın derdinin ne olduğu önemlidir, belki de her şeyden daha önemli bu. Ama işte o dert çıplak bir şekilde ortada olduğunda yine aynı sorunlar ortaya çıkıyor. Didaktik metinlerle, klişelerle ve kuru, tatsız yapılarla karşılaşabiliyoruz. Onun için şöyle tarif ettim bunu: Sineye çekilmiş dertler olması lazım. O kadar derinden gelmesi lazım ki, yazının içeriği de, kalemin ucu da o kadar derindeki bir mürekkebe batabilsin.

Çünkü o kadar derindeki bir şeyi akılla kavrayıp, formüle edip aktaramayız sanki. O zaten hissettiğimiz bir şey olduğu için dışarı çıkıverir. Meseleler üzerine düşünüp, üzerinde çalıştıktan sonra bu çalışmanın ürünü yeni fikirleri de bir süre için unutmaya izin vermek gerekiyor galiba. Romanın, öykünün işleyeceği fikir bilincin yüzeyindeyken değil de biraz aşağılara çöktüğünde yazmak sanki o dediğin şeye de bir panzehir olabilir.

Edebiyat demlenmeye ihtiyaç duyar ve ne kadar büyük bir travma varsa aslında demlenme süresi de o kadar uzun oluyor. 1915’e dair insanların yazabilmesi için üç nesil geçti. Dersim’in edebiyata yansıyabilmesi için kırk sene, elli sene geçti, belki daha bile fazla. 12 Eylül için yirmi sene herkes sustu. Travmalara bakıyoruz ve bir de onlarla ilgili edebiyat eserlerinin çıkış süreçlerine bakıyoruz, sanki bir paralellik var gibi, bir doğrultu var gibi görünüyor. Ben onu çok önemsiyorum. Alelacele yazılmış, toplumsal mevzular ya da o an için var olan dertlerle yazılmış işlerden çok derinlikli ifadeler galiba çıkmıyor. Sineye çekilmiş olan bir dert var ama toplumsal olaylar ya da güncel bazı şeyler orada bir şeyi tetikleyebiliyor, onu o zaman kullanabiliyorsunuz. Mesela Gezi hikâyesi olduğunda Almanya’da çıkacak bir antoloji için bir gezi öyküsü yazmamı istemişlerdi, orada ben gidip gezi öyküsü yazmadım, benim için oradaki esas mesele şuydu: İnsanın eyleme geçme tedirginliği. Bir olay olması, ruhen oraya gitmek ama aslında bedenen bir türlü buna cesaret edememek.

Bu belki de senin eski bir derdindi zaten.

Çok eski bir derdim, hep var olan, hep üzerine düşündüğüm. Ben de bir vitrin mankeninin gözünden yazdım Gezi hikâyesini. Böyle olabiliyor bazen ama o bir gezi hikâyesi mi? Yo, belki başka bir zamanda başka bir anlama oturacak. Meselesi Gezi’den daha fazla bir şey olmuş oluyor, cesaret ve kırılma anının ne zaman örtüşeceği üzerine bir hikaye yazmış oluyorum.

Aslında mesele kavramsallaşmış gibi oluyor bir bakıma. Güncel bir şeyi içimizdeki derdin karşılığı olarak ilişkilendiriyoruz, bu da bir kavrama tekabül edebiliyor çoğu zaman. Kavrama tekabül ettiği andan itibaren sanki evrenselleşmiş oluyor.

Kavram mı onu bilemeyeceğim. Kavramla anlatabilir miyim? Çünkü kavram, içi kelimelerle dolu bir şey ve o yüzden de biraz tartışmalı, netameli bir ifade. Daha uygunu belki “kadim bir dert” olur diyebilirim. Güncel olmayan bir kelimeyle anlatmayı, ifadelendirmeyi tercih edebilirim. Bir karın ağrısı, dünya derdi, kalp sızısı… kaynak olarak onlara dönmemiz gerekiyor diye düşünüyorum. Kavramdan biraz korkuyorum. Kavram, sanatın zaman zaman kullandığı bir araç ve işte güncel sanatla birlikte yeniden tartışılır oldu. Ama tıpkı güncel sanatlarda olduğu gibi eğer sadece kavramla iş yaparsak, çoğunlukla çöp doğuyor. Farkında olmadan modalar giriyor işin içine, insanların günlük tercihleri söz konusu olmaya başlıyor, anlatım politikleşiyor. Mesafeliyim kavram kelimesinin edebiyatla ilişkilenmesine, hatta kavram kelimesinin sanatla ilişkisine.

Kafka’nın Dava’sı mesela bir bürokrasi eleştirisi diye okunabilir, devlet ve birey ilişkisiyle sınırladığın zaman güncelle bağlantılı kalmış oluyorsun. Ama bana öyle geliyor ki, korku kavramıyla hani oradaki korkuyu bir kavram olarak aldım. Korku duygusu da diyebiliriz aslında, senin deyiminle “kadim” duygusuyla yazmış gibi geliyor bana. Bu sayede sadece kendi ülkesinde değil, bütün dünyada karşılık bulabildi Dava romanı. Bence o roman, bireyin öne çıktığı, devletin zayıf olduğu bir toplumda bile insanlara bir şey söyleyebilecek bir roman.

Evet. Tabii bunlar aynı zamanda eserin katmanlarını da sağlayan şeyler. Esas olarak edebiyatçının işi sihirbazlıktır, illüzyonistlik değil. Sihri yapmak için doğru malzemeleri bir araya getirmek gerek. Büyücülük demek belki daha doğru. Malzemeleri bir araya getirip karıştırırken belli bir kıvamı tutturmuş olman lazım ki dalga dalga, insanları etkileyebilecek bir karışım, bir iksir yaratabilesin. İşte onlar ne kadar kadim duygular, kadim mevzular, meseleler olabiliyorsa ve aynı zamanda o kadim duyguların ya da meselelerin gelişme biçimini, bugünkü aldığı hali bir şekilde hissedebiliyorsak yazarken, o kadar katmanlı ve etkileyici metinler ortaya çıkıyor, yazar zamanı aşabiliyor.

Peki felsefe okumanın zararlarını gördün mü edebiyat söz konusu olduğunda? Yararı mutlaka olmuştur. Onu sormuyorum bile. Zararı da var mı?

Yok, görmedim. Mesela senaryo yazmanın zararı, reklamcılık yapmanın zararını gördün mü dersen çok kolay cevap verebilirim ama felsefe okumanın hiçbir zararını görmedim; bilakis hem düşünme üslupları konusunda, hem dil konusunda yararlı oldu. Dilin sadece sözcüklerden ibaret olmadığını düşünüyorum. Dünya haline dair bilgi ve araştırma arzusu konusunda çok şeye yaradığını düşünüyorum. Günümüz dünyasının giderek felsefeden uzaklaşması ve çok elit bir tabakanın işi olarak yapılıyor olması çok canımı sıkıyor. Bence felsefe edebiyatçının anlamda zenginleşmesini sağlar; tıpkı şiirin dilde zenginleşmesini sağlaması gibi. Bunlarsız bir edebiyat mümkün müdür? Evet mümkündür, olabilir tabii ki. Ama onu ben hissederim. Bunlar tercihler sonuçta, edebiyatçının tercihleri. Kitap sektörü, kitap piyasası şöyle bir şeyi teşvik etti: Hızlı, çabuk  ve mümkün olduğu kadar çok yapıt üretmek, çok satmak ve görünür olmak. Bu atmosferden etkilenmemek çok zor. Ancak birtakım bağlarınızın, prangalarınızın olması lazım ki bunlara kapılmayasınız. Ama bunlar gelip geçici şeyler. Yani insanın niye yazdığıyla çok bağlantılı. Açık söylemek gerekirse benim ne ünlü olmak, ne para kazanmak umurumda. Ben has okur peşindeyim. Sinemada, televizyonda senaryo yazarken çok popüler iş yaptım. Onun kurallarını çok iyi biliyorum. Ne yapılırsa insanlara kanca takılır, insanlar neyin peşinden giderler, bunları iyi biliyorum. Belki de tam da bu sebeple böyle rahat konuşuyor olabilirim ya da rahat davranıyor olabilirim. Edebiyat benim için korunaklı bir kale, bu ticari sulara girmek istemiyorum.

İnsanların anlama olan ihtiyacı da daha fazlalaşmıyor mu?

Kesinlikle. Şunu duymuyor muyuz çoğu zaman: “Bu nasıl oluyor anlamıyorum?” “Yani bu nasıl başımıza geldi anlamıyorum?” “AKP niye hâlâ birinci parti anlamıyorum?” Herhalde son yirmi yıl içinde Türkiye’de günlük hayatta en çok kullanılan kelimelerden biri budur. Ya bir de şunu soralım kendimize: Niye anlamıyoruz? Öyle bir derdimiz gerçekten var mı acaba? Anlamak gibi bir derdimiz gerçekten var mı yoksa kendi bildiğimiz doğruların mümkün olduğu kadar çok kişi tarafından paylaşılmasını istiyoruz ve bunu başaramadığımız zaman mı anlamıyor oluyoruz?

Herkese seslenen felsefe kitaplarının ya da psikoloji kitaplarının en çok üzerinde durduğu: “Hayatın anlamı.” Yani “anlamlı bir hayat kurmak”. Bunları çok duyar olduk. Senin edebiyatının bu açıdan da insanlara bir şey söylemek gibi de bir derdi var mı?

Hayatın anlamı dediğimiz şey etik bir meseledir. Edebiyatın etikle hiçbir ilgisi yoktur. Edebiyatla etik arasındaki ilişki çok mesafeli bir ilişkidir, böyle olmak zorundadır. O ancak yazarın kendi ahlakı ile sınırlıdır. Başka hiçbir şeyle değil. Edebiyat mümkün olduğu kadar etikten arındırılması gereken bir kavramdır hatta. Edebiyattaki anlam daha farklı bir şey; eşyanın tabiatına dair bir bilgi. Eşyanın ve insanın ve dünyanın tabiatına dair bir bilgi arayışı… Çünkü aslında hiçbir zaman ulaşamayacağımız bir şey o. Ama o arayış süreci içinde heyecana kapılıyoruz ya da bütün hayatımızı gözden geçiriyoruz; dünyaya doğru açılıyoruz ve bakıyoruz. Böylece başka insanlarla karşılaşıyoruz, ki bence en kıymetli olan şey bu. Yani eşyanın ve insanın soyunuk haline ulaşmak, aslında edebiyattaki anlam bence bu.

Peki arayış dedik. Hiç böyle yanıtlara ulaştığın duygusuna kapıldığın oldu mu yazarken?

Ben öyle bir duyguya kapılma ihtimalim olduğu anda uzaklaşıyorum zaten. Hiçbir zaman o noktayı koymak istemiyorum, çünkü o nokta bence artık her şeyin bittiği yerdir ve bana kalırsa okuyucuya da saygısızlıktır. Bir kitap okuyoruz, bitiyor ve biz onunla yankılanmaya devam ediyoruz, zihnimizde yankılanmaya devam ediyor. Nokta koyulmuş bir kitabın yankısı daha sınırlı olur ister istemez. Hiç nokta koyacak kadar olgun hissetmedim kendimi. Kendi yazdığım şeye bile nokta koyacak kadar olgun hissetmiyorum kendimi. Hayat sonsuz ihtimallerle dolu ve o ihtimallerin kombinasyonudur aslında hikâyelerimiz. Dolayısıyla bambaşka bir şey de olabilir. Bir de tabii şöyle bir şey var: Ben genellikle karakterler üzerinden yazarım ve çok da somutlanır onlar kendi içinde. Ben tanırım yani anlattığım kişiyi. Bayağı böyle kaşıyla gözüyle, konuşma biçimiyle, oturuş kalkışıyla benimle birlikte yaşarlar. Onların, neredeyse benden bağımsız diyebileceğim kendi hayatları oluyor. Sonra sonuna doğru yaklaşırken hep şunu hissediyorum: Daha fazla müdahale etmemeliyim, onun hayatını ben sonlandırmamalıyım. Bir kitabıma ad olan o kavram benim için çok kıymetlidir: Meçhul. İşte hayatın kara deliklerinden biri.

Müphemlik… Peki burdan başka bir yere geleceğim. Piyasa müphemliğe pek izin vermiyor. Yazarın kitabını yazdıktan sonra geri çekilmesine olanak tanımıyor. Biz yeni kitabına odaklanan bir söyleşi yapmıyoruz şu anda ama öyle olsaydı eğer, burada o müphemliği zedeleyeceğim kaygısı yaşar mıydın?

Okur yaşayan bir yazarı tanımak, onun yazma sürecini nasıl tariflediğini dinlemek istiyor. Ben işin magazin yanına kaçmadan, yalnızca kitaplarım üzerine konuşarak, daha doğrusu kitaplarımı bahane edip hayat üzerine konuşarak kendi duruşumu kendim için anlamlı kılıyorum. Konuşurken de yazarken olduğum noktadayım, başka biri değilim. Bir de şu var. Şimdi eskisi gibi değil, yazar fildişi kuleden okuruna seslenmiyor. Sosyal medya, okuma grupları, okur söyleşileri… bütün bunlar okur ile yazar arasındaki karşılıklı etkileşim imkânları demek. Bu imkânlardan ben de yararlanıyorum. Okur kitabı ya da beni aynalıyor, o aynada iyi olan şeyleri de arızaları da görüyorum. Bu yanıyla okurla bir araya gelmeyi önemsiyorum. Yoksa kitabımın reklamını yapayım, güzel güzel pozlar verip meşhur olayım diye bir derdim yok. Zaten biraz komik de geliyor bana bu “anlamlı”, manidar pozlar.

Yazarın kendi edebi üslubunu döktürebildiği bir dil midir önemli olan, karakterin özgürce konuştuğu bir dil midir? Yazarın egosuyla karakterin varlığı zaman zaman çatışabiliyor. Orada işte otoriter olmamayı, karakterin senin sözünden çıkmasına izin vermeyi faydalı görüyorum.

O tabii çok hassas bir denge. Yani bir ressam bir modelin resmini yaparken onu birebir yapmaz değil mi, o bir fotoğraf değildir. Hissederiz ki a bu bir Goya resmidir. Bu bir Cezanne resmidir değil mi? Orada onun kalemi, fırçası vardır. Şimdi biz de bir karakteri anlatırken, onu tam da gerçek gibi anlatamayız, bu zaten olmaz, olursa da çirkin olur. Biz onu kendi hakikatimiz olarak anlatmak zorundayız, çünkü o bizim kalemimizden çıkıyor. Ama şu tabii ki önemli: Kendimizi anlatmamalıyız. O zaman da karakter olmuyor. Benim yöntem olarak kullandığım şey, biraz da belki kişiliğimin ya da alışkanlıklarımın, yazma alışkanlıklarımın elverdiği şey bir tür ruh göçüdür. Ben o karakterin içine göç ediyorum, onun gözünden bakmaya başlıyorum, onun dilinden konuşmaya başlıyorum. O konuşan dil, konuşan ses benim sesim aslında ama onun dilini kullanıyorum. Mesela Meçhul’de 25-26 tane ayrı karakter var. Bu meseleyi en çok yaşadığım kitabım oydu aslında. Şimdi ben onların hepsini tam da gerçek halleriyle konuşturuyor olsam, o zaman kitap bütünlüğü olmaz ki. Sen niye roman yazdın diye sorarlar insana. Teknik olarak da onlarla yapılmış röportajlar kurmuşum. Dolayısıyla yazarın dili, Tanrı yazar diye bir şey yok, hiç yok. Hep başkalarının, üstelik de bambaşka insanların dilleri var. Hepsini tek bir kalemden çıkmış gibi de anlatamam. Bu sorunu nasıl çözeceğimi düşündüm ve şunu fark ettim: Diyelim Ayşe Arman söyleşileri okuduğumuzda onun Ayşe Arman söyleşisi olduğunu anlıyoruz ya da Express dergisindeki söyleşileri okuduğunuzda onun Express söyleşileri olduğunu anlıyoruz. Express söyleşilerinden bir tanesini Ayşe Arman’ın sütununa koysanız herkes yadırgar. Ama belki aynı insanla konuştular. Ama orada onların zihinleri var. İşte ben bunu söylüyorum. Röportajı yapan kişi bensem, yani yazarsa, onun iradesi orada hissedilmek durumunda. İşte o öznellik romanın dilini oluşturacak şey olacak ve ben yazdığım insanların dilini, duygusunu, dünyasını yansıtmaya, aynalamaya dikkat edeceğim. Yani aynalıyoruz ama bir ayna da var.

Metnin cinsiyeti var mıdır senin için?

Bu soruyu öncelikle bir okur olarak cevaplamak isterim. Metnin erilliği ve dişilliği var ve bu yazarın cinsiyetiyle her zaman koşut olmuyor.  Çünkü eril bir dille yazan kadın yazarlar da olabiliyor ya da dişil bir dille yazan erkek yazarlar da olabiliyor. Benim dilim nedir onu bilmiyorum bunu okuyuculara bırakmak lazım ama ben kadını anlatmayı çok seviyorum. Hani ruh göçü dedik ya, zaten teknik olarak böyle bir üslup, böyle bir yöntem kullandığım için bu bana çok da rahat bir alan sağlıyor kadınları yazarken. Öte yandan her yazarın içinde bence çift cinsiyet vardır, daha doğrusu çok cinsiyet diyelim. Ben bir kadın olarak bir erkek karakteri, Dünyadan Aşağı’da Hilmi Aydın’ı kurguladım. Herkes bir kadın olarak bir erkeği bu kadar gerçekçi bir şekilde nasıl yazdınız diye sordu. Yazılabilir, yazılmalıdır. Bu yazarın imkânıdır, diğerkâmlık insan olmanın da imkânıdır. Öte yandan çok iyi, çok ünlü ve gerçekten de severek okuduğumuz pek çok yazarın, – bunu özellikle 90 sonrasına dair söylüyorum- metinlerinde ya kadın yok ya da varsa da geri planda. Kadın karakterlerin belirleyici olduğu eserler ne kadar azsa, aslında kadının toplumsal alandaki rolü de o kadar zayıflıyor. Sinema için de geçerli, edebiyat için de geçerli. Onun dışında edebiyat içi muhabbetler, kadın yazarın görünürlüğü vs. söz konusu olduğunda benim söz söylememe gerek yok, açıp baktığımızda zaten, örneğin edebiyat dergilerini açıp bakalım, aşağı yukarı, hatta bu konuda yapılmış araştırma da var, en iyi edebiyat dergisinde bile yüzde 30 ya da yüzde 20 civarında kadın yazar var. Hiçbir erkek yazar yok ki, sevdiği yazarlar arasında bir kadın yazarı saysın. Dikkat çekici ama böyle.

Etkilenme endişesi yaşar mısın?

Hiç yaşamam. Yazarken okumayı çok severim; hatta genellikle okurken çok alakasız şeyler bile olsa bana ilham verir, başka şeyler aklıma getirir. Okumak benim için yazma eyleminin ayrılmaz bir parçasıdır. Kendi dilimi bir şekilde, bir yerlerde, bir zaman buldum, o yüzden de yalpalamıyorum orada. Çok alakasız bir şey okuyup ondan çok etkilenmiş olsam bile başına oturduğum zaman yazdığım şeyin onunla hiç alakası olmuyor. Unutkan olmanın faydaları işte bunlar.