Yardım Et

Burcu Yılmaz

Sevimli okur,

Çok sevdiğim bir yazar “Benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum, hâlâ öyle!”[i] demişti.  Bu yazıya konu olan kitabı muhtemelen uzun zaman gizleyeceğim. Yuvamı bulduğuma inandığımda onu göğsümden çıkarıp sahibine vereceğim.

Kopukluklarla, başa dönmelerle, sarılmalarla, hıçkırmalarla, fragmanlarla dolu bir yazı vereceğim sana. Bütün ciddiyetimi içine doldurduğum o şapkayı bu defa, da, çıkarıyorum. Gözyaşlarının verdiği gücü bir kalp pıtlamasının ardından hissederken okudum zira Çocuk, Köstebek, Tilki ve At’ı. Yuvasını bulmaya çalışan ama bağlı olduğu kazıktan kopamayan, ah ondan bir kurtulsa herkesi yiyeceğini sanan bir tilkiyim çünkü ben.

*

Büyükbabam Lewis Carroll, resimleri olmayan bir kitap ne işe yarar ki, dedirtmişti bir keresinde sandaldaki o küçük kıza. Kendisinin bir kitap yapmış olmasını şaşırtıcı bulan Mackesy, “İşin doğrusu hep resim olsun istiyorum, birer ada gibiler, sözcüklerin denizinde onlara sığınabilirsiniz,”[ii] dediğinde o küt saçlı kız geliyor aklıma. Ve dakikada yüz elli kez atan kalbim gülümsüyor. Besbelli, aralarında bir akrabalık var, diyor. Ve besbelli, kitaptaki o çıplak, süssüz dil bundan kaynaklanıyor. Biz çaresiz okurlar sözcüklerin denizinde boğulmuyoruz böylece. Söylenecek olanı doğrudan söyleyen, benzetmelere boğmayan bu saf dile hep hayranlık duydum. Bu çıplaklığı ve doğrudanlığı bize aktaran çevirmen Tankut Baler’in pasta hakkını da atlamamalı. Bize hem açık kalpli bir dil hem de en az o dil kadar açık, gösterişsiz resimler veriyor Mackesy. Mürekkebin ve sınırlı renk paletinin böyle bir metne ne kadar uyduğunu tarif edebilir miyim bilmiyorum. Belki sadece güzel demeliyim. Kitabın sunduğu bu safi açıklığa kendimi en yakın hissettiğim yer kimsenin olmadığı, minicik bir dereye, o derede salınan böceklere baktığım ormandı. Yuvamı, hâlâ, bulma umuduyla içine baktığım ve o dehşetli güzellik, kendi halindelik karşısında odama kaçıp ağladığım doğa. “Bence vahşi doğa biraz hayat gibi – bazen korkutucu olabiliyor ama güzel,” dediğinde sanatçı, tamam, diyorum, kesinlikle bir iş var bu işte. Beni bir yerden tanıyor. “Aslında herkes el yordamıyla ilerliyor,” diyor sonra At. Mackesy, bunu hanginiz diyor?

*

Büyüdüğünde ne olmak istiyorsun, diye sorduklarında, pasta, derdim. Çocuk gibi, “İyi kalpli,” demek aklıma gelmezdi hiç. Ama “Başarı ne sence?” sorusuna benim de yanıtım, büyükken, “Sevmek” olurdu. Peki Köstebek gibi başta başaramazsam biraz pasta yemeyi akıl edebilir miydim? (Küçükken hangi zamanda olduğumu biliyordum. Büyükken hepsi birbirine karıştı. “Acaba öğrendiklerini unutma okulu diye bir şey var mı?”) En azından artık akıl edebileceğimi düşünebilirim. Ve yediğim pastalar yetmediyse ve kalbim hâlâ kırıksa ben de kalbimi kıranlara birer öpücük verip Köstebek’in sözleriyle avunabilirim: “Sahip olduğumuz en büyük özgürlüklerden biri, olaylara nasıl tepki verdiğimiz.”

*

Her şeye karşın, bazen tüm o dinginliği bulmama ve özgürlüğü hissetmeme karşın, yetişemeyeceğimi düşünüyorum. Panikliyorum. Hiçbir şeye yetişemeyeceğimi ve onlara yetişmeye çalışırken etrafımı kırıp dökeceğimi, güzel’i zedeleyeceğimi…  “Bu fırtına da geçer,” biliyorum oysa. Anda kalmak denen şeyin ne kadar zor olduğunu kalabalıkta sarsıldığımda, gözlerimi kapattığımda, içimden bir şarkı, hep aynı şarkı, söylediğimde ve sadece benim girebildiğim o ülkeye gittiğimde anlıyorum. Benim pastam o ülke demek, diyorum. “Hemen her şey içimizde oluyor”ken sadece dışımı, o durmadan dans eden kadını görmeleri tuhafıma gidiyor. Korumam gereken güzelliklerin telaşıyla çok açık, çok aceleci davranıp başarısız oluyorum işte, diyorum. Sonra sevdiğimi düşünüyorum. En azından bunu yapabildiğimi. Ve belki içten içe ben de biliyorum; “sevgi insana yuvasını buldurur.” Kaybolduğumda arkadaşlarım vardır. Nefes alamadığımda. Kalbim pıtladığında. “Bu halimde yeterli olduğum”u anlarım o zaman. Sevdiğim şeylere odaklanırım (pastanın yanı sıra) ve düştüğümde At beni yakalar. “Hepimizin burada olmasına seviniyorum,” derim o zaman. Burada olmama seviniyorum.

(Ben neden burada olduğumu küçükken ve şimdim varken anlamıştım. Neden dilimin ucunda hep ölüm var? Çünkü sevmediğimde ve sevilmediğimde ölüm var. Çünkü ölüm varken burada olmamın başka bir anlamı yok.  Çocuk’u ve At’ı görmüştüm. “Yarını bilmiyoruz,” demişti At, “bilmemiz gereken tek şey birbirimizi sevdiğimiz.”)

*

Ama şimdi baştan başlayacağım. Ve ben baştan başlayan bir okur olarak Charlie Mackesy’yi nasıl etkilediysem her şeyin başına giderek bu yazının okuru sizleri de öyle etkilemeye çalışacağım. “Yuva her zaman bir yer olmak zorunda değil,” değil mi?

*

Söyleyebileceğim en cesurca şey “Yardım et,” olurdu.

*

Sarılmaya, sevmeye ve sevilmeye, bana yuvamı bulduracak olanın sevgi olduğuna inanıyorum. Bütün kalbimle.

Çocuk, Köstek, Tilki ve At / Charlie Mackesy / Çeviren: Tankut Baler / Editör: Merin Sever / Mundi Kitap / 2021


[i] Bizim Büyük Çaresizliğimiz, Barış Bıçakçı, s.31, İletişim Yayınları, 2012.

[ii] Buradan itibaren tırnak içindeki bütün cümleler Çocuk, Köstebek, Tilki ve At kitabından.