Tekgül Arı: “Yazdıklarımın içine yaşadığım toplumun sorunları ister istemez sızdılar.”

Abdullah Ezik ve Esin Hamamcı, Odak Yazar dosyamızın konuğu Tekgül Arı ile edebiyatı, kitapları ve edebiyat anlayışı üzerine konuştular.

Abdullah Ezik: Ankara sizin hayatınızda da romanlarınızda da kendisine özel bir yer bulan başlıca şehir. Öncelikle Ankara’nın sizin için anlamı ve yazınsal üretimlerinize etkisi üzerine ne söylersiniz?

Ankara, devlet kurumlarının otoriter varlığını, sesiyle, mekânlarıyla derinden hissettiren kocaman gri bir göz.  Yurdumuzu içine çeken ve kaderini yazmak için tasarlanmış dev gözün içinde her gün biraz daha daralıp sıkışıyoruz. Bentderesi’ne düşen ateşle karartılmış kentin tarihi, her iktidar değişiminde yeniden yeni tarih yazıcı güçler tarafından yazılmaya devam ediyor. Yangılı Ankara hem ulaşılması gereken birincil hedef hem de yıkılması gereken bir hedef hâline dönüşüyor. İki arada kalmış bir kentin kaderini biz yazarlar, belki de düşler kurarak yeniden yazmaya çalışıyoruz. Toplu konut alanlarıyla yükselen beton binalara tıkılıp kaderine, kederine teslim edildi kentimiz. Her gün yükselen rezidanslarıyla gökyüzü bile parsellendi şimdilerde. Başımızı gökyüzüne çevirebilme imkânımız da kısıtlı artık.  Eğlence mekânları AVM’lere taşındı. “Tüket eğlen” sloganıyla bağırıyor AVM’ler.  Caddeleri alt üst köprülerle bölünen, insanların birbiriyle karşılaşmasına bile ket vuran, beton gücün içerisinde Ankaralı yazar olarak dertleşebileceğim kaldırım taşlarının üzerinde kolluk kuvvetlerinin ayak izlerinden geçilmiyor. Tek bir notayla daralıyor Ankara, daralıyor zihnimiz, adalet ve eşitlik istençlerimiz de… 

Yine de her gün güneş betonların arasından içimize doğuyor,ısıtıyor bizi. Gri göze selektör yaparak uyarıyor.  O vakit gökyüzünde denizler köpürüyor, Bentderesi’nde piyano sesleri duyuluyor. Çubuk Çayı, İncesu Deresi, Hatip Çayı çağlıyor. Akköprü’de kaldırım taşları açılıp aydınlanıyor, kayıp aşklar birbirine kavuşup özgürleşiyor. Düşler durur mu hiç, uçuşuyor, yazdıkça gökyüzü kadar açılıp genişliyor… O vakit dudaklarımda bir umut gülümsemesi açıyor, parmak uçlarıma varıyor…

A.E.: Dünyanın Öyküsü dergisinde bir yıl ve Yeni Adana gazetesinin “Düşler Düşünceler” köşesinde yaklaşık üç yıl süreyle köşe yazarlığı yaptınız. Sizin metinlerinizde güncel ile bu kadar yakından ilgilenmenizin köşe yazarlığı ile bir ilişkisi olduğunu söyleyebilir miyiz? Gazeteci kimliğiniz kurgu metinlerinize neler kattı?

 Çok değerli haberler yapan gazeteciler varken benim gazeteci bir kimliğim olamaz. Tesadüfen Yeni Adana Gazetesi’nde iki yıldan fazla köşe yazdım.  Orada da mesele edindiğim, kendimce gördüğüm, bildiğim ve araştırdığım şeyleri edebiyat diliyle yazmaya çalıştım. Soma, Balçınlar Maden Ocağı, Mülteci kampı gibi birçok yere de gittim. Bir gazeteci olarak değil de sorumlu bir birey ve edebiyatçı olarak yanlarında durmak istedim. Toplumdan bağımsız olma lüksüm yok. Toplumsal meseleler benim de meselem. Ancak şu bir gerçek ki köşe yazılarımın kurgularımdan etkilendiğini düşünüyorum.

“Metin Yorgunluğu” ve “Öykü Yazıyoruz” adlı çalışmalarınızı gönüllü olarak katıldığınız yaratıcı yazarlık atölyelerinde katılımcılara aktardınız, birçok öykü etkinliğinde önemli görevler üstlendiniz. Bir yazar olarak deneyimlerinizi başkalarına aktarmak sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

İşin aslı ben kendi yazdığım öykülerin yorgunlukları üzerine çalışırken Edebiyatçılar Derneği’nde yürüttüğümüz Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’nde bir hoca rahatsızlanıp gelememişti. Çare olarak üzerinde çalıştığım çalışmamı katılımcılara aktardım. Yani o günkü boşluğu doldurdum. Ders sonrası şunu gördük, atölye katılımcıları yazdıkları metnin niteliğini bilmek istiyordu. Böylece başöğrenci olarak bu çalışmaları kendi deneyimlerimle, katılımcıların metinleri üzerinden göstererek aktardım. Birbirimizden çok şey öğrendik.

Öykü Yazıyoruz, çalışmasını daha çok liseli gençlerle yaptım. İçinden iyi yazarlar çıkıyor. Çok mutlu oluyorum.

A.E.: Yazın hayatınıza öykü ile başladınız ve birçok dergide öyküleriniz okurla buluştu. Peki sizi temelde öykü yazmaya yönlendiren ne oldu? Kurgu yazmaya nasıl başladınız?

Yangılıyım… Yangımı dindirmek için çocukluğumdan bu yana kendime şiirler, şarkılar ve kısa öyküler yazdım. Ta çocukluğumda eşitsizlik ve adaletsizliğin farkına varmıştım. Bunu dillendirdiğimde beni ya dinlemiyorlar ya da garipçe bakıyorlardı. Kimileyin gülüyorlar kimileyin de hırçınlıkla suçlanıyordum. Soruları geçiştirilen bir çocukluk. Ama pes etmeyen bir çocuk… Lise yıllarında ciddi anlamda yazmaya başlamamı tetikleyen, “Bizden değilsin. Bu dünyaya ait değilsin,” diyen babamın sözüydü.  Hiçbir yere ait değildim, ait olduğum yerleri yazınla aramaya başladım. Babam haklıydı, adaletsizliğin, eşitsizliğin ve saygısızlığın hoyratça sürdüğü bir dünyaya ait değildim.

 Her zaman kurmaca öyküler yazdım. Ancak yazdıklarımın içine yaşadığım toplumun sorunları ister istemez sızdılar.

A.E.: Bedenim Tetikte öykü kitabınızın ardından peş peşe gelen romanlardan söz edebiliriz. Öyküden romana nasıl geçtiniz. Türsel farklılıklar sizi nasıl etkiledi? Roman ve öykü yazmanın birbiri ile ilişkisi ve sizin yazınınızdaki yerleri üzerine ne söylersiniz?

Öyküden vazgeçmem mümkün değil. Çünkü ben öykü yazmayı çok seviyorum ve yazıyorum da. Zihnimde parlayan bir duygu ya da bir sözle masaya oturup öykü yazdığımı düşünürken bir de bakıyorum ki romana evrilmişler. O vakit kalemi serbest bırakıyorum. Ne olacak diye çok merak ediyorum. Düşsel zihnim çok hızlı çalışıyor öykü yazarken, romanla bu hızı durdurmaya zorluyorum. Ne kadar başarıyorum bilemiyorum, bir roman zamanında ayrıca birkaç öykü ya da şiir de ortaya çıktığı oluyor.

 İki tür arasında büyük farklar var. Öykü az sözcükle bir dünya kurarken roman daha detaycı.  Türler üzerine kendimce şöyle bir düşünce geliştirdim. Şiir; özgürlük alanı, öykü; özgürlük mücadelesi, roman; köleliktir. Ters bir eğriyle işliyor yazın dünyam. Romanın köleliği geveze olmasından ileri gelir, sizi kendine tutsak eder. Üç beş yıl sürer tutsaklığınız. Bu nedenle ara sıra firar eder, öykü ile özgürlüğün peşine düşer, şiir ile özgürlüğün tadını çıkarırım. Ama roman her defasında peşime düşer, yakalar ve mutfak masasının başına oturtur beni.

A.E.: Kadınlar ve kadınlar üzerinden bir anlatı kurma, sizin metinlerinizin en temel unsurlarından birisi. Seyran, Gizem, Gülce, Nişa, Defne… Her bir kadın kahramanınızın kendi içerisinde bambaşka bir kimlik ortaya koyduğu hemen fark edilebilir. Bu çerçevede metinlerinizdeki kadın kahramanlarınızın karakterini şekillendiren başat unsurlar nelerdir?

Ataerkil bir sistemin, yüzyıllardır kadınlara yaşattığı sorunlardan muaf değilim. İster istemez kadın kahramanlarım ataerkilin dayattığı yaptırımlara karşı bir savaş veriyor. Kadına yönelik şiddet her zaman vardı ancak son yıllarda dozunu iyice arttırdı. 2000’li yılların başında bu önemli meseleyi yazmaya başlamıştım. Şiddetin her türlüsüne karşıyım. Bedenim Tetikte kitabım, kadına ve çocuklara yapılan şiddet öykülerini içeriyor.  Yazarken ataerkilin erkeklere kodladığı “erkeklik” meselelerini de ele alıyorum. Ayrımcı bir yazar değilim.

Madenci Öyküleri: Çığlık (2010), Madenci Edebiyatı: Korkunun Tırnakları (2013) ve Yanık Rüzgârın Sesini Duydum (2016) adlı yayına hazırladığınız yarışma sonrası seçkilerden oluşan kitaplar, son yıllardaki maden felaketleri düşünüldüğünde bu konuya eğilen önemli çalışmalardan. Sizi madenciler ve “maden edebiyatı” üzerine çalışmaya yönlendiren başlıca sebepler neler oldu?

Lise yıllarında kütüphaneden alıp okuduğum Germinal (Emil Zola) romanından çok etkilenmiştim. Sonradan yine okudum. “Karanlıklarda, ölümün soğuk dokunuşunu hissedip titreşerek, hepsi sessiz, bakıştılar. Kan ter içinde, kasları kopacak gibi gergin hep kazma sallıyorlardı. Bir ayak gözüktü, o zaman toprağı elleriyle kazmaya başladılar ve bedenin diğer kısımları bir bir ortaya çıktı. Başa bir şey olmamıştı.”(Yordam Kitap, 2016:189) “Başa bir şey olmamış” sözü kadar yaralayıcı bir söz olabilir mi?

1991 yılında Şemsi Denizer öncülüğünde gerçekleşen Büyük Madenci Yürüyüşü’nden oldukça etkilendiğimi hatırlıyorum. Yürüyüşün üzerinden bir yıl geçmeden 1992 yılında Kozlu da yaşanan maden faciasıyla sarsıldığımı da… Böylece madencilerin çalışma koşulları ve hikâyeleri genç yaşımda dert alanıma girdi. Nasıl girmesin, çok yakın bir tarihte, 2014 mayıs ayında 301 maden işçisi Soma da göçük altında yaşamını yitirdi. Katliamın ikinci günü Soma’ya gittim. Çocukların, eş ve annelerin maden ocağı civarında, hastanelerde umutla nasıl da beklediğini, tek tek atılan çığlıkları duydum.

A.E.: “Madenci edebiyatı” nedir, bu konu üzerine neler söylersiniz?

Madenci Edebiyatı elbette genel edebiyatın içerisinde yer alıyor. Ancak yerin metrelerce altında çalışmaya giden madencileri aileleri işe yolcu ederken, “Uğurlar olsun,” diyor, madenden sağ salim çıkabilmişse, “Geçmiş olsun.” Şu iki söz bile kendi başlarına trajik bir öykü. Çalışma koşulları oldukça ağır olan madenciliğe tarihsel olarak çok uzağa gitmeden şöyle bir bakınca; karşımıza çalışma hayatının düzenlenmesine yönelik yapılan ve 1867 yılında uygulanan Dilaver Paşa Nizamnamesi’yle (gerçek adı Ereğli Maden-i Hümayun İdaresinin Nizamnamesi) karşılaşırız. Osmanlı Devleti iş açığını gidermek için Zonguldak ve ahalisini zorunlu olarak madende çalıştırır. Bu durum Cumhuriyet  kurulduğunda da bir süre devam eder. Ancak o günlerden bugünlere baktığımızda madenlerde çalışma şartları düzeltilebildi mi? Madenler yeni teknolojik alt yapıyla donatılıp güvenli çalışma ortamı sağlanabildi mi? Peki ölümüne çalışan madencilerin aldıkları ücretler iyileştirilebildi mi? Bu soruların cevabını Soma katliamı, Balçınlar Maden Ocağı direnişi bize veriyor. Kapitalist sistem kazancına bakarken yitirilen madenciye de sayı gözüyle bakıyor. Üstelik gözümün önünden gitmeyen trajik bir sahne var, Soma da yaşanan derin acıyı bir devlet yetkilisi madenciyi tekmeleyerek çoğaltabiliyor…

Madenci Edebiyatı ayrımını doğru buluyorum. Çünkü onların ve ailelerinin trajik bir dili var. Babalar, oğullar yitiriliyor, kadınların ve çocuklarının dillerine ağıtlar düşüyor. Son yıllarda ülkemizde madenci edebiyatına karşı bir duyarlılık oluştu. Bu konuda epey eser de yazıldı. Hemen aklıma gelenler; Muzaffer Oruçoğlu’nun dört cilt Grizu romanı, Tuncer Uçarol’un yayına hazırladığı “İşçi Öyküleri” içinde rastladığım öyküler, Adnan Özveri’nin Bir Başka Çanakkale romanı ve Soma Katliamı sonrası yazarların kollektif olarak yazdıkları birkaç kitap.  

Nişa Kaybolmaya Hazır Değilim:

A.E.: Nişa Kaybolmaya Hazır Değilim’de ele aldığınız konular ve özellikle kentsel dönüşüm meselesi oldukça kıymetli ve güncel. Bu anlamda diğer kitaplarınızda da günceli yakından takip eden bir yapının söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Güncel/gündelik hayatın sizin yazınınızdaki yeri nedir?

Günceli takip ederim, ancak güncel olaylar bombardımanı altında hafızamızda aşınıyor. Gözden kaçan bir şey de, mekânın zihnimizde oluşturduğu zamansızlığa karşı başka bir zaman yaratma çabasında olan güç kurucular, bağ kurduğumuz mekânlarla birlikte hafızamızı da yok ediyorlar. Bu nedenle önemli olaylara ilişkin toplum olarak tarih bilinci oluşturamıyoruz.  Kentsel dönüşümün kent-mekân belleğini yok etmesinde, çıkar gruplarıyla işbirliği yapıldığı da açık. Kazanan taraf her zaman gücü elinde tutanlar oluyor. Sadece bir mahalle yok edilmiş olmuyor, oradaki ortak kültür de kıyıma uğruyor. Farkına varanlar da bulduklarını yitirmemek adına susuyor. Bana göre kentsel dönüşüm, kültürel yapı bozulmadan yapılmalıydı. Aslında kentlerdeki karma kültürel mahalle yapıları son yıllarda kalın çizgilerle iyice ayrıştı. Zengin mahalleler her dönem ayrıydı, ancak orta ve yoksul mahalleler birbirinden ayrışınca sorunlar ortaya çıktı. Kültür entegrasyon sürecinde gerçekleşecek olan etkileşim imkânı da ortadan kalkmış oldu. Yoksul kendisi gibi olanlarla yol alıyor, haliyle onun öykünebileceği, sorularını artıracak farklı yapılarda insanlar olmayınca, ona dayatılan yoksulluğu çaresizlik içinde kadere bağlıyor. Şu bir gerçek ki, bir araya gelmeden, karşı durmadan hiçbir hak elde edilemiyor. Küçük çaplı direnişler olmuyor değil, ancak sonuç alınamadığı gibi direnenler suçlu olarak toplum içinde damgalanıyor. 

 Öyle sanıyorum ki, bilinçdışım yazarken önemli gördüğüm güncel tarihi unutturmamaya çalışıyor. Çünkü güncel olayları unuttuğumuzda eşitlik ve adaleti unutup dayatılanlara razı oluyoruz.  

A.E.: Nişa ve Şükrü üzerinden romana dahil ettiğiniz Çingeneler ve Çingeneler’in gündelik yaşamı, Türkiye’de göz ardı edilen bir konu. Bu anlamda onlardan “ötekilerin dahi ötekisi” olarak söz edebiliriz. Sanırım bu biraz tüm dünyada da böyle. Peki sizi özellikle Çingeneler üzerine düşünmeye, onlar üzerinden bir anlatı kurmaya yönlendiren özel bir mesele oldu mu?

Çingene halkının yabancısı değilim. Sekiz yaşına kadar yaşadığım mahallede gördüğüm, dokunduğum, çocuklarıyla oyunlar oynadığım insanlar. Sonrasında babamın, bir Çingene arkadaşının oğluna kirve olması, yakınlığımızı artırmıştı. Babam Çingene değildi ancak ötekileştirilmiş, dili yasaklanmış bir halktan geldiği için belki de birbirimize yakındık. Onların evlerinde kaldığım birkaç günü hiç unutamam. Bir odada kadınlar, neredeyse sabaha kadar güldük. Bizim kıyafetlerimizi renksiz bulup giysilerini giydirdiler. Yer döşeğinde birlikte uyuduk. Giysileri gibi dilleri de yürekleri de rengârenkti onların. Çingeneler ve doğa bir bütündür bana göre. Bozulmamış, olduğu gibi… 

Nişa romanı açıkçası “Bitler” diye bir roman çalışmasının arasına girdi. Yurdumuzda yaşanan distopik bir ortamda, distopik bir roman çalışmasını sürdüremedim. Suruç ardından Ankara Garı katlimı ve birçok patlamalar sonrasında düştüğüm bunalımın içine, bir sabah ışık gibi bir cümleyle Çingene Nişa girdi. Elimden tutup beni kaldırdı. Ben de trans halinde yazdım. Roman bitince çok üzüldüğümü, bitmesin diye Nişa’yla konuştuğumu da unutmuyorum.

A.E.: Mağara, Nişa Kaybolmaya Hazır Değilim’de üzerinde özellikle durulması gereken bir diğer konu, zira içerdiği anlamlar romanı güncel olmanın çok ötesine taşıyor. Mağarayı bir metafor olarak kullanırken neler düşündünüz? Nişa’yı mağarada yaşamaya iten nedir?

İlk insanlık mağaraları barınak olarak kullanmışlar. 40 bin ila 12 bin yıl önceki Üst Paleolitik dönemde mağaralara yapılan resimlerle sanatın doğduğu imlenir. Araştırmacıların, ilk insanların mağara duvarlarına neden resim yaptıklarına dair tartışmalar da hâlâ gündemde. Ava çıkmadan önce büyüye yoranlar da var, hayvanların duygu ve düşüncelerin yansıttıklarını söyleyenler de.  Romanda bilinçdışıyla çıkan mağara metaforu öyle sanıyorum ki, kapitalist sistemin artan özel mülkiyet iştahıyla yok edilmeye çalışılan hem doğayı hem de insanı prangalarından kurtarma çabasıydı. Çünkü mahalleli güç kurucuların onlara dayattığı yoksulluğa razı olmuş gibi. Sorgulamıyorlar. Mağara ise tam tersi sorguluyor. Çizilen resimlerle sisteme karşı duruyor. Özel mülk istemiyor. Eşitlikçi bir yaşamın olanaklılığı üzerinde duruyor.

Kalaycılık yapan bir ailede büyümüş Nişa. Onlar gittikleri şehirlerde kurdukları çadırlarda yaşamlarını sürdürüyor. Bu nedenle doğayı ve insanı biliyorlar. Dünyayı güzelleştirecek olanın katıksız sevgi olduğunun da farkındalar. Nişa seviyor… Sevgisinin arkasında duruyor. Sevgisiyle dost biri. Doğasından kopmadığı için mağarada yaşamaktan memnun.

A.E.: Romanınızda kullandığınız dil de oldukça canlı ve ele aldığınız karakterlerle oldukça örtüşen bir yapı sergiliyor. Roman dilinizi nasıl kurdunuz? Bir yazar, roman dilini nasıl bulur?

Her hikâye kendi dilini kurarak geliyor. Dilini kuramayan hikâyenin fikri ne kadar iyi olursa olsun yazmıyorum. Nişa yalnız başına gelmedi, mahallenin diliyle birlikte gelip yazdırdı.

A.E.: Nişa ile Defne arasındaki ilişki ve dostlukları romana biçim veren konulardan birisi. Onların birbirlerine çıkarsız bir şekilde yaklaşması, her türlü maddi beklentinin ötesinde bir tavır almaları çok kıymetli. Son yıllarda dostluk özelinde yazılan kurgu metinlere baktığımızda da bu ilişkinin çok kıymetli olduğunu söyleyebiliriz. Nişa ile Defne arasındaki dostluk ve bu dostluğu üzerine inşa ettiğiniz temeller üzerine ne söylersiniz?

Günümüzde dostluklar da duygusal olarak biçim değiştirdi. Açıkçası kim dost kim düşman birbirine karıştı. Dost artık merkeze kendini alıyor. Dost hep övülmek, pışpışlanmak istiyor. Övgüsünü alınca da size yukarıdan bakmaya başlıyor. Alınıyor, kızıyor, hep ben ben diyor. Çıkarsız dostluk artık kurulamıyor. Kurmaya çalışanlar da anlaşılamıyor. Siz dost için ölürken, onlar sizin öldüğünüzü bile göremiyorlar. Neden? Bana göre kapitalist sistemin insanlara bireyselliği dayatarak, biricik olduklarını medya/reklamlar aracılığıyla zihinlere kazmasından kaynaklanıyor. “Ey biricik birey, mallarımı tükettiğin gibi dostluklarını da tüket” sloganı arka planda bağırıyor gibi. Kişisel gelişim koçları da yaygınlaşarak bireyselliğin biricikliğini aşılamaya çalışıyor. İlişkilerde sorun mu yaşıyorsun, uğraşma, “S.ktir Et” diye ellerinde bir kitap bile var. Nişa ve Defne birbirlerini anlamaya çalışan, sesli düşünen, yeri geldiğinde tartışabilen ancak bunu farklı yönlere çekmeden, karşılıksız seven iki insan. İki karakterim de ayarı bozulmuş bu dünyada ayrımcılık yapmadan sevgi ve dostluk ayarını kurmaya çalışıyorlar.

A.E.: Nişa, gerek Defne ile dostluğunda gerek Şükrü ile evliliğinde kendisini bütün çıplaklığıyla gösterir. O hep olduğu gibidir ve herkese kendisinden bir parça verir. Nişa’yı var eden en başat unsurlar nelerdir?

Nişa’nın personaları yok. O doğanın içinde, doğaya ait. Bu yüzden maskesiz. Ona kendiliğini dayatan toplumun yargıları değil, doğa.

A.E.: Nişa Kaybolmaya Hazır Değilim’de sınıfsal meseleler üzerinde de ayrıca durmak gerekir. Egemen sınıf ile mahalleli, mahalleli ile Nişa ve çevresindekiler arasındaki ilişki bu anlamda tartışılması gereken unsurlardan. Romandaki bu çok katmanlı sınıfsal mücadele üzerine ne söylersiniz?

Ekonomik göç yoluyla ya da başka bir sebepten bir araya gelmiş küçük topluluklar, kültür entegrasyon sürecinde olumlu yönde de etkileşim gösterebilirlerdi. Bu da iyi bir eğitimle sağlanabilirdi. Fakat işsizliğin, açlığın olduğu bir toplumun önceliği de, “ekmeğe ulaşmak” olacaktır. Waslow’un ihtiyaçlar piramidine göz attığımızda, en alt sırada açlık, barınma, güvenlik gibi birincil ihtiyaçlar öne çıkar. O ihtiyaçlar karşılanmadıkça piramidin bir üstüne çıkamazsınız.

Romanda sosyolojik olarak sınıfaltı bir mahalleyle karşı karşıyayız. Ekonomik olarak sosyal güvenceleri bulunmayan bu topluluk, işsizlikle mücadele ediyor. Sefalet ücretine bile erişemiyor. Günlük bulabildikleri işlerle sadece karınlarını doyurmaya çalışıyorlar. Eğitime, sağlık kurumlarına ulaşmaları çok zor. Defne’nin annesi elli kuruşu bile hesaplamak zorunda kalıyor. Kızını okutabilmek için hem kocasına yardım ediyor hem de gelinliklerin üzerini işliyor. İnsanca yaşamalarına yetiyor mu? Hayır. Egemen sınıf tarafından dışlanmış bir topluluk. Şu bir gerçek ki egemen sınıf, kendi varlığını sürdürmek için ekonomisini büyütmeye bakar.

Egemen sınıf tarafından dışlanmış Sınıfaltı bir mahallenin de dışladığı, ırkçılığa maruz kalan Çingene ailesi böyle bir sistemde ne yapabilir ki? Irksal olarak ayrımcılık özellikle gelişmemiş toplumlarda yaygın, hastalıklı bir hâl. Egemen güç de ayrımcılık üzerinden beslenir.

A.E.: Bu romanda söz konusu ettiğiniz kentsel dönüşüm hikâyesini aynı zamanda bir tür sınıf mücadelesi hikâyesi üzerinden de okuyabilir miyiz?

Kentsel dönüşüme karşı mücadele edenlerin kimi mekân hafızalarını yitirmek istemeyenler. Kimi de sınıfaltından sefalet ücretine ulaşma mücadelesi verenler. Sefalet sınıfı mücadelesi diyebiliriz. Defne üzerinden de özellikle doktor eğitimiyle üstsınıfa atlama mücadelesini görebiliriz.

Aşk Susmadan Git

Esin Hamamcı: Anadolu Üniversitesi’nde İşletme bölümü dışında, Felsefe bölümünde de lisans eğitimi gördünüz. Bu iki ayrı dal, kitaplarınıza yansıdı mı? Yansıdıysa nasıl tanımlarsınız?

Okuduğu bölüme göre iş bulan şanslılardanım. Analiz yeteneğim çalıştığım kurumda firma analiz raporları hazırlamam ve finansal muhasebe dersleri vermemin etkisiyle epeyce gelişti.  Özellikle kitap incelemelerimde, toplumsal konuları irdelemem gerektiğinde tarihsel olarak iyi analiz edebildiğimi gördüm. Felsefe eğitimimi 2020 yılında AÖF’de tamamladım. Ancak okurken birçok felsefe seminerine de katıldım. Okul bana sistematik olarak felsefeye nasıl başlayacağımı, hangi kaynakları okumam gerektiğin öğretti. Asıl felsefe eğitimim okul bittikten sonra başladı. Birçok kaynağı okuyarak kendimi geliştiriyorum. Yeni yazacaklarıma katkısı oluyor mu, bilmiyorum. Ancak önceden yazdıklarımın bir felsefesi olduğu da görülüyor.

E.H.: Madenci Öyküleri yarışmasının düzenlenmesinde ön ayak oldunuz. Bu yarışma sizin için ne ifade ediyor?

Yarışma sayesinde madencilerin hikâyelerinin ne kadar derin ve çok olduğunu gördük. Amacım da görülmeleri ve duyulmalarıydı.

E.H.: AŞDER’de şizofreni teşhisi konmuş hastalarla yazın çalışması yürüttünüz, sizin için nasıl bir deneyimdi?

Muhteşem bir şeydi. Neredeyse sekiz yıl boyunca her hafta çarşamba günü çalışma yaptık. Katılımcı arkadaşlar oldukça sevgi dolu ve maskesizdi. Birbirimizi dinledik, yazdık. Yeri geldi kederlendik, ağladık. Yeri geldi gülüp şarkılar söyledik peşi sıra halaylar çektik. Doğaçlama anlık öyküler yazdık. Dergi çıkardık. Şezofrenlerin ve ailelerinin bu hastalığı kabullenmeleri gerekiyor. İlaçlarını alanlar büyük sorunlar yaşamıyor. AŞDER de tüm katılımcılar hastalıklarıyla barışık ve ilaçlarını alıyorlardı. Sadece toplumun önyargılarından şikâyetçiler.

E.H.: Aşk Susmadan Git, “Aşk susar mı?” sorusu üzerinde duruyor. Sizi bu konuya ele almaya iten, düşündüren nokta ne idi?

Güç kurucuların her türlü şiddetine susan bir toplumda, aşk susmaz mı? Susabilir. Bu konu yazarken kendiliğinden belirdi. Belki de bilinçdışı cinlerimin işidir. Ben de peşine düştüm.

E.H.: Aşk Susmadan Git, Alev ve Seyran karakterleri arasındaki sınıf farkı aşklarını yaşayış şekillerine de sirayet ediyor. Sizce sınıf farkının her konuda olduğu gibi bu konuda da etkisi var mıdır?

Roman ve öykülerimin çoğunda sosyal sınıf farkı var. Alev’le Seyran’ın ilişkisinde, sınıf farkından çok kadın dayanışması ön plana çıkıyor. Asıl burada dillendirilmesi gereken, Seyran’ın ırkına karşı savaş açmış egemen güçten cesaret alan bir karakterin, bunu kullanarak kendine fayda sağlamaya çalışması.

Sevgili Abdullah ve Esin, uzun bir söyleşi oldu. Size ve Sanat Kritik’e çok teşekkür ediyorum.