Kalp Bir Kere Sevmeyegörsün

Dilek Büyük

Bazı kitapların ismi pek uzun oluyor ama kitabın ruhuna da çok yakışıyor. Alman çocuk ve gençlik edebiyatının üretken yazarlarından Dagmar Hossfeld’in Atların En Havalısı, Hain Ördekler ve Ben kitabı da bunlardan biri. Başlıktaki üç konu aslında anlatının da üç ayağını işaret ediyor.

Kahramanımız Lotte, beşinci sınıfa giden bir kızdır. Kız dedim ama aslında tam bir “erkek Fatma”. Arkadaşlarının neredeyse tümü erkektir. En sevdiği şey kaykayla kaymaktır. Anne ve babası ayrı evlerde yaşar. Lotte ise babasının annesi Büyükanne Li’nin evinde büyükannesi ve annesiyle birliktedir. Babanın emlak ofisi vardır. Sık sık şehir dışına çıkar. Anne iki ayrı işte çalışır, yoga yapar, feministtir ve doğaya saygılı yaşamayı prensip edinmiştir. Büyükaanne ise dükkanını devretmesine rağmen arada kontrole gider, bilgisayar başında zaman geçirir, oldukça da sosyal ve üretkendir. Bir gün yakınlarındaki parkta kadınlar için bir binicilik okulu açılır. Anne geçmişte at binmiştir. Hem kendisi hem kızı için yeniden heveslenir. Binicilik okulunun açılış günü piyango biletine birkaç ücretsiz ders çıkınca annesinin aksine Lotte’nin suratı asılır. Çünkü onun aklı fikri kaykayındadır, diğer kızlar gibi at sevdası yoktur. Ancak gelin görün ki, ekipmanı bile olmadan başladığı derslerde çalıştığı atı Motte ile arasında hızlı ve sıcak bir bağ kurulur. Zamanını kaykay, ailesi, okulu ve gölü düzenli aralıklarla gözlemlemeyi gerektiren ödevi arasında yeniden pay eder. Tam her şey yoluna girmiş gibi görünürken binicilik okulunun giderlere yenik düşerek kapanacağını öğrenir. Lotte çok üzüldüğü bu sorunu çözmeyi kafasına koyar. Halasını ziyarete gittiğinde tanıştığı arkadaşı Jussi’nin fikrini kafasına yatar. Motte ile şehre gider, kendi yaptığı ilanlar ve sözleşmelerle atlara koruyucu aileler bulur. Bu iş bazı sorulara yol açıp, başı ailesi ve binicilik okulunun sahibi Hella ile derde girse de sonuç başarılı olunca her şey tatlıya bağlanır, binicilik okulu kurtulur.

Göl gözlemi ödevinde de tüm bu karışıklık içinde sorunlar yaşanır. Birbirilerini her gördüklerinde hayalet görmüşe dönüp akla gelebilecek en tatsız ifadeleri sarf eden Lotte ile Max Müller bu ödev nedeniyle eşleşince aralarındaki gerilim azalır. Ancak göle sınıf olarak diktileri bitkilerin parçalanıp söküldüğünü, gölün canına okunduğunu görünce bunda da Max’ın parmağı olabileceğini düşünen Lotte, halasını ziyaret ettiğinde bunun sorumlusunun göçmen ördekler olduğunu öğrenir.

Kitap, küçük bir kızın hayatından bir kesit ve yaşadığı sorunlarla baş etme yöntemlerini eğlenceli bir dille Lotte’nin ağzından anlatıyor. Lotte biraz “erkek Fatma” olması nedeniyle, biraz karakteri itibariyle hafiften ağzı bozuk bir karakter. Bok sözcüğünü saymazsak küfre yakın kendi kalıplarını kullanıyor aslında: “Hay, kokuşmuş istiridye!”, “Hay, uyuz pireler!” gibi. Muhtemelen anneden aldığı feminist bir yanı da var. Bunu babasının ayrı yaşamasına dair söylediği şu sözlerden anlıyoruz:

“Belki annem, büyükannem ve ben özgür kadınlar olduğumuz için korkuyordur. Üçe karşı bir kalmasından falan belki de. Özgür demek kendi ayakları üzerinde durabilen ve serbest düşünebilen demekmiş. Bu arada bunu Google’da araştırdım. Belki de biz babam için fazla özgürüz. Verilen kararlarda azınlıkta kalıp geri çekilmek zorunda kaldığı için üç kadın ona fazla geliyor.”

Oldukça sade bir kurgu ve dille yazılmış, bir macera kitabı gibi olan metinde genç okura bu bakış açısını göstermek etkileyici ve önemli. Zaten bu bakış açısına sahip Lotte’nin binicilik okulunu kurtarmak için kendisinden küçük bir kızı da yanına alarak büyükler olmadan harekete geçmesi, yaşadığı evde öğrendiği “amazon ruhu”ndan geliyor belli ki.

Max Müller ile olan ilişkisi de dikkat çekici. Oğlanlarla çok daha iyi anlaşan Lotte, Max ile anlaşamıyor. O kadar ki, ödev için göle gidip, her şeyin paramparça olduğunu gördüğünde aklına şüpheli olarak sadece Max geliyor. Yazar burada önyargı kavramını açıklama gereği duymamış, duysa didaktik olma tuzağına düşmüş olacaktı. Ancak kahramanı aracılığıyla yargılarımızda daha adil olmak gereğini hatırlatıyor.

Palindrom, tersten okunduğunda da aynı olan sözcük ya da cümlelerdir. Bu bilmece gibi, eğlenceli bir konudur ve çocuk kitabına da çok yakışır. Kavrama dair verilen örnekler Hossfeld’in okurunu eğlendirirken, alttan alta bir şeyleri fark ettirmeden öğretmeyi de sevdiğini gösteriyor. Bu kavramı daha önce duymamış genç okurlar için yeni bir eğlencenin kapısını da aralıyor.

Lotte’nin kitap okumasına da tanık oluyoruz hikâye boyunca. İki örneğin ilkinde annesi atından ayrılmak zorunda kalan bir kızın hikâyesini veriyor. Diğer kitabı halasına gittiğinde tanıştığı Jussi veriyor, o da atla ilgili bir kitap. Lotte’nin atlar ilgi alanına girince bu kitapları su gibi, heyecanla okuduğuna tanık oluyoruz. Hossfeld böylece okurun ilgi alanına giren kitabı çok daha şevkle okuyacağının da altını çiziyor. Büyükanne Li’nin kitabı yün çoraba benzeterek söylediği şu cümle de bu durumu pekiştiriyor: “Eğer sana uyarsa içine girer, kendini çok huzurlu hissedersin.” Sevdiğimiz kitapların bitmesini istemeyişimiz tam da bundan değil midir?

Hossfeld’in kafayı taktığı konulardan biri de helikopter ebeveynlik. Yer yer Lotte’nin ebeveynleri hakkında “helikopter ebeveyn”ilk yaptıklarına dair yorumlarına tanık oluyoruz. Aslında beşinci sınıftaki bir çocuğun bu kavramı kullanarak ailesini eleştirebileceğinden şüpheliyim. Ancak burada biraz da kültür farkını düşündürdü bana kitap. Çünkü Lotte’ye tanınan özgürlük alanını Türkiye’deki helikopter ebeveynlerin sağlayabileceğini pek sanmıyorum. Benzer şekilde büyükannenin hastanede tanıştığı biriyle erkek arkadaş olma yolunda görüşmesi de bizde genel olarak yaygın kabul görmüyor maalesef. Bunun gibi bir örnek de binicilik okulunun sorumlusu Hella ile koruyucu aile olan Bay Duckstein’in yakınlaşması. Bu doğal yakınlaşmalar ne yazık ki yerli çocuk kitaplarında okulların yaklaşımı nedeniyle pek göremediğimiz konular.

Yazar Dagmar Hossfeld gençlik yıllarında tutkulu bir biniciymiş. Belli ki bunun etkisiyle biniciliğe dair terminolojinin tam kullanımı ve atların binilen zamanlar dışında nelere ihtiyacı olduğu, nasıl davranılması gerektiğine kadar epey bilgilendiriyor okurunu. Eminim kitabı bitirdiğinde binicilik denemek isteyen ya da bir atın yanına gidip sevme arzusunu kalbinde duymuş çok okuru olmuştur. Benim gibi.

YAZAN: Dagmar Hossfeld

ÇEVİREN: Berna Topal

Habitus Minör Yayınları

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*