İyiyi Kötüden Ayıran “İşaret”

Çağnur Denişik

“Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.”
(Yaratılış 2:17)

İnsanı diğer canlılardan neyin ayırdığı sorusuna tarih boyunca farklı perspektiflerden; düşünebilmek, karmaşık dil yapısı ile düşüncelerini aktarabilmek ve sosyalleşebilmek, böylece bir toplum kurabilmek ve kültür üretebilmek, farkındalık, ahlak gibi pek çok cevap üretilmiştir. Bilinen dünya tarihine kıyasla oldukça kısa bir geçmişe sahip olan insanlık; bu ayırıcı yetenekleri ile kendisini ve dünyayı anlama, kavrama ve şekillendirme konusunda oldukça heveslidir. Dünyanın ne yöne doğru şekillenmesi gerektiği konusu ise insanlık tarihi boyunca süren ve sürecek çatışmaların sönmeyen ateşi gibidir.

İyi nedir? Peki ya kötü? Sınırları son derece belirsizken, alametifarikası kavrama gücü olan insan, niçin iyiyle kötüyü bilme ağacının meyvesinden men edilmiştir? İradenin sınırı nerede çizilir? İyinin kötüden ayrıştırıldığı distopik ütopyası ile İşaret, insanlığın eskimeyen bu karmaşasını hayali bir keşfin ışığında yeniden işliyor.

“Güven doğası gereği belirsizliktir. Güven insanlara inanmaktır, emin olmak değil.” (s. 128)

Hikâye yakın gelecekte, İzlanda’da geçer. Teknolojinin yeni ürünü olan “Empati Testi”, acı çeken insanların görüntülerine verilen nörolojik tepkileri izleyerek bireylerin merhamet seviyelerini ölçebilme özelliğine sahiptir. Siyasi liderlerin yetkinlik kazanabilmeleri için geçmek mecburiyetinde oldukları bu test; günlük yaşamda da işe alım, eğitim, ev kiralama gibi alanlarda kontrol amaçlı olarak kullanılır.

Testi geçebilenler hayatlarına ayrıcalıkla devam ederken başarısız olanlar empatiden yoksun, ötekilere karşı duyarsız, merhametsiz; hâliyle “tehlikeli” ve suç işlemeye meyilli kişiler oldukları şüphesiyle ayrımcılığa maruz kalırlar. Devlet bu kişilere terapi desteğinin ardından teste yeniden girme hakkı sunar. Bazı psikologlar testin zorunlu tutulması hâlinde toplumdaki suç oranının düşeceği, karmaşa getiren eylem ve durumların önüne geçilebileceği iddia eder. Hikâye, testin zorunlu kılınması yönündeki referandumun hemen öncesini anlatır.

Freud (1930), uygarlıkların; topluluğun iyiliği ve devamlılığı için o toplumu oluşturan bireylerin saldırgan ve libidinal dürtülerini kontrol altına aldığından söz eder. “Bütün bunların ardında yatan ve sıklıkla yadsınan gerçek, insanın yumuşak ve sevgiye gereksinim duyan, ancak saldırıya uğradığında kendisini savunmayı becerebilen bir yaratık olmadığı, hayli büyük miktarda saldırganlık eğilimini de içgüdüsel yetileri arasında barındırdığıdır.” (s. 68) der Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu (1930) adlı eserinde ve ekler: “Koşullar elverişli olduğunda, kendisini normalde ketleyen karşıt ruhsal güçler ortadan kalktığında, saldırganlık kendiliğinden ortaya çıkıverir; insanı, kendi türüne karşı merhamet nedir bilmeyen vahşi bir canavar olarak ortaya çıkarır.” (s. 69)

Uygarlıklar, insanın bu doğal saldırganlığını denetim altında tutabilmek için ahlak, inanç, etik, kural gibi birtakım yasalar kullanırlar. Bu yasalar; topluluğun yapısına, doğasına, zamana göre şekillenebilir. Olası ihtiyaçlara ve çağın getirilerine göre yeni yasa ve sınırlar belirlenebilir. Bu sınır elbette saldırganlığı yok etmez. Freud’un “huzursuzluk” olarak tarif ettiği de belli çerçevede tutulan dürtünün ketlenişidir. Kimi insan bu ketlenmeyi mecburi bir fedâkarlık olarak görür. Kimileri ise sınırları tanımaz ve uygarlığa karşı bir duruş sergilerler. İşaret’te de iktidarın Empati Testi ile vaadi, toplumsal güven ve refahtır. Testi geçebilenler “işaretlenir”. Geçemeyen “işaretlenmemiş”ler ise hiçbir suç işlememiş de olsalar tehlikeli bulunurlar. Yaşam alanları ve koşulları kısıtlanır, işten çıkarılırlar, bazı mahallelere girmeleri yasaklanır. Bir başka deyişle, tek bir testin işaret ettiği potansiyelleri üzerinden damgalanır ve yargılanırlar.

Fríða Ísberg

Halkın bir kısmı güvenliğin sağlanabilmesi için testi gerekli görürken bir kesim bunun mahremiyeti ve özgürlüğü ihlal eden, insanlık dışı bir uygulama olduğu düşünmektedir. Referandum yaklaştıkça kutuplar keskinleşir. Testi geçemeyenlerin intihar haberleri duyulur, işaretliler testin yaygınlaşmasını isterken test karşıtları silahlanmaya başlar.

Çalışkan bir terapist olan Óli (Ólafur), yönetimini ve sözcülüğünü üstlendiği PSYCH (“İzlanda Psikoloji Derneği”) ile birlikte, testin zorunlu tutulması gerektiği savunur. Bir yandan süregelen nefret kampanyaları, artan şiddet olayları ve karşı karşıya kaldığı tehditler neticesinde kendisi ve ailesi için endişelenirken diğer yandan sağlıklı ve güvenli bir toplum inşa edilebilmesi için erken yaşlardan itibaren kazandırılan duygusal becerinin mühim olduğuna inanmaktadır. Buna karşın özgürlükçü muhalifler, testin insanları ahlaki ön yargıya sürüklediğini söyler. Test muhalifi derneklerden biri olan TDKE (“Toplumsal Dayatmaya Karşı Erkekler”), bu minvalde dikkat çeken paylaşımlarıyla sosyal medyayı alevlendirir.

Test yalnızca potansiyel şiddet suçlularını değil, topluma uyum sağlayamayan herkesi sosyal ötekileştirmeyle tehdit etmektedir. Düşük sosyoekonomik imkanlara sahip olan Tristan, teste girmeme hakkını korumak için uğraşır. Borçları yüzünden okulu bırakmış, ailevi problemlerle boğuşan, ağır işlerde çalışan, panik atakla mücadele eden ve ilaçlarını alabilmek için zaman zaman hırsızlık yapan biri olarak testte başarısız olması onun için toplumsal ölüme denk olacaktır.

Yasa koyan otoritenin kabulünü almanın verdiği güven, hayatta kalmak için mühim ve gereklidir. Ancak bu güven aynı zamanda otoritenin işaret ettiği şekle bürünmeyi, yasakladıklarından vazgeçmeyi gerektirir. Bu da bir noktada bireyselliği törpüleyip halkı birbirine benzetir. Topluluğun yasa koyucu yetkililerinin onayladığı kişiler zamanla kemikleşerek yeni bir grup hâline gelirken otoritenin onayını alamayanlar, düzeni bozup topluluğun devamlılığı üzerinde tehdit oluşturdukları gerekçesiyle lanetlenen ötekiler hâline gelirler (Freud, 1921).

Lise öğretmeni Vetur da iktidarın sunduğu güvenli kabul uğuruna, şüphelerine rağmen teste boyun eğenlerdendir. Yaşadığı tacizden sonra travma sonrası stres bozukluğu ile mücadele etmektedir. Empati Testi’nin bireyleri derinlemesine anlamadan etiketlediğini, yaşadıklarının neticesinde empatisini kaybettiğini ve bu durumun, test sonuçlarını etkileyeceğini düşünür. Bir yandan da kendi güvenliği için, işaretlilere ayrılan konforlu mahalleye taşınmak istemektedir. Bu güvenliğin bildiği ve inandığı tek yolu teste tabi olmak, işarete yeterli düzeyde empatik ve merhametli bulunmaktır.

Vetur’un aksine Eyja, empati eksikliğinin güçlü yanlarından biri olduğunu ve iş hayatında kendisine üstünlük sağladığını düşünmektedir. Empati Testi’nin ötekileştiren ayrımcılığına karşı başkaldırır. Testten başarısız olan genç kadın, işaretlenmemişleri işe alan bir yatırım şirketinde çalışır. Mobbinge uğrar, kocası tarafından küçük görülür, hakaretlere maruz kalır fakat işaretli olmadığı için mağduriyeti yok sayılır. Durum şimdiden böyleyken testin zorunlu olması olasılığı, işaretlenemeyen Eyja için “ölüm fermanı” (s. 85) olacaktır.

“Önce size topluma tekrar dahil olmanıza ve kendinizi, sınırlarınızı tanımanıza yardımcı olmak istediklerini söylerler. Sonra bir kere de olsa terapiyi denemenizi salık verirler. Sonra ikinci seansı önerirler. Ardından size ilaç kullandırtmaya çalışır ve teste girmeye hazır olduğunuzu, bunun her şeyi değiştireceğini söylerler. En iyi arkadaşımı da böyle tuzağa düşürdüler ve şimdi beyni tamamen yıkanmış durumda. Sihirli içkilerinden içti. Her sene teste girmesi gerekiyor ve işaretlenmemiş yerlere gitmeyi, işaretlenmemiş insanlarla görüşmeyi bıraktı. (…) Bir zamanlar restoranlara alınmayanın kendisi olduğunu unuttu. Sistem kendi yararına çalıştığı gibi sistemi affetti. Halbuki önceden onu sömürmüş ve aşağı çekmişti.” (s. 64-65)

Test savunucuları empatinin kusursuz bir ölçüt olmadığı gerçeğini, muhaliflerse testin olası faydalarını bütünüyle görmezden gelmektedir. “Çoğu insanın görüş açısı iki yüz on derecedir.” der Vetur. “Her görüş, aldığınız her tutum nerede durduğunuza, kiminle konuştuğunuza, ne gördüğünüze göre değişir. Şöyle bir düşününce aslında bir fikir, nereye bakacağınıza ve sırtınızı neye döneceğinize karar vermenizden ibarettir.” (s 77). Bu durum, paranoid-şizoid konumu anımsatır.

Klein (1946), bebeğin agresyonundan bahseder. Ona göre bebek, doğuştan sahip olduğu bu saldırganlıkla baş edemez ve bunu dışarıya, annenin memesine yansıtır. Böylece meme iki ayrı nesne hâlinde algılanır: Onu doyuran, haz veren, sıcak, şefkatli “iyi meme” ve zaman zaman geciken, bebeği aç bırakan, öfkelendiren “kötü meme.”

Bebeğin zamanla bu iki memenin aynı ve tek bir anneye ait olduğunu fark etmesi ve paraniod-şizoid konumun yerini depresif konuma bırakması olağandır. Ancak yeterince güven veren, şefkatli, sabit bir sevgi nesnesinin bulunmayışı gibi çeşitli sebeplerle bu sağlanamazsa; yaşamın ilk yıllarındaki bu bölünme, ruhsallığın tamamına yansır. Dünya ikiye ayrılır. Sevilen nesnelerin ve kişilerin sevilmeyen özellikleri görmezden gelinir ya da dışarı yansıtılırken sevilmeyen nesne ve kişilerin sevilen yanları benzer biçimde yok sayılır. (Klein, 1946; Klein, 1957). “Biz” olur sevilenlerden oluşan topluluklar, “öteki”ler öfkeyle, korkuyla, saldırganlıkla “biz”den ayrıştırılır.

Kitapta da toplum, Klein’ın bebeğinin dünyası gibi ikiye ayrılmış durumdadır. Referandum yaklaştıkça dalgalanan olaylar ve sayfalar ilerledikçe açılan karakterler tempoyu yükseltirken Ísberg’in sürükleyici anlatımı, değişen dengeler arasında kutuplaşan evreni her yönüyle görmeyi kolaylaştırır. Bu gönüllü empati, okuru etik tartışmaların da ortasında bırakır: Sahiden “Empati ve şefkat, en az nefret, korku, öfke ya da sevgi kadar kör edici” (s. 131) hâle gelebilir mi? Şiddetin potansiyel sınırları çizilebilir mi? Niyetin şiddet üzerindeki rolü nedir? Suç işleme potansiyeli olan biri, suçu işlemeden önce de suçlu ilan edilebilir mi? Suç potansiyeli ile suçlu bir eylem birbirleriyle kıyaslanabilir mi? Suçluyla empati, bu düzende kendine nasıl bir yer edinir? Güvenlik ihtiyacı kimin içindir? Psikopatoloji ya da suç, yaşamsal hak ve özgürlüklerden mahrum bırakılmayı haklı kılabilir mi?

“Etik üzerine çalışmaktan öğrendiği bir şey varsa, o da geleceğin sık sık geçmişle uyuşmadığı.” (s. 41)

Siyasi ya da bilimsel, bildiği varsayılan ve yasa koyan; herhangi bir iktidarı elinde tutan otoriter kesimin refahı için beklenen küçük kabuller, günlük hayatı derinden etkiler. Bilgiyi ve yasayı tanrısal sarsılmazlıkla elinde tuttuğuna inanılan otoritelerin yeterli geçerlik ve güvenilirliğe sahip olmayan teknikleri, çoğunluğun kaderi üzerinde belirleyici roller üstlenebilir. Bu durum popülerlik, fanatizm ve sosyal medyanın kitleleri toparlayıp dağıtmadaki hızlandırıcı gücüyle birleştiğinde tablo büsbütün kaotik bir tona bürünebilir. “Fakat insanları baştan programlayamazdınız.” der kitap. “İnsanların ipini, eski kazaklarmış gibi söküp yünü yeniden kullanamazdınız.” (s. 224)

Ísberg, yalnızca anlatım biçiminde değil, içerikte de hassas bir denge kurmayı başarır. Bilgiyle boğulmamış bir bilimkurgu evreni yaratır. Mevcut dünyanın siyasi, coğrafi, sosyal çerçevelerini bozmadan esnetir. Kitap boyunca okur, bilinmeyen bir gelecekte çok da yabancılık çekmeyeceği yerlerde gezinir. Etik ikilemlerin ve ahlaki sorgulamaların yoğunluğuna rağmen keskin bir taraf tutmak da ustaca kurulmuş bu denge sebebiyle, pek mümkün değildir. Bilimsel korunaklılığın ve tehlikeden arındırılmış güven ortamının cezbedici yanı akıl çelerken karakterlerden biri çıkar ve “Ama güven bu değil!” diye anımsatır. “Güven doğası gereği belirsizliktir. Güven insanlara inanmaktır, emin olmak değil.” (s. 128).

Su Akaydın çevirisiyle Türkçeye kazandırılan ve geçtiğimiz haziran Domingo Yayınevi bünyesinde yayımlanan İşaret, 1992 doğumlu İzlandalı genç bir kadının ödüllü ilk romanı. Teknik detayların muğlaklığı, test ve işaretlemenin işleyişi hakkında pek de bilgimizin olmayışı zaman zaman küçük boşluklar yaratsa da temposunu kaybetmeyen etik gerilim, bu boşluğu telafiye hazır. Sorduğu sorular zamansız. Karakterlerin yaşantıları ve çatışmaları makul ve tanıdık. Yakın gelecek sahiden “yakın”. Fríða Ísberg bütün bu dilemmalar incelikle işleyerek son derece keyifli, düşündüren; özellikle psikolojik, sosyolojik ve felsefi okumalar için heveslendiren; zengin bir eser yaratmış.

“Toplumsal değerler sırayla bir yumuşar bir sertleşir. Isınıp erirler, yeni bir şekle girip katılaşırlar. Birdenbire sosyal medyadaki profil fotoğrafları egoistlik göstergesi olur, bu da empati eksikliğine delalet eder. Birdenbire tartışmalar agresiflik ve aptallık göstergesi olur, bu empati eksikliğine dalalet eder. Değişiklik günümüzde öyle hızlı gerçekleşir ki boynun tutulur. O kadar hızlı değişir ki her şey, yakalamada yavaş kalanlar, cahil oldukları için fırça çekilene kadar bir şeylerin değiştiğini anlamazlar. Sonra ne olur? Cahiller savunmaya geçer ve aydınlar da taarruzlarına devam eder. Böyle geldi böyle gidecek.” (s. 164)

Kaynaklar:

Freud, S. (2006). Kitle psikolojisi. (K. Şipal, Çev.). Ankara: Cem Yayınevi. (Özgün eser 1921 tarihlidir).

Freud, S. (2011). Uygarlığın Huzursuzluğu. (H. Barışcan, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün eser 1930 tarihlidir.).

Ísberg, F. (2024). İşaret. (S. Akaydın, Çev.). İstanbul: Domingo Yayınevi.

Klein, M. (1946). Bazı şizoid mekanizmalar üzerine notlar. S. Kılıç (Haz.) Nesne İlişkileri Haset ve Şükran ve diğer yazılar 1946-1963 içinde, (s. 15-43). İstanbul: Metis Yayınları.

Klein, M. (1957). Haset ve şükran. S. Kılıç (Haz.) Nesne İlişkileri Haset ve Şükran ve diğer yazılar 1946-1963 içinde, (s. 222-297). İstanbul: Öteki Yayınları.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*